John Freely : “Fatih, Kanuni’den Daha İlginç ve Önemli Biri”

Milliyet Gazetesi’nden Miraç Zeynep Özkartal, Kanuni Sultan Süleyman‘ın yoğun oarak tartışıldığı bugünlerde 50 yıldır Türkiye’de yaşayan, Osmanlı ve İstanbul’la ilgili birçok kitabı bulunan Amerikalı üniversite hocası John Freely ile Fatih Sultan Mehmed‘i konuştu. İşte Özkartal’ın o röportajı:

john freely
John Freely

John Freely, Kanuni Sultan Süleyman sayesinde “meşhur oldu”. Tamam, bu biraz abartılı bir tespit. Ama ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi ve hakkındaki tartışmalar başladığından beri birçok gazete onun Osmanlı tarihi hakkındaki kitaplarından alıntılara ve görüşlerine yer veriyor. Aslında Freely fizik profesörü, yıllarca Boğaziçi Üniversitesi’nde fizik tarihi dersleri verdi. Ve yazdı. Çoğu İstanbul ve Osmanlı tarihi üzerine tam 50 kitap yazdı hem de!
Sabetay Sevi’den tutun da Cem Sultan’a kadar bu toprakların netameli konularını, portrelerini araştırdı ve bir kaynak yarattı. Geçtiğimiz hafta ise yeni kitabı piyasaya çıktı: Fatih Sultan Mehmed biyografisi “Büyük Türk”. Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan kitabında, Fatih’e olan büyük hayranlığını aktarıyor Freely. Ona göre Fatih bir “Rönesans adamı”.

Kitabınızın ilk cümlelerinde Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet portresinden söz ediyorsunuz. Fatih’e ilginiz bu portreyi görmenizle mi başladı?

Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed

Evet, tam da böyle oldu. Bu resmi ilk kez 1962’de Londra National Gallery’de gördüm.
O sırada İstanbul’a geleli iki yıl olmuştu. Daha sonra 1999’da yeniden karşılaştık, bu kez İstanbul’da. Yakın arkadaşım Selçuk Altun, Yapı Kredi Bankası’nın yönetim kurulu üyesiydi ve banka, portreyi İstanbul’a getirip sergiledi. Böylece Fatih’in o resmi, 100 yıl sonra İstanbul’a geri dönmüş oldu. Sergi için bir kokteyl yapıldı ve kimse o portreye bakmadı bile. Yanımda iki koruma görevlisiyle ben bakakaldım sadece.

Bu portrede sizi bu kitabı yazmaya kadar götüren ne gördünüz?

İlginç bir kişilik bir kere. Sultanların, kralların portrelerinde genelde gücün simgesini görürsünüz. Ama burada Fatih’in yüzü, ifadesi farklı. Bir de hikayesini biliyordum tabii. Birini sevmek için onu tanımalısınız. Ama bu Osmanlı sultanları için çok zor. Mektup yazmıyorlar bir kere. Şiirleri var hiç değilse… Benden 600 yıl önce yaşamış birinin zihninin içine girmeye çalıştım.

Neler keşfettiniz?

Bir insanın kütüphanesine bakarak onun nasıl biri olduğunu anlayabilirsiniz bence. Fatih’in kitaplarına bakın. Bir sultanın Aristoteles’le, St. Thomas Aquinas’la ne işi olabilir? Fatih Sultan Mehmed, muhteşem bir savaşçıyla olağanüstü bir entelektüelin birleşimi. Öğrenme aşkı var bir kere. Gerçek bir Rönesans adamı. Büyük İskender’de benzer bir kişilik görebilirsiniz. Mesela Atina’yı fethettiğinde diyor ki “Tek sorun şu: Agamemnon Truva’yı ele geçirdiğinde onu meşhur edecek bir Homeros vardı. Benim ise bir Homeros’um yok.” Çok etkileyici değil mi?

Sanırım siz Fatih Sultan Mehmed’in Türkiye’de hak ettiği değeri görmediğini düşünüyorsunuz.

Evet. Hem Türkiye’de hem de batıda. Kanuni Sultan Süleyman’a çok daha fazla önem veriliyor. Halbuki Fatih çok çok daha ilginç ve politik olarak çok daha önemli biri. Sultan Süleyman’ın zamanında imparatorluk kurulmuş, her şey tıkır tıkır çalışıyordu. Ben onun bir stratejist olduğunu düşünmüyorum. Herkes kurulu bir orduyu yönetebilir. Oysa Fatih babasından sonra o orduyu düzenleyen kişi. “Kanuni ortalıkta Brad Pitt gibi dolaşmıyordu, Hürrem’e aitti”

Peki “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili fikriniz nedir? Seyrettiniz mi?

Hayır, o kadar çok şey duydum ki artık seyretmesem de olur. Süleyman haliyle çok meşgul bir adamdı, hayatı seferlerde geçti. Sıradan bir haremi vardı ve sonra Hürrem’e aşık oldu. Herkesi bir kenara itti ve kendini Hürrem’e adadı. Sultan Süleyman ortada Brad Pitt gibi gezmiyordu, Hürrem’e aitti. O öldüğünde oğlu Sarhoş Selim tahta geçti. Diğer şehzadelerin öldürülüp onun tahta geçmesi, Osmanlı’nın kırılma noktasıdır. Selim beceriksiz bir yöneticiydi. Aslında onun da ilginç şiirleri vardır ama benim favorim Deli İbrahim.

Fatih Sultan Mehmed’le ilgili en çok tartışılan konu, Hıristiyan olup olmadığıdır. Siz nasıl bir bilgiye ulaştınız dini konusunda?

Fatih’in pek dindar olduğu söylenemez. Galata’da St. Pietro Kilisesi’ne gidip ayinleri izlediği, komünyon ekmeğinden yediği biliniyor.

Ama kitabınızdan şu sonucu çıkardım: Ne Müslüman ne de Hıristiyandı.

Evet, öyle görünüyor. Seremoni seven bir padişah değildi. St. Pietro Kilisesi’ne genelde yalnız gidiyordu. Sultan Süleyman gibi kalabalıklarla dolaşmıyordu.

Hakkındaki kaynaklar tatmin edici miydi?

ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da bu işi yapmaya kalksanız işiniz çok kolay. Ama Türkiye’de daha zor. O dönemler üzerine çalışan çok az tarihçi var. Fatih üzerine belgeler epeyce kısıtlı.

Türkçe okuyabiliyor musunuz?

Hayır. Türkçem Tarzanca seviyesinde. İhtiyacım olan her şey çevrilmiş, Boğaziçi Üniversitesi’nin harika bir kütüphanesi var. Kampüs içindeyken İngilizce yetiyor ama sokağa çıktığımda, Çiçek Pasajı’na gittiğimde Türkçe konuşuyorum.

Kitabı ne kadar sürede yazdınız?

Fatih Sultan MehmedBir yıl. O sırada üniversitede ders vermeye devam ediyordum çünkü. Şimdi dersim yok, aynı anda dört kitap yazıyorum. Ben işçi sınıfından geliyorum, hayatım hep böyle geçti. Gençken gündüzleri çalışıyor, geceleri okula gidiyordum. Sonra da gündüzleri okula gidip akşamları yazmaya başladım. Karım Dolores harika biri, her şeyi o yapıyor. Onun sayesinde…

Fatih Sultan Mehmed hakkında pek fazla kitap yazılmayan bir padişah. Siz bu biyografiyi yazarken bunun nedenini keşfettiniz mi?

“Büyük Türk”, Fatih hakkında genel okura hitaben yazılmış ilk kitap. Hem Türk araştırmacılar hem de Batılılar Süleyman’ın daha görkemli olduğunu düşünüyorlar. Fatih çok daha kompleks bir kişilik, kolay değil.

Lise diploması olmayan fizik profesörü

1926 yılında, İrlanda kökenli bir ailenin oğlu olarak New York’ta doğdu. Babası mezarcı, annesi temizlikçiydi. 17 yaşında, henüz lisede okurken II. Dünya Savaşı’na katıldı. Döndüğünde Roosevelt yönetimi, savaşa katılanlara -lise mezunu olmasalar da- üniversite bursu verileceğini söyledi.

