Dünyanın Akışını Değiştiren Satranç Oyunu ve Şah-Mat Hamleleri

  1. Misyonerlik yamyamlıkla başladı.
  2. Fransa İngiltere’ye kazık atarken ABD doğdu.
  3. Thaless, Güneş Tutulması’yla savaşı bitirdi.
  4. Çanakkale, Lenin’i iktidara getirdi.
  5. II. Wilhelm, Enver Paşa’yı yarattı.
  6. Truva Atı mat etti.
  7. Bizans, aralık kapıya yenildi.
  8. İsa’yı çarmıha geren tembel hahamlar Hristiyanlığı doğurdu.
  9. Patrik asıldı, kapı hâlâ kapalı.

Bu siyasi satranç, tarihin bütün zamanlarında oynanmış, halen de oynanmakta, gelecekte de oynanacak. Bütün tarih zamanlarından ve dünyaya yaygın çeşitli ülke ve siyasilerin değişik hamlelerinden seçilen sayfalara aktarılan örnekler, siyasetin sürrealist satrancı konusunda aydınlatıcı olacaktır.

YAMYAMLIK

Geçmiş yüzyıllarda Afrika’da fıkramsı bir hamle beklenmedik gelişmelere neden olmuş.Geçmiş yüzyıllarda yiyecek sıkıntısı çeken Afrikalı kabileler, yiyecek içinİngiltere’den yardım istemişler. Yardım uzun süre gelmeyince, ortalıkta dolaşıpduran İngiliz misyon şefini önce rehin almışlar, sonra da yemişler.Elçileri yenen İngilizler, bu durum karşısında çok sinirlenerek telgrafçekmişler hemen Afrikalılara:“Vay yabaniler vay! Bizim büyükelçiyi nasıl yersiniz?” Cevap göndermiş hemen Afrikalılar:“Haşlama!..”İngilizler diretmiş:” Derhal 1000 sterlin tazminat göndermezseniz, araştırma uzmanlarımızı gönderipgerekeni yapacağız.“Afrikalı şef telgrafı alınca “ugh” demiş. Sonra hepsi birden “ugh” , “ugh” demişler.Ve tamamı, tazminatı denkleştirmek için civar kabilelere dağılmışlar. Kabile üyeleri akşam dönünce, toplanabilen miktarı gören şef, acele telgraf göndermişİngilizlere: “Bizde 75 sterlin çıktı. Kusura bakmayın, siz de bizimkini yiyin!..”Uluslar arası müdahale imkanı bulunmaya İngilizler, derhal uzmanlarını Afrika’ya göndermiş. Göreve başlayan bu din misyonerleri, bazı kabilelerde köleyığınları yaratma gibi faaliyetler oluşturmuşlar. Bu arada Afrika halklarınınbeslenme sorunundan hareketle, Afrikalının aç bırakılarak kontrol edilmesi siyasetiyerleşmiş Batı’da…

İNGİLİZ –FRANSIZ KAZIKLARI

Amerikan Bağımsızlık Savaşı dönemlerinde, Fransızlarla İngilizler birbirlerine kazıkatıp duruyorlardı. Her ikisi de birbirlerinin uluslar arası çıkarlarının altınıoymakla meşguldüler. İngilizlere karşı Amerikan Bağımsızlık Savaşı başlayınca,Fransızlar İngilizlere kazık atmak için, Amerikan devrimcilerine askeri uzmanlarını ve teknolojilerini gönderdiler; ama bu kazık, bu kadarla kalmadı.Hem askeri uzmanları ve teknolojileriyle Amerikalıların Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmalarını sağladılar hem de İngilizlere kazık atalım derken geleceğin ABD’sinin kurulmasına neden oldular.İngilizler bu kazığı not etmişlerdi.Fransız monarşisinin, Fransız devrimcilerine karşı savaş başlayınca İngilizlerde Fransız devrimcilerine el altından para yardımı yapmaya başladılar…Görünüşte Fransız hanedanına onlar da bir kazıkla karşılık vermiş olacaklardı.Ne ki, Fransız devrimcilerine el altından yardım etmeleri bununla kalmadı; Fransa’da kırallık yıkıldı, cumhuriyet doğdu ve yeryüzünde her şeyi değiştiren Fransız İhtilali meydana geldi.

THALESS’İN HAMLESİ

Thalesİ.Ö. 500 sonlarında Med Kralı Sik****’le ve Lidya Kralı Alyat uzun yıllardan beri savaşıyorlardı. Henüz dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü bilinmeyen o dönemlerde, savaş gittikçe kızışıyordu. Savaş öylesine uzun sürmüşki, her iki ülkenin de halkı perişan olmuş, yiyecek bulma güçlüğü, ticaret yapma güçlüğü son haddine varmıştı.Yurttaşlar, “Bu savaşlardan tanrılar bile usandı” deyip duruyorlardı. Genel hoşnutsuzluk her yerde yükselince, her iki kral da halkı avutacak, onlara savaşı unutturacak çareler aramaya başladılar. Önemli olan halka savaşmayı unutturmaktı, yoksa savaşın kendisi devam etmeliydi tabii. Sonra akıllarına bilgin Thaless geldi. Bilgin Thaless, o sıralarda, “Gündüzün geceye dönüşeceğive yıldızların görünüvereceğini” söylüyordu. Bu dedikodu, halkın dikkatini savaştan uzaklaştırabilirdi.Bilgin Thaless‘i çağırıp bu söylentinin ne zaman gerçekleşeceğini sordular.”Yarın” dedi Thaless. İki kral, halkı ve askerleri meydana topladı.Halk veaskerler savaştan usandıklarından, dedikoduların söylenti olduğunu bile bile eğlenip beklemeye başladılar.O gün, 28 Mayıs 585‘te Güneş tutuldu. Gün geceye döndü. Yıldızlar göründü vebeklenmeyen bir sonuçla, savaş bitti. Askerler ve krallar o kadar şaşırıpkorkmuşlardı ki, beş yıldır süren bu kanlı savaşı beklenmeyen bir şekilde durdurmuşlardı.Bilgin Thaless, Güneş’in o gün tutulacağını biliyordu. O, güneş’in o yıldakitutulmasını öngören ilk bilgindi.Aslında evrendeki bu gerçeği halka duyurmak istiyordu.Ama bu olayın savaşı bitirebileceğini aklından bile geçirmemişti.Gözler önüne serilen bu hamlelerle sonuçları, mekanik düzenekleri andırıyor.Bilindiği gibi, “Bir yere çarptırılan bir nesne, diğer nesneleri harekete geçiripzincirleme etkiler sonunda mumu yakan kibriti ateşleyerek ortalığınaydınlanmasına neden olacak mekanizmayı harekete geçirir”.

ÇANAKKALE HAMLESİ

Anafartalar savunmasında düşmanın 15 dakika durdurulması Rusya’da Çar’ın devrilip yerine Lenin‘in iktidara geçmesine yardımcı oldu. Almanya, 1.Dünya Savaşı öncesinde,Rusya’da Çar’ın politikalarından hoşnut değildi ve uluslar arası çıkarlarına uygun görmüyordu. Bu nedenle Lenin’i ve partisini el altından desteklemeyebaşladı. “Lenin iktidara geçerse, Rusya 1.Dünya Savaşı’ndan çekilebilirdi…”1914‘te İngilizler, Yeni Zelandalıları yanlarına alarak Fransız ve İtalyanlarlaÇanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’u işgal edip oradan da Karadeniz yoluylaRus Çarı’na, Lenin’e karşı yardım etmeye gidiyorlardı. Alman armadası,gemilerin yolunu açık denizde kesecekken, onları Çanakkale’de Türk taburlarıdurdurdu. İngilizlerin bu hamlesi, Conk Bayırı ve Anafartalar’dakiçarpışmalarda beklenmeyen ve değişik sonuçlar üretti:İleride Türk bağımsızlık savaşını başlatacak olan Mustafa Kemal doğdu. 300 bin asker hayatını kaybetti. Mustafa Kemal‘in Anafartalar savunmasında 15 dakikada İngiliz ve Fransızları durdurması bir anlamda Lenin‘in Rusya’da iktidara gelmesini kolaylaştırdı. Böylece İngilizlerin başlattığı bir hamle, üç ayrı sonucu doğurmuş oldu.

