Kür Şad ve Kırk Adamı

Kür Şad, yedinci yüz yılda Doğu Göktürk Devleti’nin Kağan’ı (imparator) olan ve Çinli eşi tarafından öldürülen Culuk Kağan’ın oğludur. Kür Şad hakkındaki asıl önemli olan ve onu kahraman eden olay ise Çin sarayına kırk adamıyla baskın düzenlemesiydi. Asıl adı Su Tigin’dir ve Kür ise ok anlamına gelmektedir. Bu isim günümüzde Kürşat diye bilinir.

Kür Şad’in babası Culuk Hakan, 619-621 yılları arası Göktürklere Kağan olmuştur. Babası zehirlenerek öldürülen Kür Şad, üvey annesi olan Çinli eşinden şüpheleniyordu ve Türk geleneklerine göre amcası üvey annesiyle evlenince bu aile içinde sıkıntılara yol açtı. Kağanlık saltanatı 630 yıllarında yıkılmıştir ve sahip olunan topraklar Çin yönetimine geçmiştir. Kağanlarları kontrol etmek için Çin İmparatorluğu onları Sangan’a yani şimdiki adıyla Sian’a göndermiştir.

Çinliler, Kür Şad’dan cok korkuyolardı çünkü o etkileyici, usta bir silahşördü, insanlar ondan gözünü alamıyordu. Çin İmparatoru bu durumdan korktuğu ve Kür Şad’ın sarayda veya Çin topraklarında kalmasını çok sakıncalı bulduğunu ve bunu Göktürk’lülere bildirdiği bazı kaynaklarda belirtilmektedir.

Kür Şad’ı ilk kez halk kahramanı yapacak olay 639’un Ağustos ayında gerçekleşti. Kür Şad bir grup arkadaslarıyla (bazı tarihçiler tarfından kırk kişi olduğu söylenir) Kral’ı kaçırmaya çalıştı. Çin İmparator’u bazı geceler yanında iki üç kişi alarak sokalarda dolaşırimış. Bunu bilen Kür Şad Kral’ı yakalayıp o donem Kral’ın elinde olan Türk tutsaklarını serbest bıraktırmayı planlamıştır. Eğer bu olay başarı ile sonuçlansaydı Türk Kağanlığı yeniden kurulacaktı ve başına Kür Şad’ın tutuklu yeğeni Urku Tilgin getirilecekti fakat bu gerçekleşmedi.

Planın gerçekleşememe sebebi ise sabah çıkan büyük fırtınaydı. Kür Şad’ın saldırmayı planladığı günün sabahı büyük bir fırtına vardı bu yüzden imparator dışarı cıkmadı. Ama Kür Şad o gün saldırıyı gerçekleştirmek istiyordu ve saraya saldırdı. Saldırı uzun sürdü ve Kür Şad’ın yanındaki arkadaşlarının çoğu hayatını kaybetmişti ve bu sebeble Kür Şad çekilmek zorunda kaldı. Kür Şad şehir dışında da mücadelesini bırakmadı ve söylene göre köprü başında hayatını kaybetti. Fakat bazı kaynaklar onun saray yakınlarında savaşırken öldüğünü söyler, hatta saygı çerçevesinde cesetlerin geri iade edildiği söylenir.

Çinli kaynaklar, saldırının ancak sonradan yardıma gelen askerlerle durdurulabildiğini söyler. Çin sarayları genelikle çok sayıda muhafız tarafindan korunmaktadır ve buna bir de sonradan gelen askerler eklenince olayın ne çaplı büyük olduğu göz önündedir.

Bu saldırı Çin tarihinde yabancılar tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıdır. Bu olaydan sonra gözü korkan ve sarsılan Çin İmparator’u Taizong Göktürkleri serbest bırakmış ve onların eski topraklarına gitmesine izin vermiştir. Tabi bu olay dilden dile dolaşmış ve Kür Şad kahraman ilan edilmiştir. Bu olay Türkler arasında büyük etki yapmıştır.

Kür Şad için yazılan bazı şiirler

Ötüken de arslanlar var
Kürşat onlardan biridir
Çok yiğitler vardır ama
Kürşat erlerin eridir

Kürşatı doğuran ana
Ne emzirmiş acap ona?
Erlik ululuktan yana
Acun Kürşattan geridir

Acunda var nice çeri
Kimi üstün kimi geri
Kürşat adlı göktürk eri
Doğuştan çeridir.

(Mengüç Atsıza Yoldaş)

Kılıcı yıldırım çeler
Attığı ok demir deler
Oğlum gelse Kürşat güler
On sekiz yıldan beridir.
Yiğitlikte en ileri
Kalacak on bin yıl diri
Göktürklerin gönülleri
Şimdi Kürşatın yeridir.

(Hüseyin Nihal Atsız)

Battal Gazi

Battal Gazi veya Seyyid Battal Gazi, 8. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen ve hakkında çeşitli inanışlar bırakmış bir liderdir. Farklı kaynaklarda etnik kökeni, Arap olarak belirtilmiştir. Battal Gazi, Malatya’da doğmuştur. Doğduğu ve yaşadığı evin yeri halen mevcuttur. Yıkıntı halinde korunmaktadır. Uzun yıllar halka yemek dağıtılan hayrat yeri olarak kullanılmıştır. Evliya Çelebi‘nin seyehatnamesinde bahsedilmektedir.

Battal Gazi hakkında bugüne ulaşabilmiş kaynaklar sadece mesnevi tarzı yazılmış, birbirini hem destekleyen hem de çelişen olgular içeren destanlar ve halkın hafızasında kalmış olan bilgilerdir.