Böylece fizik okudu. 1951’de üniversiteden mezun olduktan sonra, dokuz yıl boyunca gündüzleri farklı işlerde çalıştı. Geceleri de New York ve Princeton üniversitelerine devam ederek mastır ve doktorasını tamamladı.

Bu sırada eşi Dolores’le evlendi, üç çocuğu oldu. 1960 yılında İstanbul’a ilk defa Robert Kolej’de fizik öğretmenliği yapmak üzere geldi. 1976’da ayrıldı, 1988’de bu kez Koç Lisesi’ne geldi. 1991-1993 arasında Venedik’ye yaşadıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne geri döndü. Çocukları bugün farklı ülkelerde yaşıyor. Orhan Pamuk romanlarının İngilizce çevirmeni olan kızı Maureen Freely İstanbul’u sık sık ziyaret ediyor.

‘ABD’nin insanları aptal. Sarah Palin’e baksanıza!’

İlk geldiğiniz 1960’tan bu yana İstanbul nasıl değişti?

Biz buraya geldiğimizde 1,5 milyonluk, çok romantik, çok güzel bir şehirdi. Şimdi ise bir şey güzelse diğeri çirkin.

Türkiye ana hedefi olan Batılılaşmayı ne oranda başardı sizce?

Batılılaşma burada çok abartılıyor bana kalırsa. ABD’nin insanları aptal, Sarah Palin’e baksanıza! Umuyorum Türkiye onlara benzemek istemiyordur. Bu modernleşme ve batılılaşma sözcükleri Türklere büyüklük taslamak için kullanılıyor. Türkiye’de karanlık güçler var, evet. Ama ABD’de de var.

İstanbul hakkındaki en iyi gezi kitaplarından biri sizi Hillary Sumner Boyd ile birlikte yazdığınız “Strolling Through İstanbul”dur. Sumner Boyd’un CIA ajanı olduğu söylenir, bu konuda ne biliyorsunuz?

Bu bir hurafe. Hillary ajan olacak son kişiydi herhalde. Oxford’da okurken, okulun Troçki kulübünün başındaydı, komünistti. ABD’den gelen herkes için böyle düşünülüyor. Eğer yabancıysan ajansındır.

Siz ajan mısınız?

Benimle ilgili de bu hurafe çok çıktı. Hatta birisi benim Einstein’in laboratuar asistanı olduğumu bile uydurmuştu. Halbuki en fazla Princeton kampüsünde bir kez karşılaşmışızdır.

(Miraç Zeynep Özkartal / Milliyet)

Ekolay.net‘ ten alıntıdır.

AHİLİK – CÖMERT KARDEŞLER

CÖMERT KARDEŞLER

Öyle bir bina kurulsun ki temelinde kardeşlik olsun. Öyle bir bina düşünün ki bütün tuğlalar kardeşlikle birbirine tutunsunlar, dahası o binanın tüm tuğlaları evet tüm tuğlaları kardeş olsun. Şimdi sormak istiyorum. Sizce böyle bir bina kolay kolay yıkılabilir mi? Böyle bir bina yüzyıllarca ayakta kalmaz mı? Felsefesi kardeşlik olan, “kardeşim” anlamına gelen “ahi” kelimesini örgütlerinin adı kabul eden bir topluluk… İşte bu topluluk yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirmiş, başta ticaret olmak üzere, toplumun her alanında da söz sahibi olmuştur.

Kardeşlik, Ahilik kurumunun temelinde tasavvufi değerlerin yer alması sonucunda vazgeçilmez bir kural olmuştur. Evet, Ahilik kurumunun her bir ferdi kardeşti, onlar kardeştiler. Kardeşlik demek sadece bir anadan doğmak değildir. Sadece aynı kanı taşımak demek, aynı soydan gelmek demek değildir. Ahiler, kardeşliği, cömertliğe, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygu olarak nitelendirmişler ve yaşatmışlardır. Dini, mesleki, karakterli bir kurum olan “Ahilik”, görüşlerini bilhassa kişiler arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve bu düşmanlıkların yerine kardeşlik duygusunun hakim olmasını teşvik eden Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Muhammed’in hadisi şeriflerinden alır. Ahiler benimsedikleri görüş çerçevesinde tüm insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

Ahiliğin temel öğeleri din ve meslektir. Daha doğrusu Ahilik dini kurallar çerçevesinde mesleki yapılanmadır. Ahilikte temel meslek sahibi olmayan bir ahi tasvir edilemez. Her şahıs, becerisine, imkânlarına göre bir mesleğin maharet ve hünerlerini kazanır, o işin piri olur ve hem kendine hem de topluma katkı sağlar. Mesleği olmayan birinin ne kendine ne topluma faydası olur.
Ahilik gibi bir kurumun oluşturulmasındaki temel amaç insanlığa hizmet etmektir.

Mükemmel toplumlara ancak ahlakla yoğrulmuş, kardeşlikle pişmiş fertler yetiştirerek ulaşabilirsiniz. Fertler mükemmel olursa onlardan meydana gelen topluluklar da mükemmel olur.Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman dünyayı düzene sokabilirsiniz. Bu yüzden Ahilikte öncelik, fertlerin kişiliklerini bir düzene sokmaktadır.

Ahi olmayı seçen birinin üç şeyi bağlanır, üç şeyi açılır: gözü harama, ağzı günah söze, eli zulme bağlanır; kapısı konuklara, kesesi ihtiyacı olanlara, sofrası aç olanlara açılır.

Aslında ahilik başlı başına bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Temel ilkeleriyle 300’e yakın görgü kurallarıyla her millete örnek olacak bir yaşam biçimi.

Ahilik; kardeşliktir, adalettir, yardımseverliktir, insan haklarına saygı duymaktır. . Ahilik devletini ve tüm insanları seven, kudretli, şefkatli, çalışkan, yardımsever, ekmeği bol ve sofrası açık iyi insanların birliğidir.

Günümüz dünyasının yükselen onlarca değerinin önemli bir kısmının temelinde ahiliğin ana ilkeleri bulunmaktadır. Tüketici hakları, sivilleşme, kooperatifçilik, gibi kavramları dünyaya aktaran birikim, ahilik kültürüdür. Bu yönüyle de ahilik, yalnızca Türk Milletinin değil, dün olduğu gibi bugün de bütün dünya toplumlarının örnek alması gereken bir ahlak sistemidir.

Yazımı kardeşliği, eşitliği, Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel!” görüşünü kendisine temel edinmiş güzel bir ahi sözüyle bitirmek istiyorum:

“Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir,
Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir.”

Yavuz ÇAĞLAR

Noel baba ve DEDE Korkut

Bu makalemde  iki adamın hayatını  aktaracağım.

Noel babanın gerçek adı piskopz nikoladır  Nikola’dır.Demrede doğmuştur.Roma zamanında hristiyan olduğu için tutuklanmış.Sonra bırakılmıştır . Peki  bu adamın tonton çoçuklara yardım eden dede ünü nerde doğmuştur. Bu şöyle anlatılır’Patara’da(Demrede) önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli

etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar. Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir ve kötü durumdan kurtulur.

Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar. İşte Noel Baba’nın

yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar. İkonalarda ve resimlerde de Nicholaos’ın üç altın top ile gösterilmesi bu yüzdendir.Hem piskopos Nicola   bir aziz yani hristiyanlıkta evliya gibi bir şeydir. peki Dede korkut kimdir? Dede korkut ise  bir halk ozanıdır.Oğuznamede  295 yıl yaşandığı söylenir.GENE Oğuznamede  hz.Muhammed’e elçi olarak geldiği söylenir. Sir derya nehrinin  aral gölüne döküldüğü yerde doğduğu Ürgeç dede diye   oğlu olduğu söylenir.Dede Korkut anladığımız kadarıyla Hakanların danışmanıdır.570-632 yıllarında yaşadığı rivayet edilir. Şimdi mukayese edebiliriz.Noel  baba bir  hristiyan  aziz dir. Dede Korkut ise bir danışman bir evliyadır. Bu makaleyi yazmamın sebebi Noel babanın  hristiyanlar için kutsi olduğu belirtmek içindir.Dede Korkutun ise bilinip hatırlanmasıdır.