ÇAPRAŞIK HAMLELER

19. yüzyıldaki çapraz hamlelerde ise Osmanlı‘nın üstünde Fransa’nın ağırlığı hissedilmeye başlanmıştı. Bu hamleye tepki olarak İngilizler Osmanlı’ya karşı olan Yunan başkaldırısına destek çıktılar. Başka köşede Bismark, Osmanlı’da Tanzimat’ın Batı hayranlığını, Batı düşmanlığına çevirmek için Türk ırkçılığını ve dinsel gelenekçiliği desteklemeye başladı. Çünkü Tanzimat, Paris’e dönüktü. Aynı nedenle başka bir zaman diliminde, II.Wilhelm sık sık Osmanlı’yı ziyaret ederek,hal hatır sormaya başladı. Sonuçta Osmanlı savaşlarda ünlü KRUPP toplarını kullanmaya başlayacaktı. II.Wilhelm‘in bu hamlesi, sonuç olarak Enver Paşa ırkçılığını da yükseltmişti. Enver Paşa iki Alman zırhlısına Odessa’yı bombalatırken, Osmanlı’nın 1.Dünya Savaşı’na gireceğini aklından geçirmiş miydidersiniz.

TRUVA’DAKİ HAMLE – MAT

Truva atıTruva Savaşı‘nda, Akhalı Menelaos, zengin Truva’yı yıkabileceğine düşünde görse inanmazdı. Onun tahta atı, Truva Savaşı‘nda siyasi bir satrancın hamlesidir. Truva Kalesi’nin önüne bıraktırdığı tahta at, satrançtaki hamlenin taşıdır.Menelaos bu taşla hamle yapmıştır. Bu, bilinçli bir hamledir.Galibiyetin getirdiği coşkuyla çılgına dönmüş olan Truvalılar, Menelaos‘unbıraktığı bu hediyeyi ganimet kabul edip içeri aldılar. Bu son hamlenin sonuçlarını akıllarına bile getirmediler. Belki Akha’lı Menelaos da tam olaraksonucu düşünemiyordu. Tahta atın içine gizlediği askerlerini bile gözden çıkarmıştı çekilirken. Menelaos her büyük komutanın sahip olduğu şansa sahipti. Truvalılar coşku ile içtiler, eğlendiler ve yerlere serildiler. Sabaha karşıaskerler atın içinden çıkarak kapıyı açtılar. İşte bu şansla Menelaos‘un hamlesi zincirleme sonuç getirdi. Truva Düştü!

BİZANS’TA SON HAMLE

İstanbul'un fethiİstanbul fetih edilirken, Bizans ordusu içinde değişik milletlere ait askerlerin hepside kutsal Bizans’ın Osmanlı’ya karşı savunması için gelmişlerdi. Kuşatmanın sonuna doğru Osmanlı toprakları Edirnekapı ve Topkapı’da çok büyük gedikler açmıştı.Artık içerideki Bizanslılar dışarıdan görülebiliyor, şehir son anlarını yaşıyordu.Bizans ordusundaki Cenevizli bir komutan, kalan güçleri yaptığı bir planla kapıların dışındaki Osmanlı askerlerini arkadan çevirip, yok etmek ve gedik açmak için “Rum ateşi” desteğinde kapılardan birini açtırdı (Kserkoporta) ve dışarıhamle yaptı. Ama kendi adamları yaralandı.Kapalı olan kapılar açılarak kendi yaralı askerleri içeri alındı. Sonra telaşlakapılar tam olarak kapatılamadı.Surların dışındaki iki yeniçeri kapının yarı açık olduğunu fark ettiler. Bizans askerleri, Topkapı yönünde mazgalları boşaltıp Topkapı’da savaşan diğeraskerlere yardıma gitmişti. İki yeniçeri diğer yeniçerileri de çağırarak içeridaldılar ve esas kanlı savaşların cereyan ettiği Topkapı’ya doğru hızla koşmayabaşladılar. Topkapı surunda savaşan Bizanslılar, yeniçerilerin içeride ve arkalarında olduğunu fark edince onlara doğru döndüler.MAT! Her şey bitmişti.Cenevizli komutan, yapmış olduğu hamlenin sonucunu rüyasında görse inanmazdı.

FİLİSTİN HAMLESİ

Hz. İsa'nın çarmıha gerilişiHZ. İsa; hahamların cemaatlerine hizmette kusurlarının olduğu, çalışmadıkları vealdıkları paraları hak etmediklerini söyleyince, hahamlar İsa’yı çarmıhagerdirdiler. Romalılara bu hamleyi yaptırırken, sonuçlarının Hristiyan dinini doğuracağını düşlerinde görseler inanmazlardı. Hele bu hamlenin Miladi Tarihi doğuracağını hiç düşünmemişlerdi.

PADİŞAHIN HAMLESİ

1821 yılında Osmanlı padişahı, Rusya çarlığıyla casusluk yaptığından şüphelendiği Rum Ortodoks Patriği Grigorius’u bir emriyle patrikhanenin kapısına astırdı.Günümüzde bu kapı hala kapalıdır. Padişah, Yahudi halkına, Grigorius’un ölüsünü Sarayburnu’ndan denize atmalarını emretti. Padişah’ın Yahudi halkı emri yerine getirdiler, aradan geçen zamanla bu hamlenin sonuçlarıyla Mora Yarımadası’ndaki Rumlar 6 bin Yahudi’yi katlettiler.

İnsanoğlu,dünyada çeşitli coğrafyalarda hamlelerini halen sürdürüyor. Yaptığı hamleler dünyanın değişik yerlerinde değişik sonuçlara yansıyor. Irak’ta ve Afganistan’daki satrancın sonuçları yüzyılımız sonlarına doğru, hatta belki deoraya kalmadan beklenmeyen sonuçlar yaratacak.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri

Ne Evet! Ne Hayır!

Merhaba.12 Eylül’de halkımız referanduma gidecek.Bu konu hakkında eğer amaç hükümeti istememek ise bende düşüncelerimi belirtmeyi uygun buldum.

Hemen konuya gireyim.Önümüzde 2 seçenek var.EVET yada HAYIR.Bunları inceleyelim:

EVET

“Evet” oyu atıldığı takdirde yıllardır ülkeyi soyup soğana çevirmiş, vatan toprağını babasının malıymış gibi yabancı devletlere peşkeş çeken ABD-AB-İSRAİL-NATO gibi amaçları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yok etmekten başka bir şey olmayan küresel güçlerin ve Pensilvanya’da barınan dönme-devşirme vatan haininin, din düşmanının güdümünde ve onların istekleri doğrultusunda Türkiye’yi önce bölüp ardından yok etme amaçlarını destekleyen bir anayasayı kabul etmiş olarak Türkiye’nin bölünme ve yok edilme sürecini hızlandırmış olacaksınız.Bundan sonrası ise çorap söküğü gibi gelecek ve Türkiye için elem verici bir sonuç doğacaktır..

Kaldırılan-değiştirilen maddeleri incelediğimizde Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık unsurlarının tahrip edilmeye çalışıldığını,en derin övünç ve inanç kaynağımız Türk’lük kavramının kaldırılmaya çalışıldığı diğer taraftan da iktidarın kendini sağlama almaya çalıştığını açıkça görebiliyoruz.

HAYIR

Kullanılan anayasa 80 döneminde hazırlanmış CIA-ABD’nin oyununa gelerek ABD-NATO çıkarları uğruna şiddeti kendi vatandaşına uygulamış,binlerce gencimize insanımıza hapishanelerde işkence yapmış halende yüzlercesinin kayıp bulunmasına uşaklık etmiş milleti süngü ucunda korkutarak dikte ettirdiği militer bir anayasa.

Hayır deseniz bu anayasa devam edecek ki zaten ülkedeki yolsuzlukların,kaçakların da bu yasalardaki boşluklardan yararlanarak bu hale geldiği hiç şüphesiz.

Buradaki kolay kolay kimsenin göremediği çok ince bir nokta var ki o da şudur:

80 döneminde de Anayasa ABD-NATO çıkarları doğrultusunda hazırlanmış idi; şimdi de ABD-AB-İSRAİL-NATO-FETOŞ çıkarları doğrultusunda bir anayasa hazırlanıyor…Siz “evet” de deseniz “hayır” da deseniz sonuç itibariyle aynı çıkar odaklarına hizmet etmiş olacaksınız…Bahsettiğim o ince noktayı görebildiniz mi?…

Bir diğer konu ise iktidar bir mucize olsa da iyi bir şey yapacak olsa bile muhalif,aydın kesim direk,sorgusuz sualsiz “istemezük” tavrı içerisinde.Bu kesimin ayrıntıları görmesine engel olmaktadır.Acaba direk “hayır” demek yerine neden daha geniş kapsamlı düşünmüyorlar,çıkar yol bulmuyorlar diye kendi kendime sormaktayım?

Gerçi hakkını vermek gerek.Bazı kesimler biraz uyanarak “AKP anayasasına da hayır! Evren anayasasına da hayır!” gibi sloganlar içerisinde iki anayasayı da istemediğini belli etti.Ne güzel.O halde devam edelim.