Battal Gazi Destanı‘nda ve halk hikâyelerinde, Emeviler zamanında Arap ordusuyla birlikte İstanbul’u kuşattığı anlatılmaktadır. Kuşatma hem denizden hem karadan yapılmış, fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Destanda Battal’ın düşmanı, Arap komutanına oyun oynayıp kuşatma başladığında İstanbul’a geçerek imparatorluğunu ilan eden İmparator Leon‘dur. Arap tarihinde II. İstanbul kuşatmasının tarihi 717-718 olarak belirtilmektedir. Bizans tarihindeki veriler de bu tarihi doğrular niteliktedir. Ayrıca Bizans tarihinde İmparator III. Leon‘un tahta çıkma tarihi 717 olarak belirtilmiştir, bundan dolayı destandaki Leon’un İmparator III. Leon olma olasılığı üzerinde durulmaktadır. Destanda Battal Gazi‘nin kuşatma sırasında yirmili yaşlarında olduğu söylendiği için, Battal Gazi‘nin doğum yılının 690-695 civarı olmasının olası olduğu düşünülmektedir. Battal Gazi’nin ölüm yılının 740 olduğunda tarihçiler mütabakata varmışlardır.

740 yılında Eskişehir’in Seyitgazi ilçesi yakınlarında savaşta aldığı yara sebebiyle şehit olmuştur. Anadolu’da İslamın yayılmasına büyük katkıları olmuştur.

Türkiye de Battal Gazi hakkında bir çok film bulunmaktadır.

Haçlı Seferleri – Devam

Birinci Haçlı seferi

Papa bütün Avrupa ülkelerini 18 Kasım – 28 Kasım 1095 arası Fransa’da bir araya getirip onlara savaş talebinde bulunmuştur. Bu çağrıya bütün ülkeler kulak verip hazırlıklara başlamıştır ve ilk olarak 1097 yılında ilk haçlı seferini başlatmışlardır. İlk haçlı seferi Avrupalılar tarafından çok başarılı geçmistir. Çünkü Müslümanlar ve Yahudiler böyle bir saldırı beklemiyordu. Bu olaydan dolayı kadın, çocuk, yaşlı demeden çok insan kılıçtan geçirilmiştir. Dönemin Selçuklu hükümdarı 1.Kılıçarslan İznik’i haçlılara vermek zorunda kaldı ve aynı yıl Eskişehir’de yapılan savaşta ise haçlılara yenik düşmüştür. Sonradan Antakya’yı kuşatan haçlılar bir yıldır süren savaşın sonunda savaşı kazandılar. Yıl 1099’a gelindiğinde ise bu sefer haçlılar Kudüs’ü kuşattılar ve savaş sonunda herkesi katlettiler. Birinci haçlı seferinin sonucunda istediğini elde eden Avrupalılar orda kucuk devletler kurmaya başlamışlardır bunlardan biride Kudus Kralligi idi.

İkinci Haçlı Seferi

Haçlıların bölgedeki toprak kontrolleri giderek düşüyordu. Türkler her bir yandan saldırıyor ve buna dahil olan diğer Müslüman ülkeleri de haçlıları zor duruma düşürdüler. İkinci haçlı seferi bu sebeplerden dolayı 1147 – 1149 yılı arasında gerçekleşmiştir. Musul’un atabeyi 1. İmadeddin Zengi’nin ordusu büyük bir çaba ve beceri ile 1144 yılında Urfa’yı ele geçirmiş ve Haçlıların Urfa’daki konumuna son vermiştir. Haçlılar güç kaybedince hemen Avrupa’ya haber yollayarak yardım istemiştir. Almanya ve Fransa ordularını birleştirerek İkinci haçlı seferini düzenleyip Anadolu’ya girmiştir.

Fakat hesaba almadıkları cihat ordusu tarafından yenilgiye uğratılmışlardır.  Büyük bir dirençle karşılaşan haçlılar neye uğradıklarını anlamayıp çok güç kaybetseler de yine de küçük bir birlik ile Kudüs’e ulaşmışlardır. Bir yanda ilk haçlı seferinden kurulmuş olan ordu ile yeni gelen Haçlı ordusu güçlerini birleştirip Suriye’yi ele geçirmek istemişlerdir. Bu girişim sonucu istediğini elde edemeyen Haçlılar bir çoğu Avrupa’ya ve kutsal topraklara geri dönmüştür. İkinci haçlı seferi tam bir başarısızlık ile gecmistir.

Üçüncü Haçlı Seferi

“Yenilen Pehlivan güreşe doymaz” bu atasözü haçlı seferini anlatmak için bire bir uygundu. Avrupalılar yenilgiyi hazmedemeyip üçüncü bir hazırlığa başlamıştır. Bunun sonucunda 1189-1192 yılları arasında üçüncü haçlı seferini gerçekleşmiştir.

1187 yılına gelindiğinde tarihe ismini büyük harflerle yazdırmış olan Selahaddin Eyyubi ve ordusu Kudüs’u tekrar alarak, haçlılara büyük bir darbe vurmuştur. Bu darbe sonucu Alman İmparatorluğu 100.000 kişilik ordu ile Anadolu’ya girmiştir. Dönemin Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı 2. Kılıçarslan, haçlılarla girdiği savaşta onları alt edip büyük bir hezimete uğratmıştır. Bu durum üzerine bu sefer Fransa ila İngiltere Akdeniz yoluyla Akka’ya sefere çıkıp şehri zorla aldılarsada,  kutsal şehir olan Kudüs’ü alamadılar ve başarısız bir haçlı seferi daha gerçekleşmiş oldu. Bu olayda İngiltere Kralı rehin alınmıştır, bunun üzerine İngiltere bir miktar para ödeyip krallarını kurtarmışlardır.

Dördüncü Haçlı Seferi

Dördüncü Haçlı seferi 1200 ve 1204 yılları arasında geçti. Papa başarısızlıktan dolayı, yeni güç kurmak istemiş ve bir daha Avrupa ülkelerini savaşa dahil etmiştir. Büyük bir ordu kurulmuştur. Bu ordu önce Mısır’ı işgal edip oradan da Filistin’i yani kutsal toprakları alma niyetindeydi. Ordunun komutası İtalyanlara verildi. Papa orduları taşıması için Venedik ile gemiler karşılığında bir miktar para ile anlaştı.