Padişahların En Ünlü Sözleri

Osmanlı padişahlarının en ünlü sözleri.

FATİH SULTAN MEHMET

Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed

Sultan Mehmet 12 yaşına geldiğinde babası Sultan Murat oğluna tahti bırakıp Manisa’ya inzivaya çekilir.Bu haber üzerine hristiyanlar Osmanlı tahtında bir çocuk olduğu için Haçlı ordusu toplayıp Osmanlının üzerine saldırmaya karar verir. Bu olayı haber alan Sultan Mehmet babasını çağırır fakat babası artık sensin diye gelmez. Bunun üzerine Sultan :

Mehmet babasına şu tarihi mesajı yollar:

Baba,
Eğer Padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz ,
yok eğer padişah ben isem size emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz.

İmparatorunuza Söyleyin. Şimdi ki Osmanlı Padişahı Öncekilere Benzemez. Benim Gücümün Ulaştığı Yerlere, Sizin İmparatorunuzun Hayalleri Bile Ulaşamaz.

Ya Ben Bizans’ı Alırım; Ya da Bizans Beni.

Fatih Olmasaydım Ulubatlı Hasan Olmak İsterdim.

Yapmak İstediğimi Sakalımın Bir Teli Bile Bilseydi, Sakalımın O Telini Hemen Koparır ve Yakardım.

Bu Dünya Ölümlüdür. Her Fani Gibi Bende Ölümü Tadacağım.

Dünya Devleti Ebedi Değildir. Fani Cihanda Hiç Kimse de Ölümsüz Değildir. İnsanların Dünyada Nefesleri Sayılıdır ve Ölümsüzlük Kapısı Kapalıdır.

Şeyhim Akşemseddin Hazretleri İle Beraber Yaptığım Zikrin Lezzetine Dünyaları Bile Değişmem. Eğer Şeyhim İzin Verseydi Zikir Yolunu Tercih Eder, Saltanatı Terk Ederdim.

YAVUZ SULTAN SELİM

yavuz sultanselim
Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim Padişah olmadan önce Şah İsmail’in ülkesine gider ve saraya girmenin yollarını arar.Birden aklına Şah İsmail’in satrancı çok sevdiği geLir ve köylerde kasabalarda santranç oynayarak nam salar.

Şah İsmail bu kişiyi merak eder ve sarayına çağırır.Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail satranca başlarlar.Biraz zaman geçtikten sonra Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’i Şah Mat eder ve yener.

Şah İsmail bu duruma kızar ve Yavuz Sultan Selime ; “Sen Nasıl Şah’ını Şah Mat Etme Cürretinde BuLunursun” diyerek tokat atar.

Yavuz Sultan Selim özür diler ve ülkesine döner. Aradan zaman geçer ve Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim bir savaşta karşı karşıya gelir.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yener. Ardından o meşhur şiirini yazar:

Sanma Şahım / Herkesi Sen / Sadıkhane / Yar OLur
Herkesi Sen / Dost mu Sandın / BeLki oL / Ağyar OLur
Sadıkhane / BeLki oL / aLemde / Serdar OLur
Yar OLur / Ağyar OLur / Serdar OLur / DiLdar OLur

Şiirin tercümesi şöyledir:

Şahım Sen Herkezi Sadık Yar Sanma
Sen Herkezi Dost mu Sandın BeLki O Düşman OLur
Sadık OL BeLki O ALemde Komutan OLur
Yar OLur, Düşman OLur, Komutan OLur, SevgiLi OLur.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihân kavgasıdır.
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi.

II. ABDULHAMİT

II. Abdülhamid

Beni evhamlı sanıyorlardı HAYIR!
Ben sadece gafil değildim, o kadar.

Kırk yıl şu devletlerin birbirine düşmesini bekledim. Onlar birbirlerine düştü, şimdi ben tahtta değilim.

Tarih değil,hatalar tekerrür ediyor!

Düşmanımın kurtuluş reçetesi öldürmek içindir.Esaretin bir çeşitide borçlandırmadır.

Savaş yalnız sınırlarda olmaz .Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir.Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.

Bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam,zira bu vatan bana değil milletime aittir.
Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir.
Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!

İcabı halinde donanmayı kaybetmemek için canımı vermeye hazırım.

OSMAN GAZİ

Padişahların özlü sözleri kadar Türk tarihine damgasını vuran bir de vasiyet vardır; Osman Gazi’nin oğlu Orham Gazi’ye yazdığı vasiyet…

Osman Gazi’nin 1326’da Söğüt’te vefat etmeden önce oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı bu vasiyet tam bir siyasetnâme niteliğindedir.

“Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme! Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan’ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer’i şerifin dışına çıkmazdı. Allah’ın (c.c) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma, adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah’ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!. Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!.. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan”.

Kaynak : mynet.com

Dünyanın Akışını Değiştiren Satranç Oyunu ve Şah-Mat Hamleleri

  1. Misyonerlik yamyamlıkla başladı.
  2. Fransa İngiltere’ye kazık atarken ABD doğdu.
  3. Thaless, Güneş Tutulması’yla savaşı bitirdi.
  4. Çanakkale, Lenin’i iktidara getirdi.
  5. II. Wilhelm, Enver Paşa’yı yarattı.
  6. Truva Atı mat etti.
  7. Bizans, aralık kapıya yenildi.
  8. İsa’yı çarmıha geren tembel hahamlar Hristiyanlığı doğurdu.
  9. Patrik asıldı, kapı hâlâ kapalı.

Bu siyasi satranç, tarihin bütün zamanlarında oynanmış, halen de oynanmakta, gelecekte de oynanacak. Bütün tarih zamanlarından ve dünyaya yaygın çeşitli ülke ve siyasilerin değişik hamlelerinden seçilen sayfalara aktarılan örnekler, siyasetin sürrealist satrancı konusunda aydınlatıcı olacaktır.

YAMYAMLIK

Geçmiş yüzyıllarda Afrika’da fıkramsı bir hamle beklenmedik gelişmelere neden olmuş.Geçmiş yüzyıllarda yiyecek sıkıntısı çeken Afrikalı kabileler, yiyecek içinİngiltere’den yardım istemişler. Yardım uzun süre gelmeyince, ortalıkta dolaşıpduran İngiliz misyon şefini önce rehin almışlar, sonra da yemişler.Elçileri yenen İngilizler, bu durum karşısında çok sinirlenerek telgrafçekmişler hemen Afrikalılara:“Vay yabaniler vay! Bizim büyükelçiyi nasıl yersiniz?” Cevap göndermiş hemen Afrikalılar:“Haşlama!..”İngilizler diretmiş:” Derhal 1000 sterlin tazminat göndermezseniz, araştırma uzmanlarımızı gönderipgerekeni yapacağız.“Afrikalı şef telgrafı alınca “ugh” demiş. Sonra hepsi birden “ugh” , “ugh” demişler.Ve tamamı, tazminatı denkleştirmek için civar kabilelere dağılmışlar. Kabile üyeleri akşam dönünce, toplanabilen miktarı gören şef, acele telgraf göndermişİngilizlere: “Bizde 75 sterlin çıktı. Kusura bakmayın, siz de bizimkini yiyin!..”Uluslar arası müdahale imkanı bulunmaya İngilizler, derhal uzmanlarını Afrika’ya göndermiş. Göreve başlayan bu din misyonerleri, bazı kabilelerde köleyığınları yaratma gibi faaliyetler oluşturmuşlar. Bu arada Afrika halklarınınbeslenme sorunundan hareketle, Afrikalının aç bırakılarak kontrol edilmesi siyasetiyerleşmiş Batı’da…

İNGİLİZ –FRANSIZ KAZIKLARI

Amerikan Bağımsızlık Savaşı dönemlerinde, Fransızlarla İngilizler birbirlerine kazıkatıp duruyorlardı. Her ikisi de birbirlerinin uluslar arası çıkarlarının altınıoymakla meşguldüler. İngilizlere karşı Amerikan Bağımsızlık Savaşı başlayınca,Fransızlar İngilizlere kazık atmak için, Amerikan devrimcilerine askeri uzmanlarını ve teknolojilerini gönderdiler; ama bu kazık, bu kadarla kalmadı.Hem askeri uzmanları ve teknolojileriyle Amerikalıların Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmalarını sağladılar hem de İngilizlere kazık atalım derken geleceğin ABD’sinin kurulmasına neden oldular.İngilizler bu kazığı not etmişlerdi.Fransız monarşisinin, Fransız devrimcilerine karşı savaş başlayınca İngilizlerde Fransız devrimcilerine el altından para yardımı yapmaya başladılar…Görünüşte Fransız hanedanına onlar da bir kazıkla karşılık vermiş olacaklardı.Ne ki, Fransız devrimcilerine el altından yardım etmeleri bununla kalmadı; Fransa’da kırallık yıkıldı, cumhuriyet doğdu ve yeryüzünde her şeyi değiştiren Fransız İhtilali meydana geldi.