İktidar dışında bir çok kesimin istediği şu: “İktidar gitsin de ne olursa olsun” Peki işte bende size bunu söylüyorum zaten.”Hayır” denilse iktidar gidecek mi? O halde bu küresel güçlerin oyuncağı haline gelmiş iktidarın milletimizin başındaki musallatlığından kurtulmak hepimizin buluştuğu ortak nokta öyle değil mi? O vakit çok geniş çok ince düşünüp doğru bir karar verip birlik içerisinde tereddütsüz bu kararı uygulamak gerekiyor.Boş oy konusunda yeterli çoğunluk sağlandığında MİLLETLER ARASI KABUL GÖRMÜŞ HUKUK KURALLARINA GÖRE halkın iktidarı ve sistemi red ettiği belli edilmiş oluyor.Elbette bu boş oyların üzerine hiç bir şey yazılmadan atılması gerekiyor, iptal oyu sayılmaması için.

Eğer herkesin istediği “İktidardan kurtulmak” ise; bahsettiğim milletin bir birlik içerisinde “boş oy atarak” hükümeti ve sistemini reddetme eyleminin iki örneği dünya tarih sahnesinde bulunuyor.

İkinci Dünya Savaşı sonunda iki toplum çok enteresan ve tarihe geçen bir birlik hareketiyle başlarındaki kan emici,yıkıcı hükümet ve politikalarından kurtulmuşlardır. İngiltere ve Almanya.

İngiltere ve Almanya başlarına musallat olmuş olan CHURCHİLL(İngiltere) ve EİSENHOOVER’dan(Almanya) yapılan referandum ve seçimlerde ne “EVET” ne de “HAYIRoyu kullanmadan oylarını boş olarak sandığa atmışlardır. Buda şu anlama gelmiştir. Bizler halk olarak başımızdaki hükümetlerin bizi layık olduğu şekilde temsil etmeyip mensup oldukları odakların,locaların veya Tröst ve Karteller’in adına idare ederek sömürdükleri inancıyla,bir daha böylesine satılmış kişilerin gelememesi adına mevcut sistemi red ediyor ve yeni bir seçim sistemi ve parti anlayışının yerleştirilmesi için iktidarı ve sistemi tümden red ediyoruz demişlerdir.

Bu toplumların oy birliği sağlayarak yaptıklarıBOŞ OY VERME eylemleri neticesinde CHURCHİLL ve EİSENHOOVER hükümetleri düşmüştür.Sonunda gerçektende halka göre hazırlanan Anayasal Reform’ların ve Siyasal Yapılanmalar’ın içeriklerinde büyük ve halkın tam desteğinin sağlandığı ilkeler hayata geçirilmiştir.

Buradaki önemli nokta ise şudur:

Bu eylemler büyük bir çapta ve halkın birlik içerisinde yaptığı eylemlerdir.Burada iş elbette Sivil Toplum Kuruluşları’na  ve ardından düşünen insanlarımıza düşmektedir.Bu kuruluşlar kamuoyunu etkilemede büyük önem arz etmektedirler.Eğer gerçekten büyük bir birlik içerisinde bu eylem Türkiye’de de gerçekleştirilse herkesin hayali olan iktidarın düşmesi an meselesi olacaktır.

Bir diğer önemli nokta ise İngiltere ve Almanya’da yapılan bu eylemin bu halkların bilinç düzeyleriyle ilgili olduğudur.Türkiye’de ise halkımızın büyük bir bölümünün maalesef bilinçsiz olması ve işbirlikçi-dönme-devşirme hainler ile siyonist  mason localarının köşe başlarını tuttuğu da düşünüldüğünde Türk halkının işi gerçekten zor.Ancak yukarıda da bahsettiğim üzere bu iş başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere düşünen her Türk vatandaşının çabasıyla hal olacaktır.

Son olarak eğer istenen “İktidardan kurtulmak” ise bu yazıda bahsedilenleri kalbi gerçekten vatan için çarpan her bireyin yeniden düşünmesi,düşünmesi ve harekete geçmesini ümit ediyoruz..

Sevgiler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Hangi Türkçe? Dombıra

Merhaba.Dün ofisimde Dombıra şarkısını dinliyordum.Bizim eleman “Abi bu hangi dilde söylüyor?” diye bir soru yöneltti.Ben de “Türkçe” dedim. Şaşırdı..”Sen şimdi konuştuğunu Türkçe’mi sanıyorsun evladım” dedim ve güldüm. Madem öyle birde kaleme dökelim dedim bende. Bu yazımda size Türklerin efsanevi çalgısı Dombıra ve bunun Türkü’sünden ve tabii konuştuğumuz Türkçe ile bir de diğer Türki cumhuriyetlerdeki Türkçe’den bahsedeceğim.

Dombıra Kazak Türklerinin en yaygın çalgısıdır bildiğiniz üzere. Birde şarkısı vardır..

Dombıra şarkısını bir orijinal dilinde bir de bizim Türkçe’de karşılaştıralım.Aşağıdaki resimde sol taraftaki mavi bölüm orijinal dili; sağ taraftaki turuncu yer bizim Türkçe.

Çok büyük bir fark gördünüz mü? Şahsen ben göremiyorum.Bazı kelimeler öğrenilse ufak harf ve söyleyiş değişiklikleri yapılsa BİLDİĞİMİZ TÜRKÇE! Diyeceğim o ki farklı dilleri konuşmuyoruz, yabancı bir dil değil hani..Aynı kökten geliyor ancak zamanla bazı değişiklikler olmuş. ÖZÜ bir... Bugün Türkiye Türk’ü de Kırgız, Özbek, Türkmen, Kazak,Azerbeycan, KKTC Türk’ü de aynı dili konuşuyor(uz).

Sayın Oktay Sinanoğlu’nun Boston konferasında anlattığı bir anısında da belirttiği gibi:

Ruslarla karşılaşmış Sinanoğlu.Dil konusunda anlaşamışlar.Ruslar “Kazakça biliyor musun? O dilde konuşalım” demişler.Sinanoğlu demiş ki:  “Tamam siz Kazakça konuşun.Ben anlarım.” Sinanoğlu Kazakça bilmediği halde  anlaşmışlar.

Diyeceğim o ki; özü bir kardeşlerimiz ile konuştuğumuz dil de aynı ve ÖZÜ BİR..TÜRKÇE!

Sizleri bu ufak yazının sonunda o muhteşem şarkıyla “Dombıra” ile baş başa bırakayım..

Sevgiler…

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Türkler Belgeseli

Bu videoyu izlediğinizde tüyleriniz diken diken olacak.

Türkleri yaratılışından bu yana kısa kısa anlatan etkileyici bir belgesel olmuş.

Belgesel ekibine sonsuz teşekkürler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com


Ve dediler ki bir gün; binlerce yıl aldı senin yolculuğun.
Bir suyun sesi vardı,birde rüzgarın.
Tarihe,tarih denmeden önce !
Ol dendiğinde çamur kıpırdandı,balçığa gün vurdu,ışığa çıkmak istedi canlı.
Suyu emdi,kuru toprağa kök saldı.Güneşi emdi göğe dal saldı.
Balçıkta kalanlar vardı !
Işığı görmek istedi,göz verildi.
Işıktan kaçmak istedi,akıl verildi.
Aklıyla öğündüğü gündü,tarihin başladığı gün.
Aklını yönetenler,o gün bir destan yazdılar.
Türeyiş Destanı dediler adına !

Yazıları,kitapları yoktu;çocuk belleklerine yazdılar destanı.
Ama isimleri vardı.
Diline geleni taşa kazımayı öğrendiğinde tarih,ismini de yazdı !

Dağ eğildi de üzengi oldu asıldık,çeliği pek tutacak suyumuz vardı.
Toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızın,sağrılarında çok bilişli ak kızlarımız,oğlanlarımızla bir oynaştı pusatlarımız.
Yanıbaşımızda er kurumlu evdeşlerimiz,kısraklarımızda bir nakışlı eğerlerimiz,kopuzlarımızda iç çekişli mut yırlarımız…
Yol tuttuk,iz sürdük,yurtlandık.
Destanın başında Oğuz Kağan’dı adımız !
Gün doğumunu sırtlanıp yürüyüverdik, Attila koyduk destanımızın adını.