Fakat yolculuk Mısır’a doğru gerçekleşmedi. Çünkü haçlılar Venediklilere ödeyeceği parayı bulamayınca vendekliler onlardan bir iki istekte bulundu. Bu seferin nakliyesini düzenleyen Venedik Dükü Enriko Dandolo onlardan önce Zara’yı almalarını sonra da Bizans İmparatorluğu’nun başına 2. İsaakios Angelos’un genç oğlu Alexios Angelos’u geçirmelerini istemişti. Bu durumda gereken para karşılanacaktı. Böylece haçlılar Konstantinopolis’e (İstanbul) doğru yöneldi. Haçlılar 1203’de şehir ele aldılar ve hemen Angelos’u kral ilan ettiler. Daha sonra geri çekilip yeni yardımların gelmesini beklediler. Fakat Angelos kaynak bulamayınca haçlılar orada kaldı. Bu durumdan memnun olmayan Bizanslılar isyan çıkarttılar. Bu isyan sonucu Alexis Dukas imparator oldu ve Angelos öldürüldü. Bu olaya çok kızan Venedik dükü Dandolo hemen haçlıları harekete geçirip Bizans’a saldırttı ve tarih 12 Nisan 1204’e gelindiğinde şehri işgal etti.

Bu işgal sonunda şehir tümüyle yakıldı ve çok kan döküldü. Şehirde bulunan önemli eserler Avrupa’ya götürüldü ya da yağmalandı. Sonradan Ortodoks olan Bizans İmparatorluğu’nun yerine Katolik Hristyanlığı kuruldu ve yeni adı da Frank idi. Bu seferden ne Avrupa ne de Bizanslılar, Venedikliler kadar kârlı çıktı. Çünkü Venedikliler birçok limana sahip olmuştu.

1261 yılına gelindiğinde Bulgar toprakları ve Konstantinopolis’inde içinde bulunduğu toprakları kaybeden Rumlar hemen yeni bir hükümdarlık kurdu. Bu hükümdarlığın adı İznik Rum İmparatorluğu idi. Sonradan bu imparatorluğun lideri Konstantinopolis’e gelerek asil Bizans İmparatoru oldu.

Beşince Haçlı Seferi

Papa yine gözünü kutsal şehir olan Kudüs’e dikmiş ve bu şehri almanın yolunun Mısır’dan geçtiğine inanmıştır. Yıl 1213’e gelindiğinde yeni bir haçlı çağrısı oldu ve çağrıya 1215 yilinda cevap bulundu. Ama ortada sorun vardı; batılılar bu konuda kararsızdı ve İtalyanlar da çekimser kalmıştı.

Bu olay üzerine 1217-1220 arası Jean de Brienne’nin komutanliginda hacli ordusu Nil nehrine doğru yol aldı. Hedefleri Kahire olan Haçlılar 1221’de etrafları sarılınca fidye verip geri gittiler.

Altıncı Haçlı Seferi

Altıncı haçlı seferi 1228 ve 1229 yılında gerçekleşmesi planlanıyordu. Papa seferi Roma Germen İmparatorluğu tarafından yapılmasıni beklenirken, bu imparaotrluk buna karşı çıktı ve savaşmadılar. Bu olay üzerine avrupalilar çeşitli tehditlerde bulunarak onları savaşa göndermek istedi. Ama Papa’nın tehditleri bile bu İmparatorluğu Müslümanlara karşı savaşa girmesine yetmemişti.

Yedinci Haçlı Seferi

Yedinci haçlı seferi 1248 ve 1254 yılında yapılmıştır ve Haçlılar adına hüsranla bitmiştir. Mısır ve ellerinde bulunan Dimyat’ta savaşa giren haçlılar kaybetmiş ve bu durum üzerine Haçlıların komutanı Fransa Kralı Louis Man-sure de esir düşmüştü. Dimyat’ı geri vermek kaydıyla serbest bırakılan kral 4 yıl sonra ülkesine geri döndü.

Sekizinci Haçlı Seferi       

Sekizinci ve son haçlı seferi de 1270 – 1272 arasında Fransa Kralı Sen ve Lui kardeşlerin Papa’yı kışkırtmasıyla başlamıştır. Bu haçlı seferinin hüsranla bitmesine sebep olan ise zamanının Tunus’ta bulunan Arap korsanları doğuya giden haçlı gemilerine zarar vermesiydi bu olay sonunda bu ordunun yarısı salgından öldü.

Çocuk haçlı Seferi

1212 yılında çocuklar bir araya toplandı ve çocukların Haçlı Seferini kurdu. Binlerce çocuk bu oluşuma katılmıştı ve Kudüs’e doğru yola çıkmışlardı ama yolda onları Venedikli tacirler yakaladı ve köle olarak sattılar.

Haçlı Seferleri

Haçlı seferi sekiz kez ordulu artı bir kezde çocuk haçlı seferi olmak üzere 1095-1270 arası düzenlenmiştir ve seferler çoğunlukla gayri hristiyanlara (hristiyan olmayan insanlara) karşıdır. Bu seferler 1095 ve 1270 arasında Avrupa’nın Katolik hristiyan kralı Papa tarafından vadedilen kutsal toprakları (Filistin) geri almak için düzenlenmiştir. Haçlı seferi ilk başta Ortadoğu’daki Müslümanlar ve Yahudilere karşı düzenlendiyse de sonradan Avrupa’daki hristiyan olmayan topluluklara ve sonradan başka bir hristiyan ülkesi olan Bizans’a (İstanbul’u almak için) karşı düzenlenmiştir. Haçlı ismide bu savaşa katılan hristiyanların giydiği elbiseden dolayı verilmiştir.

Haçlı seferinin oluşumu, sebeblerinden birede Türklerin Avrupa’yı almasından korkulduğu için oluşmuştur. Çünkü o donemde Türkler İslamiyet’i seçmiştir ve Bizans’a karşı Malazgirt Savaşı’nı kazanmıştır. Bu durumda Papa’dan yardım isteyen Bizans kralı 1. Alexsios onlara, Türkleri alt ettikten sonra Müslümanların kontrolünde olan kutsal toprakların (şimdiki Filistin toprağı) kapıları da sonuna kadar açıldığını söyleyerek Avrupa’yı savaşa dahil etmek istemiştir. Papa ise hem Türklerin Avrupa’ya girmesi korkusuyla hem de kutsal toprakları almak istemesiyle bu cevaba evet demiştir.