THALESS’İN HAMLESİ

Thalesİ.Ö. 500 sonlarında Med Kralı Sik****’le ve Lidya Kralı Alyat uzun yıllardan beri savaşıyorlardı. Henüz dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü bilinmeyen o dönemlerde, savaş gittikçe kızışıyordu. Savaş öylesine uzun sürmüşki, her iki ülkenin de halkı perişan olmuş, yiyecek bulma güçlüğü, ticaret yapma güçlüğü son haddine varmıştı.Yurttaşlar, “Bu savaşlardan tanrılar bile usandı” deyip duruyorlardı. Genel hoşnutsuzluk her yerde yükselince, her iki kral da halkı avutacak, onlara savaşı unutturacak çareler aramaya başladılar. Önemli olan halka savaşmayı unutturmaktı, yoksa savaşın kendisi devam etmeliydi tabii. Sonra akıllarına bilgin Thaless geldi. Bilgin Thaless, o sıralarda, “Gündüzün geceye dönüşeceğive yıldızların görünüvereceğini” söylüyordu. Bu dedikodu, halkın dikkatini savaştan uzaklaştırabilirdi.Bilgin Thaless‘i çağırıp bu söylentinin ne zaman gerçekleşeceğini sordular.”Yarın” dedi Thaless. İki kral, halkı ve askerleri meydana topladı.Halk veaskerler savaştan usandıklarından, dedikoduların söylenti olduğunu bile bile eğlenip beklemeye başladılar.O gün, 28 Mayıs 585‘te Güneş tutuldu. Gün geceye döndü. Yıldızlar göründü vebeklenmeyen bir sonuçla, savaş bitti. Askerler ve krallar o kadar şaşırıpkorkmuşlardı ki, beş yıldır süren bu kanlı savaşı beklenmeyen bir şekilde durdurmuşlardı.Bilgin Thaless, Güneş’in o gün tutulacağını biliyordu. O, güneş’in o yıldakitutulmasını öngören ilk bilgindi.Aslında evrendeki bu gerçeği halka duyurmak istiyordu.Ama bu olayın savaşı bitirebileceğini aklından bile geçirmemişti.Gözler önüne serilen bu hamlelerle sonuçları, mekanik düzenekleri andırıyor.Bilindiği gibi, “Bir yere çarptırılan bir nesne, diğer nesneleri harekete geçiripzincirleme etkiler sonunda mumu yakan kibriti ateşleyerek ortalığınaydınlanmasına neden olacak mekanizmayı harekete geçirir”.

ÇANAKKALE HAMLESİ

Anafartalar savunmasında düşmanın 15 dakika durdurulması Rusya’da Çar’ın devrilip yerine Lenin‘in iktidara geçmesine yardımcı oldu. Almanya, 1.Dünya Savaşı öncesinde,Rusya’da Çar’ın politikalarından hoşnut değildi ve uluslar arası çıkarlarına uygun görmüyordu. Bu nedenle Lenin’i ve partisini el altından desteklemeyebaşladı. “Lenin iktidara geçerse, Rusya 1.Dünya Savaşı’ndan çekilebilirdi…”1914‘te İngilizler, Yeni Zelandalıları yanlarına alarak Fransız ve İtalyanlarlaÇanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’u işgal edip oradan da Karadeniz yoluylaRus Çarı’na, Lenin’e karşı yardım etmeye gidiyorlardı. Alman armadası,gemilerin yolunu açık denizde kesecekken, onları Çanakkale’de Türk taburlarıdurdurdu. İngilizlerin bu hamlesi, Conk Bayırı ve Anafartalar’dakiçarpışmalarda beklenmeyen ve değişik sonuçlar üretti:İleride Türk bağımsızlık savaşını başlatacak olan Mustafa Kemal doğdu. 300 bin asker hayatını kaybetti. Mustafa Kemal‘in Anafartalar savunmasında 15 dakikada İngiliz ve Fransızları durdurması bir anlamda Lenin‘in Rusya’da iktidara gelmesini kolaylaştırdı. Böylece İngilizlerin başlattığı bir hamle, üç ayrı sonucu doğurmuş oldu.

ÇAPRAŞIK HAMLELER

19. yüzyıldaki çapraz hamlelerde ise Osmanlı‘nın üstünde Fransa’nın ağırlığı hissedilmeye başlanmıştı. Bu hamleye tepki olarak İngilizler Osmanlı’ya karşı olan Yunan başkaldırısına destek çıktılar. Başka köşede Bismark, Osmanlı’da Tanzimat’ın Batı hayranlığını, Batı düşmanlığına çevirmek için Türk ırkçılığını ve dinsel gelenekçiliği desteklemeye başladı. Çünkü Tanzimat, Paris’e dönüktü. Aynı nedenle başka bir zaman diliminde, II.Wilhelm sık sık Osmanlı’yı ziyaret ederek,hal hatır sormaya başladı. Sonuçta Osmanlı savaşlarda ünlü KRUPP toplarını kullanmaya başlayacaktı. II.Wilhelm‘in bu hamlesi, sonuç olarak Enver Paşa ırkçılığını da yükseltmişti. Enver Paşa iki Alman zırhlısına Odessa’yı bombalatırken, Osmanlı’nın 1.Dünya Savaşı’na gireceğini aklından geçirmiş miydidersiniz.

TRUVA’DAKİ HAMLE – MAT

Truva atıTruva Savaşı‘nda, Akhalı Menelaos, zengin Truva’yı yıkabileceğine düşünde görse inanmazdı. Onun tahta atı, Truva Savaşı‘nda siyasi bir satrancın hamlesidir. Truva Kalesi’nin önüne bıraktırdığı tahta at, satrançtaki hamlenin taşıdır.Menelaos bu taşla hamle yapmıştır. Bu, bilinçli bir hamledir.Galibiyetin getirdiği coşkuyla çılgına dönmüş olan Truvalılar, Menelaos‘unbıraktığı bu hediyeyi ganimet kabul edip içeri aldılar. Bu son hamlenin sonuçlarını akıllarına bile getirmediler. Belki Akha’lı Menelaos da tam olaraksonucu düşünemiyordu. Tahta atın içine gizlediği askerlerini bile gözden çıkarmıştı çekilirken. Menelaos her büyük komutanın sahip olduğu şansa sahipti. Truvalılar coşku ile içtiler, eğlendiler ve yerlere serildiler. Sabaha karşıaskerler atın içinden çıkarak kapıyı açtılar. İşte bu şansla Menelaos‘un hamlesi zincirleme sonuç getirdi. Truva Düştü!