Bumin ve İstemi Atalarından birlik öğüdü görmüş, Bilge ve Kültigin.
Dirlikmiş,birliğin ödülü.
Ben Tanrı’dan olma,Türk Bilge Hakan !
Sözlerimi iyice işitin !
Önce siz; kardeşlerim,oğullarım,birleşik boyum ve ileride gün doğusuna,güneyde gün ortasına,geride gün batısına,kuzeyde gece ortasına kadar,halkım.
Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.
Kardeşim Kültigin’le ölesiye,yitesiye çalıştım,çabaladım.
Halkı ateş ve su gibi birbirine düşman etmedim.
Çıplak halkı giyimli kıldım,fakir halkı zengin kıldım.
Güçlü devleti olandan,güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım.
Türk Milletini düşmansız kıldım.
Ey Türk Milleti, işit:
Üstteki mavi gök çökmedikçe,alttaki yağız yer delinmedikçe,senin ilini ve töreni kim bozabilir !

Çökmedi mavi gök,delinmedi yağız yer,güneş yaktı toprağı,güneş yaktı suları.
İnsan göğe bakındı,insan yere bakındı…
Tanrı beni unuttu mu ?
Bir lokmaya bin ağız açıldı,bir yuduma ölüyorlardı.
Göç,göç diyen kuşlar uyuyorlarmış,gagaları kanatlarına gömülmüş,tekin.
Gün beğleri oturdu danıştılar.
Bir susuz kara aygırlarına,bir sütü kesik analarına,bir meyve vermez ağaçlarına,
bir kıraç yere bakındılar…
Su isterdiler; Tanrı’nın suyundan bir yudum su.
Bakır bakışlıydı güneş,demir göz alıyordu,çocuğun kirpiğinde toz,kadının saçında beyaz,adamın sakalında güneş sarısı…
Rüzgara tuttular yüzlerini,gözlerini göğe diktiler de öyle yürüdüler.
Taşları yalarken,gökteydi bakışları.
Ala çadırlar azaldı,kor ocaklar azaldı,kara aygırlar düşüp kaldı,kuru bebeler toprak oldu.
Yağmuru bulduklarında,uzun bir yoldan gelmişlerdi.
Uzun bir savaşa durdular.
Yağmurun sahibi vardı,paylaşmıyorlardı !
Ben Satuk Buğra Han !
El aldım Atam Bilge Kül Kadir Han’dan !
Uzun yoldan yağmura geldim,yağmuru düşümde gördüm.
Dudaklarıma serin serin değiverdi,alnımı bir aydınlık okşadı,sordum kimsin ?
Muhammed deyiverdi,şehadetle…
Yağmuru aldım,paylaştım.
Alp’tım, Alperen oldum !
Soyuma el verdim,soyuma Yasa’mı verdim.

Rüzgarla koştu okları,nefesle yetti atları,yandım deyene vardılar,yetiş deyene yettiler…
Bir denizden bir denize,bir nehirden bir nehire at sürerek çoğaldılar.

Selçuk Atam hediyesi,Ertuğrul Babam emaneti,Domaniç yaylağıma gelin,Söğüt kışlağıma gelin.
Meğer ki saraylar kurdunuz,meğer ki şaraplar içtiniz,meğer ki atlaslar giydiniz,kan rengi yüzükler taktınız,altın kabzalar kuşandınız,Anadolu çilesinden…
Ki biz,ki Kağı Beğleri Oğuz’un,Anadolu’nun,
toprak donumuzu giyeriz,demire su verir,çalarız çeliği mermer otağımıza.
Çün biz var idik,çün biz varız !
Ben Ertuğrul oğlu Osman,
Anadolu Beğlerinin Beği Osman !
Hele gelin !

Devlet-i ebedi müddet, sonsuza kadar adalet,sonsuza kadar devlet,sonsuza kadar hürriyet,sonsuza kadar Millet !

Sancağa Hilal’i nakşeden kim ?
Denize karadan yürüyen kim ?
Alevi semadan düşüren kim ?
Çağ açıp,çağ kapayan,Toy kurup Tuğlar diken,
Fethedip İstanbul’u,Osmanlı kılan,
Türk kılan kim ?

Açtığımız kapı,bize muşkulanmıştır.
Kilidi kıran ele kutlular olsun !
O el nerededir ?
O el toplarımızla döğdüğümüz hisarda,hisarın kana boyanmış enkazında,hala sımsıkı tutar kılıcı.
Şehadetler üstüne dudakları,armağan olsun elin sahibine !
Ulubatlı Hasanı veren Anadolu’ya !
Çün İstanbul onundur artık.
Bu kapıdan yürüsün güneşe,bu kapıdan yürüsün geleceğe.
Batı’dan Doğu’ya,Doğu’dan Batı’ya.
İlmimizle geldik,ilmimizle.
İnancımızla geldik,inancımızla.
Kanunumuzla geldik,kanunumuzla,
Adımızla geldik,adımızla yaşayalım !

Atam Oğuz’un oğulları,durup oturmadı.
Güneşi sırtlanıp Batı’ya yürüdüler.
Serin rüzgarı göğüsleyip,Kuzey’e yürüdüler.
Suyun kokusunu alıp,güneye yürüdüler.
Vedalaştıkları yerde,sözcüler bıraktılar.
Tarihe tanık,bekçiler bıraktılar.
Dört yöne tanıklar bıraktık.
Gün geldi,dört yönden kuşatıldık !
Can evimizden vurmaktı niyetleri,asırları hafızamızdan silmekti.
Şah damarında cenge tutuştuk Osmanlı’nın,tırnaklarımızla yırtıyorduk boğazımıza uzanan pençeleri.
Demir parmakları kırıp,suya gömerken,tarihe ;
Mustafa Kemal adını yazdık !

Atlılar,atlılar hiç uyumadılar.
Karakalpaklarını alınlarına düşürdüler,yolun sonuna baktılar,gördüler !
Arkadaşlarını yol üstünde bir ağacın yamacına,kardeşlerini buz tutmuş siperlerde,çocuklarını öfke yutmuş düşman elinde,analarını iki elleri Tanrı’ya açılmış bıraktılar,babalarıyla zaten cephede helalleşdilerdi !
Hiç ağlamadılar,hiç uyumadılar !
Bir soğuktan gözleri yaşardı,birde alevli güneşten.
And içmişlerdi,titrek elleriyle Sevr’e gidip,kelle kurtarmak için imza atanlara,zavallı canı için Ata Yurdu’nu İngiliz’e,Yunan’a,Fransız’a,İtalyan’a peşkeş çekenlere,utanmadan dönüp gelenlere,hesap sormaya…
And İçmişlerdi !
Rütbelerini İstanbul’da bıraktılar,artık Mustafa Kemal’in ordusuydular.
Türk’ün ordusuydular !
Değilmi ki son kurşunu kuşaklarına sokup,kurşunu yoksa yabasını sırtlayıp,orağını-tırpanını bileyip,Kuvva oldular,artık
halkın ordusuydular !
Ankara‘nın ordusuydular.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordusuydular.
Rütbelerini,Başkomutan’dan aldılar !

Ve dedilerki bir gün,dönüp geriye baktığında meçhul gölgeler görmeyeceksin !
Yol yürünmüş,ayak izlerin kalmıştır.
Kurd’un gölgesi Batı’ya uzandığında,ayağında zincir yüklü soydaşımı anlattım oğluma.
Diline pranga vurulmuş ozanların türküsü için hayır diledim.
Manas’ı çığırırken niye ağlıyorlar anlattım,gücüm yettiğince !
Ergenekon niye yasak,bir bir anlattım oralarda…
Başkomutanın özgürlük aşkıyla hatırladım,Ata topraklarımı !
Toprak,Kızıl Elma’ya uyandığında,dile gelip konuştu:
Bir ağaca öz su verdim dedi,dallarına sızdırdım,sızan özün kokusundan tanışasınız diye !
Binlerce yıllık birlikte,birkaç günlük ayrılık nedir ki ?
Bir ağacın yaprağı sararıp dökülsede,dibine düşer.
Bir ağacın yapraklarıyız biz,yazı-kışı birlikte yaşadık,birlikte yaşarız !

Ve dediler ki köşe başlarındaki pusular,güneş altındadır.
Yol arkadaşlarından geride kalanlarda olacak,
hala ayaklarına dolananlarda !

Batı’ya çıkan yolu,yürüyüp gelen sensin.
Kuzeyde üşüyen,güneyde terleyen sensin.
Doğu’dan yürüyüp gelen de sen değil miydin ?
Geldiğin yolda,senin için işaretler var !
Şimdi daha hızlı yürümelisin !
Yorulana bakıp,üzülme !
Yoluna çıkana bakıp,umudunu yitirme !
Bu güne kadar herşey yazıldı,şimdi sen yazıyorsun,
Tarihi en büyük Türk’le, Atatürk’le yazıyorsun

Ve dedi ki:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir..!”

Atatürk ve Türk Birliği – 2

.