Bazı bilim adamları ve araştırmacılar haçlı seferi için pek çok neden ortaya koymuştur. Bunlardan biri Avrupalı hristiyanların, dinlerince kutsal sayılan Filistin’i Müslümanlardan almak istemeleri. Diğer sebep ise Avrupa’nın içinde bulunduğu fakirlik ve yoksulluğun insanları Ortadoğu’daki zenginliğe itmesiydi. Diğer bir inanış ise Müslümanlardan korkan Avrupa Türk ordularının Avrupa’yı tehdit etmesi ve Bizans’ın, Selçuklu Devleti’ne karşı Batı Avrupa’dan yardım istemesine yol açmıştır. Ticaret ise belirli sebeplerden biridir. Çünkü Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin ana hattı olan Ortadoğu’da Müslümanların kontrolünü kırmak ve ticaret yollarını ele geçirmek istemeleri.

İlk savaşta mutlu sona eren haçlılar bu mutluluğu bir daha tadamadılar. Çünkü yapılan her Haçlı seferi husranla bitmisti ve bu durum Müslümanların güç kazanmasini sagliyordu. 1187 yılına gelindiğinde ise Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü haçlılardan kurtarmıştı ve bu olay Haçlıların Ortadoğu’daki konumuna son vermiş idi.

Yazının uzmaması için yapılan haçlı seferlerinin detaylarını ayrı bir yazı olarak ele aldım. Devamı için tıklayın.

Mevlana Celaleddin Rumi

“Gel ne olursan ol yine gel” bu muhteşem sözün sahibi Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi. Mevlana hazretleri 30 Eylül 1207 Afganistan’ın Belh bölgesinde doğmuştur. Mevlana hazretleri dünyaca tanınmıs düşünce adamı, şair ve mevlevi yolunun öncüsüdür (Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Hazretlerinin tarîkatına mensup) . Mevlana hazretlerinin babası alimlerin sultanı olarak bilinen Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri’nin kızı Mümine hatundur. Asıl adı Celaleddin olan Mevlana hazretleri Belhi ismini Belh bölgesinde doğduğu için, Rumi ismini de Anadolu’ya yerleştiği için (o donemde Anadolu’nun ismi Diyar-i Rumi idi) ve de Mevlana ismini de kendisini seven insanlar tarafından efendimiz anlamına geldiği için verilmiştir.

Mevlana Celaleddin RumiZamanın hükümdarı, Mevlana hazretlerinin babasının halk üzerindeki etkisinden korktuğu için her zaman tedirgin olmuştur. Halbuki Bahaeddin Veled hazretleri insanlara çok iyi davranmış ve onların derdine her zaman derman olmuştur. Veled hazretleri felsefe karşıtıydı. Hatta bu onun Belh şehrinden ayrılmasına yol açmıştır. Birgün Bahaeddin Veled insanlara verdiği derste İslam’da felsefenin yerinin olmadığını söyledikten sonra buna şiddetle karşı çıkan İslam felsefecisi Fahrettin Razi hemen O’nu dönemin hükümdarı Alaeddin Muhammed Tokis ’e şikayet eder. Bunun uzerine Tokis Veled’e şehrin anahtarını gönderir. Bunu bir şehirde iki padişah olmaz diye anlayan Veled ailesini de toplayıp hemen Nişapur’a göç eder.

Nişapur girişinde zamanın unlu Şeyh’i Ferîdüddîn-i Attâr tarafından karşılandı.  O zamanlar aralarında çok güzel diyaloglar kuran bu ikiliyi Mevlana hazretleri hep dinlerdi.  Atar,  Veled ailesi gitmeden önce Mevlana’ya bir kitap hediye etti ve Mevlana hazretlerine “bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor” dediği bilinir.

Nişapur’dan sonra Bağdat’a geçen Veled ailesi burada bir süre kaldıktan sonra hac görevini yerine getirmek için Arabistan’a doğru yola çıkarlar. Hac dönüşü Şam’a yönelen aile burada da bir süre kaldıktan sonra Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır. Anadolu günlerinde yedi yıl boyunca süren konaklama döneminde önce Erzincan oradan Akşehir’e geçen kafile oradan da Larende’ye geçmiştir. O günlerde on sekiz yaşına basmış olan Mevlana, Semerkandlı Lala Şerafettin’in kızı Gevher ile evlenmiştir ve bu evlilikten Mehmet ve Alaeddin doğmuşlardır.

Dönemin Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, Veled ailesini razı ederek Konya’ya yerleştirmiştir. Konya’ya geldiğinde büyük sevgiyle karşılanan Veled ailesi Altınapa Medresesinde kalmıştır.

Mevlana hazretlerinin babası Bahaeddin Veled 1231 yılına gelindiğinde Konya’da vefat etmiştir ve Selçuklu sarayında bulunan Gül bahçesine gömülmüştür. Tabi bu olay üzerine herkes çok üzülmüştür. Halk ve Sultan yas tutmuştur( Sultanın bir hafta tahta oturmadığı söylenir.)

mevlana figurBabasının son isteği üzerine ve Sultan’ın da ricasıyla Celâleddin babasından sonra O’nun yerine geçti. Mevlana hazretleri babasını kaybettikten bir yıl sonra Seyyid Tirmizli Burhaneddin’in hizmetine girmiştir ve dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlana sonrada Seyr-suluk adında bir tarikata üye olarak onların eğitimini almaya başladı. Mevlana önce Halep ve sonrada Ryam medreselerini bitirdi ve Konya’ya geri döndü. Mevlana, Tirmizli hocasını çok seviyordu ve onu bırakmak istemiyordu rivayete göre bir gün Tirmizli herkesten habersiz yola çıkmış ama yarı yolda attan düşüp ayağını incitmiş, bunun üzerine hemen Konya’ya geri dönmüş ve Mevlana hazretlerine neden beni bırakmıyorsun demiş. Bunun üzerine Mevlana’da hocasına sen neden gitmek istiyorsun diye sormuş. Tirmizi bu soruya “Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz.” diye cevap vermiş. Bu olay üzerine Mevlana hocasının gitmesine izin vermiş ve Tirmizli 1240’lı yıllarda Kayseri’de hayata veda etmiş. Mevlana hocasının sözleri üzerine gönül aslanını beklemeye koyulmuştur ama bu olay bile ona hocasını unutturamamıştı.