BİZANS’TA SON HAMLE

İstanbul'un fethiİstanbul fetih edilirken, Bizans ordusu içinde değişik milletlere ait askerlerin hepside kutsal Bizans’ın Osmanlı’ya karşı savunması için gelmişlerdi. Kuşatmanın sonuna doğru Osmanlı toprakları Edirnekapı ve Topkapı’da çok büyük gedikler açmıştı.Artık içerideki Bizanslılar dışarıdan görülebiliyor, şehir son anlarını yaşıyordu.Bizans ordusundaki Cenevizli bir komutan, kalan güçleri yaptığı bir planla kapıların dışındaki Osmanlı askerlerini arkadan çevirip, yok etmek ve gedik açmak için “Rum ateşi” desteğinde kapılardan birini açtırdı (Kserkoporta) ve dışarıhamle yaptı. Ama kendi adamları yaralandı.Kapalı olan kapılar açılarak kendi yaralı askerleri içeri alındı. Sonra telaşlakapılar tam olarak kapatılamadı.Surların dışındaki iki yeniçeri kapının yarı açık olduğunu fark ettiler. Bizans askerleri, Topkapı yönünde mazgalları boşaltıp Topkapı’da savaşan diğeraskerlere yardıma gitmişti. İki yeniçeri diğer yeniçerileri de çağırarak içeridaldılar ve esas kanlı savaşların cereyan ettiği Topkapı’ya doğru hızla koşmayabaşladılar. Topkapı surunda savaşan Bizanslılar, yeniçerilerin içeride ve arkalarında olduğunu fark edince onlara doğru döndüler.MAT! Her şey bitmişti.Cenevizli komutan, yapmış olduğu hamlenin sonucunu rüyasında görse inanmazdı.

FİLİSTİN HAMLESİ

Hz. İsa'nın çarmıha gerilişiHZ. İsa; hahamların cemaatlerine hizmette kusurlarının olduğu, çalışmadıkları vealdıkları paraları hak etmediklerini söyleyince, hahamlar İsa’yı çarmıhagerdirdiler. Romalılara bu hamleyi yaptırırken, sonuçlarının Hristiyan dinini doğuracağını düşlerinde görseler inanmazlardı. Hele bu hamlenin Miladi Tarihi doğuracağını hiç düşünmemişlerdi.

PADİŞAHIN HAMLESİ

1821 yılında Osmanlı padişahı, Rusya çarlığıyla casusluk yaptığından şüphelendiği Rum Ortodoks Patriği Grigorius’u bir emriyle patrikhanenin kapısına astırdı.Günümüzde bu kapı hala kapalıdır. Padişah, Yahudi halkına, Grigorius’un ölüsünü Sarayburnu’ndan denize atmalarını emretti. Padişah’ın Yahudi halkı emri yerine getirdiler, aradan geçen zamanla bu hamlenin sonuçlarıyla Mora Yarımadası’ndaki Rumlar 6 bin Yahudi’yi katlettiler.

İnsanoğlu,dünyada çeşitli coğrafyalarda hamlelerini halen sürdürüyor. Yaptığı hamleler dünyanın değişik yerlerinde değişik sonuçlara yansıyor. Irak’ta ve Afganistan’daki satrancın sonuçları yüzyılımız sonlarına doğru, hatta belki deoraya kalmadan beklenmeyen sonuçlar yaratacak.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri

TİMUR’UN 12 DÜSTURU

  1. Allahın dinini yaydım. Her zaman her yerde  islamı tuttum.
  2. Etrafımındaki adamları 12 ye ayırdım. Fethettim yerlerin idaresi konusunda onlara danıştım.
  3. Düşman ordularını mağlup ve eyaletleri fethetmekte alimlerle istişare ihtiyat uyanıklık ve faaliyet bana çok yardım etti. Devlet idaresinde  tahamül insaniyet ve sabırla hareket ettim.
  4. Kurallara ve kanunlara uymak benim iktidarımı o kadar sağlamlaştırdi ki  vezirler emirler askerler ve halk  üst sınıfa geçmek için can atar değildi.
  5. Subay ve asklerlerimi gayretlendirmek için  onlara altın ve kıymetli şeyler dağıtmaktan çekinmedim. Onları kendi soframa oturttum . Onlarda benim için can verdiler.
  6. Adalet ve tarafsızlık ile yüce ALLAH(C.C)kullarının iyiliklerini isteyen bir kişi oldum. Suçsuzlara olduğu kadar kabahatlilere de iyi davrandım. Mazlumu zalimin elindenn kurtardım.
  7. Seyittlere ilim adamlarına fakihlere düşünürlere ve tarihçiler farklı muamelede bulundum.
  8. Her teşebüsümü sonuçlandırmakta  sabırlıydım. Bir fikri bir kere kabul etimmi bütün zihnim ona yönelirdi.
  9. Halkımı halini iyi anlardım. Büyüklere kardeşim küçükler çoçuğum gibi davrandım.
  10. Bir kabile veya bir Arap ve İran göçebesi benim nüfusm altına girrmek isteyince  şerefle kabul ettim. İyililerine iyilikle ve kötülerine ise fenalık ettim.
  11. Oğul torun dost mütefik benimle bağlılığı olan herkes kazandı. Benim şanve şöhret olmam  onları unuturmadı.
  12. Gerek leh veya aleyhte hareket etsin. Her zaman askerlere  hürmet ettim. Ebedi saadeti çabucak geçen  adamlara şükretmek borçtur.

İşte bunlar Timurun 12  kanunudur.

NOT : Kanunların bazıları çok uzun olduğu için tamamını yazmadım.

Yahya Kemal’in Ziya Gökalp’a Verdiği Sert Cevap

Yahya Kemal Beyatlı son dönem yakın tarihimiz açısından oldukça önemli simalardan bir tanesidir. O, daha çok şiirleri ve şiire olan bağlılığı ile tanınır. Nitekim onun en yakın dostları kendisinin vefatından sonra kaleme aldıkları hatıralarda bu meseleye çok kez temas etmişlerdir.

Fakat şiire olan yakınlığının yanında onun tarihe olan merakı daha çok ikinci planda kalmıştır. Yine onun yakın dostları, Yahya Kemal’in şahsi kütüphanesinde, sadece İstanbul’un fethiyle alâkalı olmak üzere ve yalnızca Fransızca yazılmış onlarca kitaptan bahsederler.  Bununla beraber şairin, siyasî anlamda da ön planda olması, aynı zamanda Beyatlı’nın son dönem mühim portreleriyle olan samimi dostluğuna tekaddüm eder. Bunlardan bir tanesi de İttihad ve Terakki’nin “fikir babası” olarak kabul gören  Ziya Gökalp’tır…

Sadece Yahya Kemal hakkında hatıralar, monografiler yazılmamıştır. Bizzat Yahya Kemal de yaşadıklarını kimi zaman kaleme almıştır. Bunlardan bir tanesi de, günün birinde Ziya Gökalp ile yaşadığı, biraz gergin ve biraz da derin mânâlar içeren bir bir sükûnet ile sona eren diyaloğudur.

Yer, “Yat Kulüb”dür ve sohbet oranın oyun salonu olan “Lobi Evi”nde devam etmektedir. Beyatlı, Gökalp ve Cafer Bey beraberdirler. Bir ara sofranın verdiği heyecandan olsa gerek, Ziya Gökalp, Yahya Kemal’e dönerek:

-Mesela sen bu harb uğrunda (I. Dünya Savaşı’nı kastediyor) kendini halk nazarında yıpratır endişesi ile bir yazı yazmaktan korkarsın! der.

Çünkü Ziya Gökalp, muhatabının Enver Paşa hakkında pek de olumlu diyemeyeceğimiz görüşlerini bilmektedir ve böyle bir şeyi söyleme cür’etini kendisinde sonuna kadar bulmaktadır. Devam ederek:

-Korkarsın! Mesela Enver Paşa hakkında bir yazı yazmaktan çekinirsin!

Yahya Kemal, latife sınırını aşan bu sözler karşısında artık dayanamaz ve cevaben şunları söyler:

yahya kemal tarihYahya Kemal

-Ziya Bey! Ya ben korkağım, yahut da siz korkaksınız! Bunu yarın tecrübe edelim.Ben bu akşam odama kapanacağım. Enver hakkında ne düşünüyorsam yazacağım.

Türk milletini Enver Paşa’nın kendi hırsına nasıl feda ettiğini, Alman ittifakına eli kolu bağlı attığını, dövüşmesi katıyyen icab etmeyen cephelerde kırdırdığını, Mısır’ın, Kafkas’ın daha bilmem nerelerin fethi gibi, bugün Türk milletinin asla kudreti ve ihtiyacı olmayan bir macerada tepelediğini, üstelik bizzat kendi, bu cidâlde hiç bir askerî kıymet gösteremediğini, en güzîde ve muvaffak kumandanlarımızın şereflerini ketmettiği (sakladığı) halde akrabasını öne sürdüğünü, bu dakikada vatan vaziyetinin bir facia olduğunu, lâkin bununla kalmayıp bu zât yüzünden devletin batacağını, ben bu akşam yazacağım! Yani Enver hakkında arzu ettiğiniz gibi korkmayarak fikrimi söyleyeceğim! Yazacağım bu makaleyi, yarın sabah size teslim edeceğim!