Merhaba.Daha önce sayın Muharrem Günay Sıddıkoğlu’nun kaleme aldığı “Atatürk ve Türk Birliği” konusunu onunda izini ve desteği ile biraz daha genişleterek insanlarımıza sunmayı uygun buldum

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve onun milliyetçilik anlayışı ne yazık ki yeteri kadar bilinmemekte bilakis unutturulmaya çalışılmaktadır! Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı o dönemlerin tabiriyle “Dıştaki Türklere” karşı ilgisiz kalan bir anlayış değildi.Tam aksine Türk Tarihi üzerine ve Türk milletine (dikkat edin Türkiye milletine değil) hayatını bahşetmiş Ulu Önder, Türk milleti dediğinde şüphesiz ki tüm dünyadaki Türkleri kastediyordu, istisnalar hariç.Atatürk’ün henüz yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermeyecek şekilde Türk Dünyası ile olan ilişkileri olumlu yönde ilerletmeye çalışmıştır.Bunu pekala görebiliyoruz.

Yazımın bu bölümünde sizlere Atatürk ile ilgili bir anıyı aktarmak istiyorum.

1933 yılının 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet’in 10.yılını kutluyor.Atatürk o sırada Türk Ocağı’nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok,Kılıç Ali, Nuri Conker’i kastederek “Bizimkiler nerede?” diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk’ün dış işleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.Hep beraber Ziraat Bankası’nın balo salonuna giderler.İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, “Yaşa Gazi Paşam” şeklinde tezahürat yapar.Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularını sorabilsinler.Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur.Şunu sorar:

-Gazi paşam! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler.. Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar.Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. İyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.Ama bir de milletlerin babadan oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız! Yahut benim bundan haberim yok! Bunu bize açıklar mısınız Gazi hazretleri?

Atatürk bu soruya şöyle cevap verir:

-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır!

Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devlet tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır!

Nasıl bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla her şeyi görüyorsak, ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve her şeyi ona göre yaparız.. Ben devlet başkanıyım! Sorumluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır.Karşısında oturan Dr. Zeki’ye:

Benim arkamdaki haritayı görüyor musun?

-Evet paşam.

O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, onu da görüyor musun?

-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri.

-Hah.İşte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir.Omuzlarımın üstünde olduğu için, ben konuşamam!

Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır.Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar.Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez.Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler…Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir! İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir,inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır.Onları arkalamaya hazır olmalıyız! “Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır.” Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli..Tarih bağı kurmamız lazım..Folklor bağı kurmamız lazım.. Dil bağı kurmamız lazım..

Bunları kim yapacak? Elbette biz..Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, “Dil Encümenleri”, “Tarih Encümenleri” kuruluyor.Dilimizi, onların diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz.Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız.Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım.Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler.Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk.Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabileceği gibi, savaşlara da sebep olabilir.Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir!

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok! Dil ile tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış.Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum..Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler konuşulmaz, yaşanır! İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum!

Gece ilerlemişti.Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

Olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman,Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır.

(Atatürk’ün Sofrası, İsmet Bozdağ, İstanbul, s.11-26; Atatürk’ün Avrasya Devleti, İsmet Bozdağ, s.30.31.32; Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, Yusuf Koç-Ali Koç, sayfa 51-52 Ankara 2005; Atatürk ve Liderlik Sırları, İlhan Bahar, s.222-225)

Olaya bakın! Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk yaklaşık 60 yıl öncesinden müthiş bir öngörü ile Sovyet Rusya’nın dağılacağını görüyor ve Türkiye’nin bu olay vukuu bulduğu vakit oradaki Atatürk’ün kendi tabiriyle “dili bir,inancı bir, özü bir kardeşlerimiz” e sahip çıkmamızı söylüyor.

Şimdi dikkat ediniz.Sovyet Rusya’dan ayrılıp bağımsızlıklarını ilan eden devletleri inceleyelim:

Azerbeycan; 30 Ağustos 1991’de,

Kazakistan; 1991 yılında,

Kırgızistan; 21 Aralık 1991’de,

Özbekistan; 20 Haziran 1990’da egemenliğini, 1 Eylül 1991’de bağımsızlığını,

Türkmenistan; yine 1991 senesinde bağımsızlığını ilan etmiştir.

Yani tam olarak bu özü bir,dili bir,inancı bir kardeşlerimiz Atatürk’ünde öngördüğü biçimde SSCB’den ayrılmışlardır.Ancak ne yazık ki yine Atatürk’ün dediği gibi biz onlara sahip çıkamamışız o dönemde!

Peki sadece o dönem mi? Ben öyle düşünüyorum ki ondan önce de Türk Birliği’ne gerekli önem verilmemiştir.Yine öyle sanıyorum ki 1919-1938 haricinde Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ettiği yerde hiç olamadığı gibi Türk Birliği’ne doğru da adam akıllı adım atılmamıştır.Atatürk bu hali aşağıdaki cümleleriyle üzüntü ile belirtmiştir.

“Siyasi varlığımızın haricinde, başka ellerde, başka siyasi zümrelerde isteyerek veya istemeyerek mukadderat ortaklığı etmiş, bizimle dil,ırk,köken birliğine malik ve hatta yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk cemaatleri vardır..Bu hal, Türk milleti için elem verici bir hatıradır!…” (M.K.Atatürk)

Evet.Gerçekten de öyle.Az ötemizde aynı dili konuştuğumuz, aynı inanca sahip olduğumuz, aynı ırka sahip olduğumuz,aynı maziyi paylaştığımız ÖZ BE ÖZ KARDEŞLERİMİZ var ancak biz halen bir değiliz!

Bugün bir takım zihniyetler halen Avrupa Birliği sevdası peşinde! Avrupa Birliği’ne kötü demiyorum.Girilebilir, yararlıda olabilir.Ancak Avrupa Birliği’ne girilecek diye kendimizi onlara benzetmeye çalışmanın, onların dediklerinin adeta emir sayılmasının akıl alır bir yanı yoktur! Ayrıca Türk bünyesi bunu kabul de etmez,edemez!

Bakınız Atatürk’ün 1921 senesinde söylediği şu söz bu olaya açıklık getirmektedir:

“Asya için, Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır: Tam bağımsızlığımızı korumak!.. HER ŞEYİ TÜRK CEPHESİNDEN DEĞERLENDİRMEK!.. Bu, GERÇEKÇİ GÖRÜŞTÜR.” (M.K.Atatürk)

Ulu Önder’inde söylediği gibi dünya için bizim kanunumuz aynı olmalıdır.Avrupa için kanunlarımızı değiştirmenin,yeni kanun getirmenin bir manası yoktur! Dünya üzerindeki konjonktürü Türk cephesinden değerlendirip ona göre hareket etmeliyiz! İşte bu “gerçekçi görüştür!”

Yine 6 Mart 1922 tarihli Atatürk’ün aşağıdaki cümlelerine dikkat verelim:

“Efendiler! Bir şeyin zararıyla, bir şeyin imhasıyla yükselen şeyler, bittabi; o şeyden zarara uğrayanı alçaltır.Hakikaten Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye (Osmanlıyı kastediyor olmalı) tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlana durmuştur.Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka AVRUPA’DAN NASİHAT ALMAK, BÜTÜN İŞLERİ AVRUPA’NIN EMELLERİNE GÖRE YAPMAK, BÜTÜN DERSLERİ AVRUPA’DAN ALMAK gibi bir takım zihniyetler belirdi.Halbuki HANGİ İSTİKLAL VARDIR Kİ ECNEBİLERİN NASİHATLERİYLE, ECNEBİLERİN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN? TARİH, BÖYLE BİR HADİSEYİ KAYDETMEMİŞTİR !! “ (M.K.Atatürk)

Başka söze gerek var mı? Bunları ben söylemiyorum.Ulu Önder’imiz söylüyor. “HANGİ İSTİKLAL VARDIR Kİ ECNEBİLERİN NASİHATLERİYLE, ECNEBİLERİN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN? TARİH, BÖYLE BİR HADİSEYİ KAYDETMEMİŞTİR !!”

Bizim ne Avrupa’nın nasihatine ne de ecnebilerin planlarına ihtiyacımız yoktur! Birliğine de ihtiyacımız yoktur! Biz ki, yeri göğü inleten Türk milletiyiz! Avrupa’ya medeniyeti öğreten Türkleriz! Okyanus ötesinde at koşturan Türkleriz! Bakınız, Atatürk ne diyor:

“Evvela millete TARİH’ini, ASİL bir millete mensup bulunduğunu, BÜTÜN MEDENİYETLERİN ANASI olan ileri bir milletin çocukları olduğunu göstermeliyiz.” (M.K.ATATÜRK)

“Her milletin kendine mahsus gelenekleri, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır..Hiç bir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır! Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne de kendi milliyeti içinde kalabilir! Bunun neticesi, şüphesiz çok acıdır! (M.K.Atatürk)

Atatürk’ünde söylediği gibi taklitçiliğin sonu şüphesiz ki çok acı olacaktır.Bunun yerine Türk milleti sahte hayallerin peşinden koşacağı yere bir an evvel kendi yüksek benliğine ulaşmaya çalışmalıdır.Türk milliyeti düşüncesi şüphesiz ki Türk milletinin tüm dertlerine derman olacak bir reçetedir.Sözlerimi doğrular nitelikteki Atatürk’ün aşağıdaki sözlerini aktarayım:

“Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve ilgisizlik göstermiş bir milletiz..Bunun zararlarını, fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız! (M.K.Atatürk)

Türk milleti hiç şüphesiz büyük bir millettir.Ezelden beri..