Şemsettin Muhammed Tebrizli adlı bir gezgin 1244’lü yıllarda Konya’nın Şeker Furusan Hanı’na gelmişti. Tebrizli, Ebubekir Selebaf adlı bir şeyhin müridi idi. Herkes onu gezici bir tüccar olarak tanıyordu. Tebrizli de Mevlana gibi aradığı biri vardı ve onu Konya’da bulacaktı. Birgün İplikçi Medresesi’ne doğru yol alırken birden önünde Mevlana’yı gördü ve ona Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhhamed mi? Yoksa Bayezid mi büyüktür?  Mevlana bu sorudan etkilense de ona hemen cevap vermiş. “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Bayezid’in sözü mü olur?” Tebrizli bu sözün üzerine Neden Muhammed(S.A.V) “Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim” diyor da  Bayezid “Kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah’tan başka varlık yok” diyor; buna ne dersin? demiş. Tabi ki Mevlana bu soruya söyle cevap vermiştir: “Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezid ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı, onun için böyle konuştu”. Tebrizli bu cevap karşısında da şok olmuştur ve sevinmiştir çünkü o aradığı kişiyi bulmuştur ve hemen “Allah, Allah” diyerek Mevlana’nın boynuna sarılmıştır.

Mevlana bu olaydan sonra Tebrizli’yi de yanına alarak birlikte kendine en yakın olan müritlerinden Zerkub’un medresedeki kaldığı odaya giderler. Odada sadece iki kişi vardı. Bunlar Mevlana ile Tebrizli idi ve konuşmaya başladılar. Bazı kaynaklara göre bu konuşmalar çok uzun sürdü, yaklaşık olarak 40 ile 180 arasında gün sürmüştür.

Mevlana hazretleri bu konuşmadan sonra kendini çok değiştirmişti. Örneğin artık insanlara vaaz ve ders vermeyi bırakmıştı diğer bir anlamda yeni bir kimliğe bürünmüştü. Tabi ki bu değişim den müritleri de ve dostları da nasibini almıştı. Çünkü Mevlana hazretleri eskisi gibi artık dostlarıyla ve müritleriyle nerdeyse hiç görüşmezmiş. Tabi ki halk bu değişime karşı isyan etmiş çünkü herkes Mevlana hazretlerini yine görmek ve dinlemek istemiş. Halk bu değişime Tebrizli’yi suçlu gösterdi ve herkes Tebrizli’nin nereden geldiğini ve ne istediğini öğrenmek istiyordu.

Gün geçmiyordu ki halkın tepkisi büyümesin. Tebrizli her gün yeni bir olayla karşılaşıyordu. Ölüm tehditleri, şehirden kovmalar … Buna canı sıkılan Tebrizli bir gün Mevlana hazretlerine Kuran’dan bir ayet göstererek “İşte bu, sen ile ben’in arasındaki ayrılıktır” bu ayet Tebrizli’nin Mevlana’dan ayrılmasına işaret ediyordu ve bu olay 1245 yılında Tebrizli’nin Konya’yı gece vakti terk etmesiyle gerçekleşti.

mevlanaMevlana Tebrizli’nin gitmesiyle hayli üzülmüş ve yeme içmeden kesilmiş hatta dostlarıyla görüşmeyi bile bırakmış. Mevlana Tebrizli’nin ardından özlem dolu gazeller ve şiirler söylemeye başlamış. Tabi bu duruma üzülen arkadaşları ve Sultan her yere adam gönderip Tebrizli’yi geri getirmeye çalışmışlar. En sonunda Tebrizli’yi Şam’da bulan askerler ona Mevlana’nın yazdığı şiirleri göstererek geri getirmeye çalışmışlar. Bunu gören Tebrizli geri gelmeyi kabul etmiş. Konya’ya ayak bastığında herkes ondan özür diledi. İki dost bir birlerini görünce eski düzenlerine geri döndüler ve halk yine huzursuz olmaya başladı. Dervişler onu Tebrizli’den uzak tutmaya çalışıyordu. Halk giderek Tebrizli’ye karşı birleşiyordu ve bunlar arasında Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi de vardı.

Sabrı tükenen Tebrizli, Mevlana’ya “Bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek” ve 1247 yılında ortadan kayboldu. Bazı insanlar onu Alaeddin’in de bulunduğu bir grubun öldürdüğünü söylüyordu. Mevlana bu olay üzerine deliye döner ve çok üzülür ama bu üzüntü onun yine geleceğinden umudunu keserek eski hayatına geri döner. Tebrizli Türbesi Hacı Bektaş Dergahı’nda diğer Horasan Alperenlerinin yanındadır.

Mevlana o dönemlerde Tebrizli ile kendisini özleştirme dönemi yaşıyordu. Mevlana yeni dostu olarak kendisiyle aynı durumda olan Selahattin Zerkub’u seçmişti. Mevlana Tebrizli ile yaptığı konuşmaları Zerkub ile yaparmış. Zerkub Konya’da bulunan okuma yazması olmayan bir kuyumcu idi. Tebrizli’ye karşı tavır tutan halk ve müritler bu sefer gözüne Zerkub’u kestirmişti. Tebrizli bu tavıra karşı Konya’yı terk etmişti ama Zerkub hiç aldırmıyordu bu tepkilere.

Mevlana ile Zerkub’un bir arada yaşamaları on yıla varmıştı ve bu arada çoğu zaman Zerkub’u öldürme girişimleri olmuştu. Bir gün Zerkub Mevlana’ya bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediğini söyledi. Bu olaydan üç gün sonra Zerkub hakkın rahmetine kavuştu. Zerkub vasiyetinde onu ağlayarak değil gülerek ve çalgılar çalarak uğurlamalarını istedi.