Siz bu makaleyi “Tanin”de yahut başka bir gazetede neşretmelisiniz. Eğer neşretmezseniz korkaksınız!

ziya gökalp tarihZiya Gökalp

Bu sözlerin de akabinde Yahya Kemal konuşmasını şu şekilde sürdürür: Ziya Bey söylediklerimi derin bir teessürle dinledikten sonra donmuş gibi bana bakıyordu. Aramızda aşılmaz bir uçurum açıldığını, orada üçümüz de hissediyorduk. Cafer Bey kımıldanıp, kalktı, çekildi. İkimize de birden bire ağır bir sükûn çökmüştü. Kadehlerimizden birkaç yudum daha içtik, konuşamıyorduk. Az sonra Ziya Bey titrek bir sesle: “Vakit geç, artık gidelim” dedi. Kalktık, dalgın dalgın bahçe kapısına kadar gittik. Ayrılmamız dakikası gelmişti. Ziya Bey buna nasıl bir şekil vereceğini düşünür gibi müteredditti (tereddütteydi). Kapı önünde acı bir gülümseme ile elimi sıktı:

-“Bu akşam rahat edelim; yarın ben inmeyeceğim, sizi ararım… Biraz gezmeye çıkarız!” dedi.

Bibliyografya:
Yahya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler

Devamı için tıklayın:

BİR ÖYKÜ

Bu öykü çok manidar güzel bir öykü: kuyucu murad paşa (celali kasabı ) celaliler ile çarpışırkırken  sipahi atı terkisinde bir sabi çoçuk görür.Paşa ona sorar :

-Sen ne yerdensin  celali arasına  nasıl düştün ?

-Falan yerdenim  aç kaldık babam beni aldı bunlara(celalilere)katıldık boğazımızın tokluğuna çalıştık .

-Baban ne iş yapar

-Çalgıcıydı şeştar  çalardı.

Paslı demir gipi merhametsiz  amansız vezir acı acı güldü.

-“Demek baban saz çalar celalileri aşka getirdi ha.” dedi ve celladlara işaret verdi.Yirmiden fazla  celladın hiç biri çoçuğu katledmedi. biz çoçuk başı kesmeyiz dediler.Paşa sonra yeniçerilere emretti. Yeniçerilerde geri çekilip biz cellad değiliz kaldı ki bu çoçuğun başınıcelladlar bile vurmadılar dedi.Paşa kendi içoğlanlarına emretti.Onlarda geri çekildiler.İhtiyar yerinden kalkıp sırtından postunu çıkarttı.Oğlanı yakasına yapışıp bir kuyunun başına getirdi. Koskaca elleri ile çoçuğu kuyuya attı .Sonra şu sözü söledi: “Karayazıcı (eşkiya) Deli Hasan(eşkiya) Kalenderoğlu(eşkiya)  ve binlerce şaki anasını karnında AT ÜSTÜNDE ELİ MIZRAKLI DOĞMADI HEP BÖLE SABİ İDİLER SONRA BÜYÜDÜLER ALEMİ FESAD ATEŞİNE VERDİLER.

KAYNAK

DAĞ PADİŞAHLARI SF.40

SONUÇ ŞU KİMSE EŞKİYA VE ŞEREFSİZ DOĞMAZ AMA  EĞİTİLMEZSE ÖYLE OLUR!!!!!!!

CEM SULTAN HAYATI

cem sultan
Avrupalıların "Zizim" dediği Cem Sultan

Cem Sultan 1459 yılında Edirne sarayında doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmet annesi Çiçek Hatun’dur. İlk terbiyesini saraya hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devam etti. Fatih Sultan Mehmet, büyük oğlu Mustafa’nın vefatı üzerine (1474) Cem’i Karaman eyaletine gönderdi. 1481’de Mısır Seferine çıktığı tahmin edilen Fatih Sultan Mehmet Gebze’de hastalanarak vefat edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bayezid’e kardeşi Cem Sultan muhalefet etti. Cem, Bayezid’in aksine, babasının padişahlığı zamanında doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi icap ettiğini iddia ediyordu. Bu sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik Ahmet Paşanın Sultan İkinci Bayezid’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Kahire’ye giden Cem Sultan burada Sultan Kayıtbay tarafından merasimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kahire’ye geri döndü. Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defa daha şansını denemeye karar veren Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat

topkapidaki-elbisesi
Topkapı Sarayında Muhafaza Edilen Cem Sultana Ait Elbise

giriştiği taarruz başarısızlıkla neticelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek zorunda kaldı. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bayezid’le yeniden müzakerelere girişti. Ancak bu müzakereler de diğerleri gibi neticesiz kaldı. Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bayezid’e karşılık Cem Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis edilmesi hususunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile uğraşan Sultan İkinci Bayezid’in kendisine bazı tavizlerde bulunacağını Ümit eden Kasım Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihayet Rodos şövalyelerine müracaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayakbastı. Talihsiz şehzade için, 12 yıl 7 ay sürecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet hayatı başlamış oluyordu.

Rodos şövalyelerinin başı Pierre d’Aubusson daha önce imzaladığı bir senetle Cem Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu sözünü çabuk unuttu. Şehzadeyi elde tutmakla Sultan Bayezid Hana istedikleri yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Ancak Cem Sultan’ın Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması tehlikeli olacaktı. Böylece Cem Sultan, maiyetiyle birlikte bir müddet Nis’de, bir müddet de Şambri ve Puy kalelerinde ikamet etti. Öte yandan d’Aubusson ile Sultan İkinci Bayezid arasında bir antlaşma imzalandı.7 Aralık 1482 tarihli bu antlaşmaya göre Cem Sultan’ın bakım masrafı olarak, Rodos’a her yıl 45000 duka altını ödeyecektir.

Şövalyeler 6,5 yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan’dan azami derecede istifadeye bakıyorlardı. Bu arada Avrupa’da Cem Sultan’ı elde edebilmek için yoğun siyasi faaliyetler vardı. Fransa, Macaristan, Venedik ve hatta Memlûk Sultanlığı bu gaye ile şövalyelere cazip tekliflerde bulunuyorlardı. Nihayet Cem Sultan’ın Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimalinin belirmesi üzerine endişeye düşen Fransa, onun Papa’nın himayesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden şüphelenen Cem Sultan, Bayezid’e gönderdiği bir mektupta kendisini küffar elinde bırakmamasını istedi. Nihayet Toulan’dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan Sarayına yerleştirildi. Papa 8. İnnocent (Innocentius), 14 Mart’ta merasim elbiselerini giymiş bir vaziyette Vatikan Sarayı’nın kabul salonunda Cem Sultanı karşıladı. merasimde Roma’daki elçilerle Roma’nın kardinalleri de hazır bulundular. Daha önce protokol görevlileri, imparatorların bile papanın ayaklarını öptüklerini, kendisininse biraz olsun eğilmesini istediler. Düşman elinde esir olmasına rağmen asalet ve vakarından asla taviz vermeyen Cem Sultan;

“Dediğiniz kimseler, Papa’dan mağfiret umdukları için ayaklarını öperlermiş. Halbuki ben, mağfireti yalnız Allah’ımdan bekler ve umarım. Bu hususta papaya hiç bir ihtiyacım yoktur. Ölüme razı olurum; ama dinime ihanet etmem ve dinime zarar verecek hiç bir harekette bulunmam. Ben, aranıza ahit ile gelmiş yalnız bir kimseyim. Bunca müddettir beni zulüm ile hapsettiniz. Nihayet; “Seni papa çağırıyor!” diyerek buraya getirdiniz. Artık bundan sonrasını nasıl isterseniz öyle yapınız! ” dedi .