“TÜRK!.. Bu memleket dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne 7000 YILLIK bir TÜRK BEŞİĞİ’dir.Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı..O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu.Sonra onlara alıştı..Onları tabiatın babası sandı, onların oğlu oldu..Bir gün o TABİAT ÇOCUĞU, tabiat oldu…Şimşek,yıldırım, GÜNEŞ oldu..TÜRK oldu!

TÜRK budur! Yıldırımdır! Kasırgadır!.. DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR..”(M.K.Atatürk)

Türk Birliği her Türk’ün hayal ettiği, gerçekleştirmek için çalışması gereken bir MİLLİ BİLİNÇTİR! Yukarıda anlattığım anısında Atatürk’ün de belirttiği gibi “bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.” Nitekim Atatürk’ün aşağıdaki sözleri Atatürk’ün Türk Birliği’ne verdiği önemin boyutunu apaçık ortaya sermektedir.

-Şu kadarını belirtmeliyim ki, ben her şeyden evvel bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ’yim! Böyle doğdum, böyle öleceğim! TÜRK BİRLİĞİ’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır!.. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım… (M.K.Atatürk)

İnanıyorum ki Türk Birliği yukarıda da belirttiğim üzere Türk milletinin reçetesidir.Türk Birliği hakikat olduğu gün, Türk milleti yüksek medeni kabiliyetine yeniden ulaştığı gün bizler için büyük bir bayram olacaktır.

“Asla şüphem yoktur ki, TÜRKLÜĞÜN unutulmuş BÜYÜK MEDENİ VASFI ve MEDENİ KABİLİYETİ geleceğin yükselen medeniyet ufkunda yeni bir GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR!.. Bu söylediklerimin hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: BENİ HATIRLAYINIZ!..” (M.K.Atatürk)

Atatürk’ün bütün Türklerle ilgilendiği ve ona göre çalıştığını,diğer Türklere de aynı şeyi öğütlediğini aşağıdaki sözleri ile doğrulayalım:

“Türk milleti kurtuluş savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile mahkum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir.Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez.Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir.Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir.Şuurlu ülkü demek, müspet ilme,ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir.O halde propagandalarda müspet usullere müracaat etmek şarttır.Hareketlerin imkan sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır.Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz.Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz.BAYKAL ÖTESİNDEKİ YAKUT TÜRKLERİNİN DİL VE KÜLTÜRLERİNİ BİLE İHMAL ETMİYORUZ.” (M.KAtatürk 12 Mayıs 1926)

(Atatürk’ün Sofrası,İsmet Bozdağ – Atatürk’ün Liderlik Sırları,İlhan Bahar)

Peki bilmeyenler için nedir bu Türk Birliği diyelim? Türk Birliği kelimesinin dahi bir çok Türk tarafından bilinmediğini acı ve üzüntü içinde bildirmeliyim. Türk Birliği dediğimizde elbette çoğu kişinin bildiği “Turancılık” düşüncesini kastetmiyoruz. Türk Birliği dediğimizde kast şudur:

Bağımsız Türk Devletleri arasında kurulacak, Avrupa Birliği benzeri ancak Türk milletine özgü bir birlikten bahsediyoruz.Günümüz dünyasında gücün yolu birlikten geçmektedir.Zamanında Osmanlı’nın yıkılma sebeplerinden biriside artık imparatorluk düzeninin yerini milliyetçi akımlara,milletlerin bağımsızlığına bırakmasıdır.Bu tüm dünyada gerçekleşen sosyolojik bir devrimdir.Bu düşüncemi de burada ilk kez açıklamış olayım.Şimdilerde ise dediğim gibi güç olmanın yolu artık birlikten geçmektedir.Bunu kavrayabilen ülkeler birliklerini kurmakta gecikmemişlerdir.Arap Birliği,Avrupa Birliği gibi.

Bakınız Türk ülkelerinin etrafında gerçekten de bloklar vardır.Batımızda Avrupa Birliği, Kuzeyimizde Rusya imparatorluğu,doğumuzda Çin imparatorluğu, güneyimizde ise ABD-İngiltere imparatorluğu.Bunlardan bazıları kurulmuş bazıları ise kurulma aşamasındadır.Tüm bunların ortasında ise Türk cumhuriyetleri vardır.Bu gün dünyada yaklaşık 300 milyon Türk yaşamaktadır.Bu çoğunluğun birliğini henüz kuramamış olması ne kadarda acıdır.

Başta Türkiye Cumhuriyeti,Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti,Azerbeycan,Özbekistan,Türkmenistan,Kırgızistan,Kazakistan gibi Türk devletleri arasında ekonomik,kültürel,dış siyaset gibi konularda kurulacak “Türk Birliği” hiç şüphesiz Türk devlet ve milletlerinin %100 yararına olacak, Türk’ün dünya üzerinde GÜNEŞ GİBİ DOĞMASINA” vesile olacaktır.Böylece dünya yeni,olumlu bir dengeye ulaşacak, birliğimizi tamamladığımızdan ötürü diğer birliklerin yemi olma derdinden de kurtulmuş olunacaktır.Türk milletleri birbirleriyle kaynaşacak,özlerine dönecek,birlikten doğan güç ile de ekonomi gibi bir çok alanda büyük atılımlar yaşayacaktır.

Bu uzun makalemde Atatürk ve Türk Birliği’ne verdiği önem ve Türk Birliği konularına değinmeye çalıştım.Aslında yazılacak çok şey var ama daha fazla sizleri sıkmamak gerektiği kanısındayım.

Artık bir Türk olarak dünyaya yeni bir “birlik” anlayışıyla bakmanızı ümit ediyorum.

Sevgiler.

Araştırmacı-Yazar: Hakan Er

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

İsrail Filistin’e Neden Saldırır?

Merhaba. Bu mevzu uzun zamandır değinmek istediğim bir konuydu ancak uygun bir zaman bekliyordum. Dün yaşanan çirkin olaylar (buradan hepsini lanetliyorum) ile vaktin geldiği kanısına vardığım için sabaha karşı bu makaleyi yazmakta fayda gördüm.

Başlıktaki gibi şöyle bir soru ortaya atalım isterseniz. “İsrail Filistin’e neden saldırır?” Bunu İsrail gibi şeriatçı bir ülkenin olduğu bir durumda sadece politik olarak ele almak büyük yanlış olacaktır.Nitekim son zamanlarda gündeme gelip duran mezhepler çatışması ve Ortadoğu bize bir ipucu olabilir.

Öncelikle Tevrat’tan bir ayet paylaşayım.

Tekvin-  Bab:9 – Ayet: 20-25
Ve Nuh çifti olmağa başladı, ve bir bağ dikti; “ve şaraptan içip sarhoş oldu, ve çadırının içinde çıplak oldu, ve Kenân’ın atası olan ham, babasının çıplaklığını gördü, ve dışarıda iki kardeşine söyledi.Ve Sam ile Yâfet bir esvap alıp onu kendi iki omuzları üzerine koydular, ve geri geri gidip babalarının çıplaklığını örttüler; ve yüzleri geri olup babalarının çıplaklığını görmediler.
Ve Nuh şarabından ayıldı, ve küçük oğlunun kendisine yaptığını anladı.Ve dedi:
Kenan lanetli olsun,
Kardeşlerine kullar kulu olacaktır
.

Sâm, Hâm, Yâfet adında üç oğlu olan Nuh Peygamber, Tufan’dan sonra çiftçiliğe başlar.Bir gün dikip yetiştirdiği bağın üzümlerinden yapılan şaraptan içip sarhoş olur, çadırında çıplak olarak sızar.Onu bu durumda küçük oğlu Hâm görür. (Muharref Tevrattaki ekleme bir izah)
İşte bu olay onca yıldır süren ve Ortadoğu’ya rahat yüzü göstermeyen kanlı kavganın, Tevrat’ça çıkış noktasıdır.Çünkü, Nuh ayıldığında oğlu Hâm’ın çadıra girip kendini çıplak gördüğünü anlayınca, son derece öfkelenir, ceza olarak Hâm’ı oğlu Kenan’ı ve ondan türeyecekleri lanetler; Kenan soyunun, Sâm ve Yâfet’in oğullarına kul köle olmasını diler.