Zerkub’un ölümüyle yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Çelebi bölgede adı Türk Oğlu diyerek anılırdı.  Çünkü babası Konya yöresi ahilerindendi. Mevlana ile beraberlikleri on yıl sürdü (Mevlana’nın ölümüne kadar). Çelebi Mevlana’nın müridi olmasına rağmen aynı zamanda Vezir Ziyattin’in şeyhiydi.

Celebi İslam’da önemli bir yere sahip olan Mesnevi-i Manevi’yi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) yazmıştır. Çelebi müritlerden yakınırdı ve Mevlana ile sohbet ederken son sözleri şöyleydi “Tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai’nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar’ın İlahiname ‘sini, Mantık-ut-Tayr ‘ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti.” Bu konuşmadan sonra Mevlana Çelebi’ye bir kağıt uzattı. Bu kağıt Mevlana’nın yazdığı Mesnevi’nin 18 beyti idi ve Mevlana Çelebiye dönerek “Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.” Toplamda yapıtları 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir kitaba dönüştü. Mesnevi’nin bitişiyle Mevlana hazretlerinin yorgun vücudu da dayanamadı ve son günlerde çok hastaydı. 17 Aralık 1273 ‘de hayata veda eden Mevlana için her yıl insanlar tarafından Seb-i Arus diye kutlanır (düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabbi’ne kavuşma günü anlamına gelir.)

Bediüzzaman Said Nursî

Said NursiBediüzzaman Said Nursi ama bazen insanlar onu diğer adlarıyla yani Sait Okur, Molla Said, Saidi-Kurdi ya da Said Nursi diyerek çağırırlardı. Kendisinin 1878 doğumlu olduğu her yerde gecerli ama ay ve güne dair değişik bilgiler vardır. Bazi tarihçiler onun 5 Ocak’ta doğduğunu söylesede bazılari 12 Mart olduğunu söylelerler.

Said Nursî aslen Kürt’tür ve islam bilginlerinden ve de Risale-i Nur Kulliyati hem kurucusu hemde yazarıdır. Zamanın Osmanlı devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri ona Bediüzzaman yani zamanin en iyisi lakabını vermiştir. Çünkü kendi yaşıtlarına göre daha akıllı, zeki ve üstündü ve bu lakap sonradan ismiyle beraber anılmaya başlandı(Bediüzzaman Said Nursi). Said Nursi 1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı olan Nurs  bugünkü adıyla Kepirli köyünde dünyaya geldi. Said Nursi’nin babasının adı Mirza ve annesinin adı da Nuriye’dir.

 Said Nursî ilk eğitimini kendi köyünde kendi abisi Molla Abdullah‘tan almıştır. Said Nursi dokuz yaşındayken Tag köyünde, Molla Mehmed Emin Medrese‘sinde asıl eğitim hayatına başladı. Bazı tarihçiler göre Said Nursi  sonrada  bu medreseden ayrılıp köyüne dönmüstür. Buna sebep olan ise kendi üstünlüğüne çok önem vermesi ve başkalarının emirlerine tahhamül edemediği içindir. Bu yerden ayrıldıktan sonra abisi tarafından haftada bir kaç kez ders almaya başlamıştır. Said Nursi beş yıl içinde dört medrese degiştirmiştir. Bunlar sırasıyla Molla Mehmed Emin Medresesi, Mir Said Veli Medresesi  Molla Fethullah Efendi Medresesi ve son olarak Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali medresesidir. Bu zaman zarfında Said Nursi her gün zamanını kitaplara vererek yüze yakın atip kitap okuduğu, Kuran’ın tamamını okuduğu söylenmektedir. Said Nursi sonradan bu medreseden diplomasını alıp ayrılmıştır.

Said Nursi medreselerde başarılarından çok hocaları ve arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar ile tanılır. Hatta bir gün Cezire Ağasının hizmetçisi Said Nursi’yi öldürmek için hançerine davranır ama bunu fark eden Said Nursi hemen silahına davranır fakat düşmanın bir şey yapmadığını görünce onu korkutmak için kafasını bir kaç kez suya koyup çıkartmıştır. Rivayete göre eğitiminden sonra köyüne dönen Said Nursi bir gün rüyasında kıyametin koptuğunu görür ve rüyasında kendisinin de sırat köprüsünü başında görür ve sırasıyla bütün peygamberler ile görüşür ve en son  peygamberimiz  Hz. Muhhammed’i (S.A.V) gördükten sonra uyanır. Bu rüya ona çok şey kazandırır. Çünkü bu rüyadan etkilenen Said hemen babasına danışarak eğitimine devam etmek istediğini söyler ve babasının izniyle eğitmine devam eder.

Bediüzzaman lakabı ise zamanın hocası Molla Fethullah Efendi tarafindan verilir. Said’deki dersleri kolay anlama, kitapları okuyup ezberleme gibi cevherleri gören Molla ona Bediuzamman yani zamanın en iyisi lakabını verir.

Kendi yazdığı kitaplarda Said Nursi‘nin Bitlis’e gittiğine ve orda dönemin valisi Ömer Paşa tarafından konakta bir oda verilip ona ilim çalışması için yardım edildiği söylenir. Said Nursi Bitlis’deki iki yılda ilim başarılarından dolayı  hemen diğer iller tarafından dikkat çekilir ve dönemin Van valisi Hasan Paşa tarafindan davet edilir ve Said Nursi bu şehirde on yılı aşkın süre ilimle ilgili calışmalar yapar ve bu süre zarfında kendi mederesesi olan Horhor medresinde öğrencilere ders verdiği bilinir.

1097 yılında 2. Abdulhamit’e istirhamda bulunmak için her yıl yapılan selamlık törenlerine üstünde yöresel kıyafetler, basında sarığı ve hançeri ile katıldı ama bunu gören askerler Said Nursi’yi tutukladılar ama sonra akıl hastahanesine kapatıllar. Ayını yıl serbest bırakılan Said Nursi, Abdulhamit’te karşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle buluşmak için Selanik’e gitmiştir.