Zizim-jem-cem-sultan-rodosta
Rodos Şovalyelerinin Lideri, Büyük Üstad Pierre d'Aubusson Cem Sultan İle Yemekte

Teşrifat memurunun bütün ısrarlarına rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye razı olmayarak, doğru Papa’nın yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, onu kucaklayıp öptü. Papa onu sarılarak karşılasa da o Müslümanlığının gereğini yapmıştır. Ne de olsa bir Müslüman Papa’nın önünde diz çökmez, ondan medet ummazdı. Papa ile görüşmelerinde Avrupa’ya ne maksatla geldiğini anlatarak, artık Mısır’a gidip ailesiyle beraber olmaktan başka bir emeli kalmadığını açıklayan Cem Sultan, Papa’nın aracılığını istedi. Ancak Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirak etmiş görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakikatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmek tavsiyesinde bulundu. Cem Sultan’ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa Lâtince ağır bir cümle kullandı. ] Papa’nın, Latince anlamadığı zannettiği Cem Sultan’a: “Öyleyse burada it gibi sürün!” demesine karşılık olarak Cem Sultan, Papa’ya şöyle dedi: “Sizin elinize düşen, itten beter olmayacaktır da ya nice olacaktır” diye cevap verdi. Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan’ın mukabelesinde papayı mahcup ettiği görüldü. O devirde bir Osmanlı şehzadesinin aldığı eğitimi Papa’nın bile tahmin edememesi elbette ki Osmanlı Devleti’nin ilim ve eğitim olarak ne kadar ilerde olduğunun bariz bir göstergesidir. Papa Innocent, Cem Sultan’ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa’dan atmanın mümkün olabileceğini sanıyordu. Bu sebeple bir gün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine değil, Osmanlı padişahlığı, hatta bütün dünyanın padişahlığı payesi verilse, dininden dönmeyeceğini sertçe bildirdi. Onlar Osmanlı’ya sığındığında tüm benliğini de teslim edebilirken ama bir şehzadenin dinine zarar gelmemesi için bırakın padişahlığı cihanı verseler elinin tersiyle itmesi onun ne kadar yüksek karakterde olduğunu gösteriyor.

Papa Innocent’in 1492 yılında ölümü üzerine yerine Altıncı Alexandre Burgia seçildi. 1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma’ya giren Fransa Kralı Sekizinci Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan’ı yanına aldı. Cem Sultan 28 Ocak günü Fransız ordusu ile Roma’dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirak etti ve birçok kalelerin zaptına şahit oldu. Napoli Krallığının mukavemetinin kırıldığı sıralarda Cem Sultan’da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerleyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile naklediliyordu.

Cem Sultan böyle bir durumda bile daima, “Ya Rabbi! Eğer bu kâfirler beni bahane edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al!” diye dua ediyordu. Nihayet 25 Şubat 1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35 yaşındaydı.

Cem Sultan’ın hastalık veya zehirlenme neticesinde öldüğüne dair muhtelif rivayetler vardır. Osmanlı müellifleri genellikle papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli ustura ile Cem Sultan’ı tıraş ettiğini ve ölümüne sebep olduğunu bildirmektedir. Papa’nın tüm Hıristiyanlığın hem dini hem siyasi lider olma arzusu ellerinde Osmanlı’ya karşı tek koz olan Cem Sultan’ın da ellerinden kayıp gitmesine neden olmuştu.

Haberin İstanbul’a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezid’in emriyle dükkânlar, çarşılar kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün camilerde gaip cenaze namazı kılındı. Tabutu ise ancak 1499 yılı Ocak ayında ülkeye getirildi. Bursa’ya götürülerek Fatih Sultan Mehmet’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına gömüldü.
Cem Sultan, vefat etmeden önce maiyetindeki beyleri yanına çağırarak bir vasiyetname hazırlatmıştı. Vasiyetname, şöyleydi;

Allah-u Teâlâ’nın emri vaki olduğu zaman, haberi kardeşime bildiresiniz. Ne vech ile olursa olsun, benim tabutumu kâfir memleketlerinde komasın! Ehl-i İslam memleketine çıkarsın ve bütün borçlarımı ödesin. Annemi, kızımı ve diğer yakınlarım ile hizmetimde bulunan adamlarımı himaye eylesin.

Cem Sultan gibi birinin yakınındakileri Hıristiyan ellerde bırakmayacağı aşikardı elbette. Ama yinede oğlunun canını korumak amacıyla gönderememesi de şüphesiz ki büyük bir talihsizliktir. Sultan Bâyezid, kardeşinin bu vasiyetine uyup adamlarının her birine memuriyet vererek gönlünü aldı.Cem’in Rodos’a sığınmış oğlu olan Murat, 1522’de adanın alınmasından sonra oğlu ile birlikte öldürülmüş, iki kızı ve karısı, İstanbul’a götürülmüştür. Cem’in Kahire’de bulunan ve oğlunu kurtarmak için yıllarca çaba gösteren annesi Çiçek Hatun da 1498 yılındaki veba salgını sırasında vefat etmiştir.

Fiziksel Görünümü ve Kişiliği

Cem Sultan
Batılıların, Djem yada Zizim Dedikleri Sultan Cem

Cem Sultan, uzun boylu, mavi gözlü, uzun kirpikli, çoğunlukla sola doğru büktüğü dudakları kalınca, babası gibi doğan burunlu, kulakları ve çenesi küçük, [9] tıknaz, hafif sakallı, vakur ve çevik bir gençti. Ölçülü ve ağır davranışlıydı. Sözünün eri, atılgan bir insandı. Fransa kralı 8. Charles ile görüşmelerinde yanında bulunan Sanuto, Cem Sultan’ın müthiş bir harp adamı olduğunu anlayarak;

Bu Şehzade’nin Osmanlı tahtına geçmeyişi, Hıristiyan âlemi için Tanrı’nın lütfüdür.

Demekten kendini alamamıştır. Cem Sultan’ın kişiliği ve yiğitliğinin bu cümlelerle teveccüh edilmesi kâfi midir bilinmez ama eğer tahta çıkmış olsa ve kardeşi esir olmuş olsaydı, kardeşi gibi yapmayacağı ve tüm Avrupa’yı biran evvel fethetmek için uğraş vereceği en başından bellidir. Onun gibi cesur ve atılgan birinin Avrupa’nın kardeşini bir tehdit olarak kullanması onun Türk-Cihan Hâkimiyeti emellerine engel olamazdı.

CEM SULTAN’IN SOYU

George Alexander Said-Zammit adındaki tarihçi Fatih Sultan Mehmet’in hayatı romanlara ve filmlere konu olan bahtsız şehzadesi Cem Sultan’ın soyundan geldiğini iddia ediyor, iddiasını asırlar öncesinden kalma noter ve arşiv belgeleriyle ispata çalışıyor ve Osmanoğlu ailesinin kendisini tanımasını istiyor. George Alexander Said-Zammit, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultanın yani 13 senelik ızdırap dolu gurbeti romanlara ve filmlere kadar konu olan bahtsız şehzadenin soyundan geldiğini söylüyor. İddiasını doğrulayabilmek için arşivlerde özellikle de 16. yüzyılın noter arşivlerinde o dönemden kalma belgeler arıyor, buldukları arasında bağlantılar kurmaya çalışıyor ve sonra bütün bu çalışmalarını kitap haline getirip kendisinin ve ailesinin Cem Sultanın soyundan geldiğini ve 17. göbekten torunu olduğunu ispata uğraşıyor. Cem’in üç oğluyla iki kızı vardı. Oğullarından Şehzade Abdullah ve kızlarından Ayşe Sultan, küçük yaşta öldüler. Büyük oğlu Oğuz Han babası sürgündeyken İstanbul’daydı ve 1483 Şubat’ında daha dokuz yaşındayken nizam-ı âlem için’, yani devletin başına bir iş açmaması maksadıyla amcası Bâyezid tarafından boğduruldu. Mısır’da yaşayan kızı Gevher Melike ise 1505’te İstanbul’da öldü.