Tevrat’ın birinci kitabı “Tekvin’in dokuzuncu bölümü bu olayı anlatır(yukarıdaki bölüm) onuncu bölümü de okursak, lanetlenen Kenan soyunun oluşturduğu kavimleri öğrenebiliriz.Bunlar: Gilgaşi’ler, Amori’ler, Yebusi’ler, Hivi’ler ve diğerleridir.
Filistinliler ise babası Nuh tarafından lanetlenen Hâm’ın öteki oğlundan türeyen Kasluhi’ler kavmindedirler.
Nuh’un büyük oğlu Sâm ile küçük oğlu Yâfet’e gelince, babalarının ayıbını(çıplaklığını) örttükleri için, onlar ve soyları lanetlenmez.Sâm’ın oğulları Sinar (Mezopotamya) dolaylarına yayılırlar ve çoğalırlar.

İşte bu Sâm oğullarının onuncu kuşağı olan Hz. İbrahim Peygamber, Mezopotamya’nın Ur kentinde doğar, daha sonra Kenan Ülkesi’ne göç eder.Burada iki oğlu olur.Bunlardan İsmail (A.S), Hz. Muhammed (S.A.V) Peygamber’in, İshak (A.S) da İsrail oğullarının dolayısıyla Musa (A.S) Peygamberin ceddidir.
İshak oğlu Yakub’un on iki oğlundan üreyerek oluşan İsrail oğulları, kuraklık yüzünden göç etmek zorunda kaldıkları Mısır’da çok ağır koşullar altında yaşarlarken soydaşları Musa’ya Horeb’de (Sinan Dağı’nda) Allah seslenir.

Bu izahlardan sonra Hahamların Tevrat’ı bozarak ekledikleri Va’dedilmiş topraklarla ilgili ayetler gelmektedir.Süt ve Bal  akan diyar olarak belirtilen bu topraklar sözde tüm içindeki milletlerle beraber İsrailoğullarına miras olarak verilmiştir!
Tekvin Bab: 17 Ayet: 8,13,14 ve Sayılar Bab:34 Ayet:1-10 bölümlerini okuyanlar  (çok uzun olduğu için buraya yazmadım) Kenan Ülkesi hakkında bilgiye sahip olacaklardır.

Öte yandan, bu Kenan Ülkesi’nin başta Filistin olmak üzere, Lübnan’ı, Ürdün’ü, kısmen de Suriye, Mısır ve Anadolu’yu içerdiğini, ayrıca yıllar önce (Ben o zamanlar orta okuldaydım) “Türkiye, ‘yaşam hakkı’ sınırlarımızın içindedir” diyen bir İsrail yetkilisinin sözlerini hatırlamalıyız.
Ayrıca sınırlarının belirtilmesine itiraz eden tek devletin İsrail olduğunu da not olarak belirteyim.

Komplo teorisyenlerinin bahsettiği Tapınak Şovalyeleri, Tapınak Şovalyeleri’nden esinlenmiş ve çoğu zaman onların devamı gibi gösterilmeye çalışılan Masonlar,ve son günlerde kulağıma sık sık gelen İllüminati isimli örgütün Ortadoğu’da başkenti Kudüs olacak bir Dünya devleti kurma idealleri iddiaları yukarda bahsettiklerim ile sizce de uyuşmuyor mu?

Son olarak başta da belirttiğim gibi tamamen şeriat ile ve Tevrat’ın emirlerine göre yönetilen İsrail ülkesinin neden bu kadar insanlık suçu işlediğini neden bu kadar katliam yaptığı sorusuna cevap arayalım.Elbette sorunu yine özlerinde yani Tevrat’ta arayacağız.Aşağıda verdiğim ayetler sadece bazılarıdır.Ayrıntılı bilgi isteyenler bir Tevrat alıp okuyabilirler.

Çıkış – Bab:23 – Ayet:31
Ve Kızıl Denizden Filistîlilerin (Filistinlilerin) denizine kadar, ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım; çünkü memleketin ahalisini sizin elinize vereceğim..
Mezmurlar – Bab:2  – Ayet:8,9
İşte benden ve miras olarak sana milletleri
Mülkün olarak yeryüzünün uçlarını vereceğim.
Onları demir çomakla kıracaksın;
Bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın.

İşaya – Bab: 11 – Ayet: 14
Ve garp tarafında Filistinlilerin sırtına uçup atılacaklar; şark oğullarını birlikte çapul edecekler; Edam ve Moab üzerinde ellerini atacaklar ve Ammon oğulları sözünü dinleyecekler.

Mezmurlar – Bab: 137 – Ayet:8,9
Ey sen, harap olacak Babil kızı,
Bize karşılık ettiğinin karşılığını,
Sana verecek olana ne mutlu!
Senin yavrularını tutacak,
Kayaya çarpacak olana ne mutlu!

Tsefenya – Bab:2 – Ayet:5
Deniz kıyısında oturanların, Keretiler milletinin vay başına! Ey Kenan, Filistiler (Filistinliler) diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki, artık sende oturan kimse olmayacak…

Tevrat ülkelerin helakı ve yok edilmesi için İsrail’in görevlendirildiğini şu şekilde açıklar.

Yeremya – Bab:51 – Ayet: 19-20
Ve İsrail onun mirasının sıptıdır; orduların Rabbidir.Sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın; ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeleri helak edeceğim.

Mezmurlar – Bab: 149 – Ayet: 7-9
..milletlerden öç alsınlar;
Ve ümmetleri tedip etsinler;
Ve ileri gelenlerini demir bukağılar ile bağlasınlar;
Ta ki, yazılmış olan hükmü onlara karşı yürütsün

İşaya – Bab:34 – Ayet:8
Çünkü Rabbin bütün milletlere öfkesi, bütün onların ordusuna kızgınlığı var;
Çünkü Rabbin öç alma günü, Sİon davasından ötürü karşılık yılı var.

Yeremya – Bab:10 – Ayet:10
..bak, bugün milletler üzerine, ve ülkeler üzerine, kökünden sökmek ve yıkmak için helak etmek ve yok etmek için seni koydum.

Peki sadece Filistin mi? Elbetteki hayır.Yakın geçmişe bakalım.

1947’de Yahudiler Araplara karşı 3 ay gibi kısa bir sürede 2.000 saldırı yapmıştır.Üstelik savaş ilan etmeden.

1956 yılının Ekim gecesi  yine savaş ilan edilmeden Mısır’a saldırmışlardır.Ayrıca savaşa Fransa ve İngiltere’de katılmıştır.

1967 yılında Yahudiler Haham uydurması vaadlere kavuşmak için tekrardan Mısır,Suriye ve Ürdün’e saldırdılar ve Sina yarımadası, Gazzeşeridi, Batı Şeria ve Golan tepelerini işgal ettiler.

6 Haziran 1982’de Lübnan’a saldıran yine İsrail’di.Saldırı sırasında Sabra ve Şatilla göçmen kamplarında yaşayan siviller topyekün katledilmiştir.
Arşivlerden 9 Temmuz 1982 tarihli Günaydın gazetesine bakınız.İsrail vahşeti! İsrail tanklarına yol açmak için yoldaki ölüleri grayderlerle kenara süpürüyorken fotoğraflarını gördünüz mü ?

Sizlere bu vahşeti yine ayetlerin ışığında biraz daha açıklamak istiyorum.Fotoğraflarını da koyacaktım ancak işin açığı fazla korkutmak istemedim..Çünkü ben bile baktıkça ürküyorum…Onun yerine daha az ürkütücü fotoğraflar eklemeyi yeğledim.

İşaya – Bab: 34 – Ayet: 3
Ve öldürülmüş olanları dışarı atılacaklar ve leşlerinin kokusu çıkacak; ve kanları ile dağlar eriyecek.

Bu ayet ile televizyonlardan hatırlayacağınız Filistin sokaklarındaki ölmüş sıcağın altında kokmuş ve çürüyen insanlar arasında bir bağlantı kurabildiniz mi?  Göğüs hizasından altı kopmuş olarak çimlerin üzerine yatmış bir gencin görüntüsünü hatırladınız mı? Aşağıdaki ayete bakın:

İşaya – Bab:13 – Ayet: 15
Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek.
Peki yine Filistin sokağında bisikletle giden birinin hemen kaldırımdaki ölülere acıyla bakan görüntüsünü hatırlıyor musunuz?
Yeremya – Bab:26 – Ayet :4
..ve gömülmeyecekler; ve toprağın yüzünde gübre gibi olacaklar; leşleri de yerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacaklar.