İlk başlarda İttihat ve Terakki cemiyetine sempati duysada sonradan bu sempatisi giderek düşmanlığa döndü. Çünkü 31 mart 1908 tarihindeki olaylardan dolayı cemiyete inanışını kaybetmiştir ve o yıl tutuklanmıştır. Ama sonradan serbest bırakılmıştır. Said Nursi sonradan İttihad-i Muhhamed Firkası‘na (siyasi parti) üye olmuştur.

  • 1. Dünya Savaşı

Ustad-Bediuzzaman-Said-NursiOsmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na katılmasıyla, Said Nursi gönüllü alay kumadanı olarak orduya katılmış ve kendi milisini kurup doğuya gitmiştir. Said Nursi’nin milisi dört bin kişiden oluşmaktaydı ve onlara Keçe Küllahlılar diye hitap ediliyordu. Said Nursi Bitlis’i savunurken vücuduna üç kurşun almıştı ve de ayağı kırıldı. Sonra Rus ordusuna esir düştü ve iki buçuk yıl esir hayatı yaşadı.

Savaş esiri olan Said Nursi yaralı olduğu için hemen hastaneye kaldırıldı. Çünkü o önemli bir esirdi ve sırf onun için İstanbul’dan bakım parası yollanmıştır. Uzunca bir süre hastahanede kaldıktan sonra Rusya’nın St.Petersbourg sonra da Rusya‘nın güney batısında bulunan Kosturm‘a esir kampına götürülmüştür.

Said Nursi‘nin esir döneminde Rus Çar’ının dayısı, Kafkas komutanı Nikolas Nikolavic ziyaret etmeye gelmişti. O sırada bütün esirler ayağa kalkarken onu gören Said Nursi ayağa kalkmamıştır. Bunu gören komutan sebebinin sorduğunda ise ‘Benim inancım budur’ cevabını almıştır. Tabiki bunun üzerine mahkemeler kurulmuştur ve Said Nursi’yi Rus ordusuna saygısızlıktan idam etmek istemiştir. Herkes onun geri adım atmasını beklerken o daha fazla sevinip, gülüyordu ve bunu gören komutanlar onun gerçektende inancı için yaptığına inanıp onu affetmişlerdi.

Said Nursi‘nin kaçma dönemi ise 1917’ye dayanıyordu. O zamanlar Rusya‘da devrim olmuştu ve ortalık çok karışmışti bunu fırsat bilen Said Nursi ordan kaçmanın bir yolunu bulup önce Peterbourg’a kaçtı. Sonra ordan Varsova‘ya ve ordan da Almanya’ya geçti. Almanya’da bir süre kalan Said ordan Viyana ve Viyana’dan’da Sofya‘ya kaçtı ve oranda İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a döndüğünde İstanbul İngilizler tarafindan işgal altındaydı. İstanbul’dayken işgalci güçleri tarafından bir eseri yüzünden idam emri çıkarılmıştır.

Türkiye‘nin zaferinden sonra Atatürk, Said Nursi’yi Ankara’da bulunan TBMM’ye davet etmiştir ve bu davet sırasında Said Nursi meclis üyelerine on maddelik İslam’a sahip çıkılması gerektiren ifadeler kullanmıştır. Sonradan Ankara’yi terk ederek Van’a yerleşen Said Nursi, öğrencilere ders vermeye başlar.

  • Sürgün ve Hapis Hayatı

Özellikle cumhuriyet yıllarının ilk başlarında uygulanan politikalar, halkı isyana sürüklemişdi. Bunlardan biride Şeyh Said(Burada bahsi geçen kişi Said Nursi değildir.)  isyanıydı. Hilafetin kaldırılmasıyla Anadolu‘daki birçok komitede ortaya çıkmıştı bunlardan biri de Kürt İstiklal Komitesi‘ydi. Çok kişi bu olaydan sonra tutuklanıp idam edildi  ya da sürgün edildi. Bunlardan biri ise Said Nursi idi. Said Nursi 1925 yılında Burdur‘a sürgün edilmiştir. Said Nursi‘nin burda Nur’un İlk Kapısı adlı eserini yazdı ama bu onun sonrada Barla‘ya sürgün olmasına neden oldu. Eskişehir ağır ceza mahkemesi tarafından Said Nursi’ye gizli örgüt kurmak , cumhuriyet temmelerini yıkmak iddiasıyla dava açıldı ve dava sonucu Tesettur Risalesi’ nden dolayı onbir ay hapis yatarken kendi öğrencileri ise altı ay ceza aldı. Said Nursi orda tek başına bir hücrede kaldığı yani tecrid altında kaldığı bilgileri yer almakatdır. Eskişehir hapis günleri bittikten sonra devlet Said Nursi’yi yedi yıl gibi bir süre zarfında said-nursiKastamonu‘da sürgün hayatı yaşatmıştır. Bu yıllarda Said Nursi’ye rejimin temel düzenini yıkmak suçuyla dava açılır ve bu davadan Said Nursi dokuz ay hapis cezasi alır. 1944 yılında zorunlu olarak Emirdağ’a götürüldü. Burda da zorunlu ikamete mahkum edildi. 1947 yılına gelindiğinde bu sefer hakkında ayni suçlardan yine dava açıldı ve bazı talebeleriyle beraber yirmi ay Afyon cezaevinde hapis hayatı yaşadı. Ordan sonra yine Emirdağ‘a götürüldü. Hapis yıllarından sonra genellikle Emirdağ ve Isparta‘da yaşayan Said Nursi bir kaç kez İstanbulu ziyaret etti. 23 Mart 1960’a gelindiğinde Said Nursi Şanlıurfa‘da hayatını kaybetti ve burda Halil-ur Rahman Dergahı’na defnedildi. 27 mayıs darbesinden sonra hükümet tarafindan 12 Temmuz‘da mezarı yıktırıldı.