Cemin hayatta tek bir oğlu kalmıştı: Şehzade Murat babasının sürgünü sırasında Rodos’a gidip yerleşti ve Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlendi. Daha sonra çok garip bir iş etti, Müslümanlığı bırakıp Hristiyan oldu, vaftiz edildi, ‘‘Pierre’’ adını aldı ve Papa 6. Alexander tarafından ‘‘Prens’yapıldı. Dininden ve adından vazgeçmesi Avrupa’yı çok memnun etmiş olacak ki, Napoli Kralı’ndan bir başka asalet unvanı, Roma Senatosu’ndan da ‘vatandaşlık’’ aldı. Rodos’ta çoluk-çocuğa karıştı ve Kanuni Süleyman’ın adayı fethetmesine kadar burada ‘‘Prens’’ olarak yaşadı. Ama Rodos’un 1522 kışında Türklerin eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık günü boğduruldu. İdamında 48 yaşındaydı.

İşte, Türk ve Vatikan tarihleri buraya kadar hep aynı bilgileri veriyorlar ama aralarında bundan sonra önemli bir ihtilaf çıkıyor: Türk tarihleri Cem Sultan’ın oğlu Murat’ın ‘Cem’’ adındaki çocuğuyla beraber idam edildiğini yazarken Malta, Rodos ve Vatikan arşivleri küçük Cemin öldürülmediğini, Nicola ismini aldığını, Malta’ya yerleştiğini ve 1536’daki ölümüne kadar burada yaşadığını söylüyorlar.

George Said-Zammit, ailesinin işte bu Prens Pierrein ve oğlu Nicolanın soyundan geldiğini, Cem’in çocuklarının aile ismi olarak ‘‘Saytus’’u seçtiklerini, ‘Saytus’’un zamanla ‘‘Sait’’, ‘‘Sayd’’ ve nihayet ‘‘Said’’ olduğunu anlatıyor. İşin çok daha ilginç olan tarafı ise şu: Malta arşivlerinde Cem Sultan’ın oralarda ‘‘Nicola Saytus’’ diye bilinen torunu küçük Cem’le ilgili belgeler bulunuyor ve bu belgelerden Nicola Saytusun 1530’larda hayatta olduğu anlaşılıyor.

Hanedanın cevabı:” Siz Osmanlı değil, Papalık prensisiniz.”

Cem Sultan’ın soyundan geldiğini söyleyen George Said-Zammit, bundan iki ay önce Osmanoğlu ailesinin yani Osmanlı Hanedanı’nın New York’ta yaşayan reisi Şehzade Osman Ertuğrul Efendi’ye bir mektup yazdı ve aile tarafından ‘‘tanınma’’ istedi. Said-Zammit, mektubuna arşivlerden topladığı Cem Sultan’ın nesliyle ilgili belgeleri de iláve etmişti.

Hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi, Said-Zammit’in mektubuna şık bir cevap verdi. İddianın doğru olabileceğini ancak tarihçilerin yapacağı geniş bir araştırmaya ihtiyaç bulunduğunu söyledi. Said-Zammit ailesinin Osmanoğlu ailesi tarafından ‘‘tanınması’’ konusunda ise titiz davrandı ve ‘‘Sizi bir ‘Osmanlı Şehzadesi’ olarak kabul edemem. Zira, büyük dedeleriniz Papa Altıncı Alexander’in verdiği ‘Prens’ unvanını kabul ettiklerine ve bu unvanı birkaç nesil boyunca kullandıklarına göre artık ‘Osmanlı’ değil, ‘Papalık Prensi’ sayılırsınız’’ dedi.
Cem Sultan’ın soyu devam edebilir ama Osmanlı sülalesinden birilerinin Hıristiyanlığı kabul edip benliğini yitirmesi kabul edilemez. Bundan dolayı hanedanın cevabını bende destekliyorum. Cem Sultan’ı Hıristiyan yapmak için Papa’nın o kadar çabası olmuş, yine de Cem Sultan Müslümanlıktan vazgeçmemişken torunun Hıristiyan olması ve soyunu öyle devam ettirmesi atalarına layık bir evlat olmadığını göstermesi büyük bir talihsizliktir hatta Cem Sultan’ın esir olmasından bile daha vahim bir olaydır.

Cem Sultan’dan birkaç güzel beyit :

I. Beyit

Şîrin tudagun “Çeşme-i Hayvân” olacakdur
Rengin, yanağun gün gibi tâbân olacakdur

Anlamı: (Ey sevgilim,) senin o şirin dudağın, beni ölümsüzlüğe ulaştırıp, yanaklarının rengi, (tıpkı) gün gibi ışıl ışıl parlayacaktır.

II. Beyit

İd ayı mıdur yoksa kemân mı kaşun iy dost;
Her neyse, gönüli onlara kurbân olacakdur

Anlamı: Ey dost, kaş(lar)ın bir bayram ayında görülen o hilal mi yoksa yay mıdır? Her neyse (ikisinden hangisi olursa olsun), onlar, benim gönlüm, onlara (o kaşlara, kaşların o duruşuna) fedâ olacaktır.

Yavuz’dan Günümüze Ders

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine çıkmıştı. Bu sefer, her konuda zor ve çetin geçmişti. Hazine çok sıkıntıya düşmüştü, para bakımından tam takırdı. Hazinedar durumu padişaha arz etmeden önce işi halletme yoluna gitmiş, bir bezirgândan borç para almıştı. Sefer dönüşü bezirgânın parası ödenecekti. Öyle de oldu. Hazine sorumlusu, bezirgânı çağırmış ve borç olarak verdiği miktarı kendisine ödemişti. Bezirgân hazine sorumlusuna şöyle bir teklifte bulunur: Devletin sayesinde servetim çoğaldı. Varis olarak bir oğlumdan başka kimsem yok. Size borç olarak verdiğim parayı devlete bağışlıyorum, karşılığında da oğluma devlette bir iş verin. Bu teklifi hazinedar iyi karşılamış, durumu Padişaha bildirmek üzere huzura çıkmıştı. Hazinedarını dinleyen Yavuz, öfkeyle ayağa kalktı ve bağırdı: “Bana böyle ahlâksız bir teklifle nasıl gelirsiniz?” Bu tekliften dolayı seni de bezirgânı da cezalandırırdım. Ancak benim için, “Servetine tamah ettiği için cezalandırdı.” demelerinden çekindim. Derhal bezirgânın parasını verin ve bir daha da bana böyle yakışıksız tekliflerle gelmeyin. Bezirgânın Yahudi olduğu konusunda tarihçilerin notu vardır.

Yavuz’un bu olayından çıkarılacak çok ders var aslında. Osmanlı Devleti’nin neden uzun ömürlü bir devlet olduğu, neden Türkiye’nin Osmanlı olamayacağını şu küçücük olaydan çıkarmak mümkün olacaktır. Devlet zor anında bir bezirgandan borç almak zorunda kalıyor. Bezirgan tüm servetini bağışlıyor karşılığında oğluna bir memurluk istiyor, tüm servetine karşılık sadece bir memurluk çok bir şey istemiyor gibi. Sizce de öyle değil mi nedir ki tüm servetine karşılık bir memurluk? Ama işte o gün Yavuz’un yaptığı adam kayırma torpil gibi günümüzde ülkemizin kangren olan bürokratik yapısı ve yönetimde beceriksiz insanların görev alması sonucu ülkemizin potansiyelini iyi kullanamamasının ilacıdır. O gün Yavuz’un yaptığını ülkemizde Atatürk’ten sonra hiç kimse yapmadı. Eğer yapmış olsalardı belki yeni bir Osmanlı olacaktık.

Yıllardır bir milletvekilinin kartı, bir bakanın yakınıdır ibaresi, bir bürokratın telefon açması tüm kapıları açıyor. Kapılar açıldıkça ülkemiz küçülüyor, milli sermayemiz kendini bilmezlerin elinde eriyor. İnsanlar siyasete ülkemizi daha iyi yerlere getirmek için değil gücüne güç katmak için, servetine yenilerini katmak için giriyor.

Tüm bunlara dur diyecek bir Yavuz gelecek mi? Ya da bu adam kayırma ne zaman bitecek, milletvekillerinin yeğenleri hiç mi bitmeyecek?

Ey gönül! Başkasından yardım ve dostluk umarak yaşama düşmanında da korkma! Devlet ve saltanat ancak Allah ( c.c.) verdiğidir.

(Yavuz Sultan Selim)