I.Dünya Savaşının Başlama Sebebi

top atışıI.Dünya Savaşı Avrupa’nın göbeğinde başlamasına rağmen dünyanın dört bir yanından katılan ülkeler ile beraber sömürge ülkelerinin de katılımıyla dünya savaşı adını almıştır. Birinci dünya savaşının başlama nedeni ise bir Sırp gencinin Avusturya-Macaristan krallığının prensine yaptığı suikastten sonra başlamıştır. I.Dünya savaşı 28 Temmuz 1914’de başlayıp 11 Kasım 1918’de bitmiştir.

İttifak Devletleri:  Almanya , Osmanlı Devleti, Bulgaristan, Avusturya-Macaristan .

İtilaf Devletleri: Britanya, Fransa, İtalya, Rusya, Sırbistan-Karadağ, Belçika, ABD, Yunanistan, Japonya, Portekiz, Romanya ve sömürge ülkeler (Afrika, Kıbrıs, Arap ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda vs).

Balkan harbinden sonra bazı ülkeler ile anlaşılan imzalar sonrası bazı Rumeli (balkan ülkeleri) kontrolü Avusturya-Macaristan ülkelerinin eline geçmiştir ama Rumeli topraklarında yaşayan devletler bunu kabul etmek istememiştir.

Franz Ferdinand eşiyle beraber Sırbistan’a ziyarette bulundu ve bu ziyarette defalarca suikaste uğradı. Franz Ferdinand eşiyle bir gün ziyarete gittiği zaman 4 kişi tarafından suikaste uğradı. Bu suikasti bomba atarak yapmak istediler ama bunu başaramadılar ve hemen kaçmaya başladılar Franz Ferdinand bundan yara alamayarak kurtuldu. Bu suikasti gerçekleştirenler 3 Sırp ve birde Müslüman bir Boşnak olan Muhammed Mehmetbasic idi ve bunlar MladaBosna yani genç Bosna örgütüne dahillerdi. Suikastten sonra dünya savaşının başlamasına sebep olan Gavrilo Princip aç olduğu için şehir merkezindeki bir restorana geldi ve o anda biraz önce öldürmek isteyipte öldüremedi. Arsiduk Franz Ferdinand arabasıyla Princip’in yemek yediği restoranın önünde duruyordu, bunu gören Princip hemen silahına dayandı ve Arsiduk Franz Ferdinand’a ateş etti. Franz Ferdinand’in boğazına saplanan kursunun ense tarafından çıkıp Arsiduk’un eşine saplandı ve ikisi de olay yerinde hayatını kaybetti. Franz Ferdinand’ı öldürdükten sonra hemen kaçmaya çalışan Gavrilo Princip etraftakiler tarafından yakalandı ve devlete teslim edildi.

princip-arrestedPrincip ve bir kaç arkadaşı olaydan sonra yakalandı ama onlarla beraber olan Müslüman genç Muhammed Mehmetbasic kaçmayı başardı. Olayın arkasında Sırbistan’ın olduğunu düşünen Avusturya-Macaristan devleti olay ile ilgili yapılan soruşturmada silahları bu gençlere Sırbistan tarafından verildiğini ortaya çıkardı. Bu arada mahkemesi görülen MladaBosna örgütünün yakalanan üyeleri o günkü kanunlara göre 20 yaşından küçük olduğu için idamdan kurtuldular ama onlardan biri 23 yaşındaydı ve idam edildi.

Olaylardan sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan’a baskı uygulayarak istedikleri anlaşmaları kabul etmesini istemekteydiler. Sırbistan ise çıkacak herhangi bir savaşta kayıp edeceklerini düşündükleri için anlaşmaları kabul ediyordu ama son bir anlaşmanın kabul edilmemesi üzerine  Avusturya-Macaristan imparatorluğu Almanya’dan aldığı destek ile Sırbistan’a savaş açtı. Almanya Avusturya-Macaristan imparatorluğuna gelecek herhangi bir tehlikeden koruyacaklarına dair söz verdi ve bunu üzerine Rusya’da Almanya’nın olaya müdahalede bulunursa kendilerinde müdahale edeceklerini bildirdi ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu savaş ilan etmesiyle iki taraf ta savaşa girdi. Nitekim İngiltere ve Fransa, Almanya’nın o zamanlar büyüyen etkisini ve dünyayı ele geçirmesinden korktukları için bu savaşa İtilaf devletleri tarafında olmakla beraber katılmıştır ve İtalya ise Avusturya-Macaristan egemenliğinden kurtarmak istediği bazı İtalya’ya ait bölge için gizlice Fransa ile anlaşma imzalayıp sonradan taraf değiştirmiştir. Osmanlı’nın savaşa dahil olması da zamanın İttihat terakki örgütünü Almanya’nın iki gemisinin boğazdan geçmesine izin verip ve onlarla beraber gemiler göndererek düşman tarafı olan Rusya kıyılarını bombalamasıyla dahil edilmiştir bunun üzerine çeşitli ülkeler Osmanlı devletine savaş açmıştır. Örneğin; Rusya başta olmak üzere İngiltere ve Fransa.

Savaş sonucu

Çanakkaleİki taraflar arasında yapılan anlaşmalar sonrası ittifak devletleri teker teker savaştan çıkmışlardı. Bunlardan ilki Bulgaristan ile 29 Eylül 1918 tarihinde Selanik’te, ikincisi Osmanlı Devleti ile 30 Ekim 1918’de Mondros limanında, üçüncüsü ise Avusturya-Macaristan imparatorluğu ile 3 Kasım 1918’de Villa Guisti’de ve son olarak Almanya ile 11 Kasım 1918 günü Rethonders’de anlaşılan anlaşmalar ile kabul edilmiştir.

Resmi rakamlara göre dünya savaşına katılan asker sayısı 65 milyonu geçiyordu ve bunlardan toplam 8 – 9 milyon civarında ölü bulunuyordu ve yaklaşık olarak 21 milyon üzeri yaralı ve son olarak da 8 milyon civarında kayıp ve esir bulunuyordu.

İttifak devletlerinde Almanya’nın kayıpları nerdeyse Türkiye’nin iki katıydı. Türkiye’nin askeri kayıpları 1.300.000 iken Almanya’nın askeri kayıpları ise 3.750.000 civarındaydı.