Peki ya kadınlar,çocuklar,yaşlılar,hayvanlar?Hepiniz bu katliamları biliyorsunuz.Okuyun:

Yeremya – Bab:51 – Ayet: 19-23
Ve İsrail onun mirasının sıptıdır; orduların Rabbidir.Sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın; ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeleri helak edeceğim.ve seninle atı ve binicisini kıracağım; ve seninle cenk arabasın ve binicisini kıracağım ve seninle erkeği ve kadını kıracağım; ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım; ve seninle genç adamı, ere varmamış kızı kıracağım.

1.Samuel – Bab:15 – Ayet:3
..onların her şeylerini tamamen yok et, ve onları esirgeme; erkekten kadına,çocuktan,emzikte olana,öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.

Muharref Tevratta emredildiği gibi genç,yaşlı,kız,erkek,hamile,bebek,öküz,koyun at her türlü canlı Yahudiler tarafından vahşice katledilmiştir.
Evet sevgili okurlar  uzunca bir yazı oldu ancak eminim ki okuyanlar oldukça faydalanmışlardır.İsrail vahşeti eğer birileri dur demezse çok daha vahim sonuçlara yol açacaktır.Yukarıda da belirttiğimiz gibi kim bilir beklide bir gün sıra Anadolu’ya gelecektir?

Son sözüm olarak diyeceğim şu ki bugün ki olaylar bilin ki geçmişten gelen şeylerin uzantısıdır.O yüzden tarihi iyi bilmeyi, ve gündemi tarihin ışığında aramayı  tüm insanlarımıza öneriyorum.

Sevgiler.

Oradan Böyle Geçilir!

İngilizler Çanakkale’de Anafartalar Grubu’nu mağlup edip de cepheyi sökemeyince, yeni bir harekete giriştiler, bu cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe’yi tutmak lazımdı; halbuki oraya giden tek bir dar yol savaş gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu. Her an gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyor, ölüm saçıyordu. Bir insanın değil, bir kuşun bile geçmesine imkan görülemiyordu. Kireç Tepe’yi tutmak emrini alan Türk subay ve askerleri tereddüt içindeydiler; fırsat gözetiyorlardır. Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu.

Mustafa Kemal bu hali görünce siperlere koştu, askerlerin arasına karıştı ve sordu:

-Niçin geçmiyorsunuz?

İçlerinden biri cevap verdi:

-Düşman ölüm saçıyor, geçilemez!

Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden:

-Oradan böyle geçilir! Dedi ve ileri fırladı.

Mehmetçik artık durur mu? O da kumandanının arkasından ileri atıldı. Toz,duman,alev ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar, tepeyi tuttular.

Yani diyeceğim o ki, Lider Olmak için cesur ve kararlı olmak gerekir!! Tıpkı ulu önder gibi..

Zaten Ata’mıza ne derler? “Sarı Zeybek”

-Peki zeybek yemininde ne derler?

-Efe: İnsan dünyaya niçin gelir?

Kızanlar: Ölmek için!

Efe: Doğupta ölmekten kuşkulanan bebeler, dertlenip hortlamaya….

Daha söze gerek var mı?

Sevgiler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Atatürk ile İtalyan Sefiri

Merhaba .Bundan sonra sizlere ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ten de anılar anlatarak onun düşünce yapısını daha iyi anlaşılmasına vesile olmaya çalışacağım.

Her zaman söylediğim bir şey vardır ki eğer Atatürk’ü öğrenmek istiyorsanız onun tarlada karga kovaladığını değil, kaç yılında ne yaptığını değil onun düşüncelerini, anılarını, karakterini, amaçlarını, ideallerini öğreniniz. İşte o zaman Atatürk’ü tanımış olursunuz. Zaten Atatürk’ünde söylediği bu değimlidir?

Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir (yeterlidir).

M.K.Atatürk

İtalya’nın Akdeniz vilayetlerimize göz diktiği sıralardaydı. İtalyan Sefiri, Atatürk’ün huzurunda, Mussolini’nin bazı iddialarını söylemek cesaretini göstermişti.

Atatürk bir müddet dinledikten sonra:

-Birkaç dakika sonra konuşalım… diyerek öbür odaya geçmiş, tekrar döndüğü zaman, “Harp sahnelerinde harikalar yaratan Başkumandan” olarak, askeri elbiselerini giymiş bulunuyordu.

-Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sefir hazretleri dedi.

Sefirin ne hale geldiğini lüzum yok… Rengi atmıştı.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Bab-ı Ali Baskını

Merhaba. Bu yazımızda da Bab-ı Ali Baskını’nı bir kesit olarak sizlere aktardıktan sonra bir süre dinlenmek istiyorum.

Rumeli ordularının eridiği, koleranın Çatalca’daki kılıç artıklarını yere serdiği ve elde kalabilen birkaç batarya topun son mermilerini attığı şartlar Osmanlı’yı barışa zorlamış durumdaydı. Mütarekeyi Londra Konferansı takip etti. İttihatçılar karşısında kaplan kesilen Kamil Paşa, Batı karşısında süt dökmüş kediye dönüyordu. Edirne elden çıkıyor, halk açlıktan kırılıyordu. Tarihler 23 Ocak 1913‘ü gösteriyordu, hükümet Bab-ı Ali‘de toplanmıştı, büyük devletlere nota verilecekti. Notanın Fransızca’ya çevrilen metni gözden geçiriliyordu. Üyelerden hiçbiri bilmiyordu ki, bu onların son toplantısıydı. Türk tarihinin akıl almaz, bilim kurgu filmlerine taş çıkartacak sahneleri boy göstermek üzereydi. Bab-ı Ali Darbesi‘nin ayak sesleri geliyordu.

“Hükümet Edirne’yi Bulgarlar’a teslim ediyor, bütün Rumeli’den vazgeçiyor!” söylentisi İttihatçı subayların çılgına dönmesi için yeterli sebepti. Ecdat kanı ile sulanmış, Evlad-ı Fatihan diye zikredilen topraklar düşmana nasıl verilebilirdi? Eşkıya boşuna mı kovalanmış, Anadolu yiğitleri bunun için mi buralara kadar gelip şehit olmuştu? “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” şuuruyla yetişen İttihatçılar’ın ileri gelenleri bir toplantıya karar verdiler.

Toplantı Vefa’da İttihat ve Terakki‘nin önemli isimlerinden Emin Beşe Bey‘in evinde yapıldı. Enver Bey, bir tümeni denetlemek için İzmir’e gittiğinden toplantı hiçbir karar alınamadan dağıldı.

Bu girişimin en büyük mimarı olan Talat Bey, toplantıda konuşulanları İzmitli Mümtaz aracılığıyla Enver Bey’e bildirmişti. Çok geçmeden Enver Bey İzmir’den döndü ve ikinci toplantıya geçildi.Katılımcılar şunlardı: Sait Halim Paşa, Talat Bey, Enver Bey, Hacı Adil Bey, Ziya Gökalp, Albay İsmail Hakkı Bey, Fethi Bey (Okyar), Mithat Şükrü Bleda,Cemal Paşa, Kara Kemal,Doktor Nazım Bey,Mustafa Necip Bey.

Enver Bey arkadaşlarına diyordu ki:

-Arkadaşlar! Geçen seferki toplantınızda verdiğiniz karardan haberdar oldum, ne yazık ki şaşırdım.Bin türlü bahane bularak hükümete ilişmeyi uygun bulmamışsınız. Bu karara nereden vardınız, bilmiyorum.Yalnız size bir şey soracağım: Memleketin geleceğini bu hükümetin kurtarabileceğine inancınız var mı? Cevabınız “Evet!” ise bir sorun yok, burada boş yere çene patlatmayalım. Herkes dağılsın ve işine baksın.Yok, eğer bu adamlara inanmıyorsanız, teorilere takılıp kalmayalım, icraata geçelim. Bu adamlardan kurtulmanın tek çaresi bu hükümeti devirmektir.

-Hayır, hükümete kesinlikle güvenmiyoruz!

-O halde ne duruyoruz, hemen yarın işe başlayalım.

-Fakat bu işi kim yapacak, hükümeti kim devirecek?

-Ben bu işi, yanıma alacağım altmış fedakar arkadaşımla rahatlıkla başarabilirim.

Karar alınmıştır, -Ziya Gökalp ve Fethi Okyar’a rağmen- bir darbe ile hükümet devrilecektir. Plan yapıldı, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünüldü, gerekli yerlere ve kilit noktalara Teşkilat’ın adamları yerleştirildi. İttihaçıları düşündüren tek kişi vardı: Çerkez Nazım Paşa. İri kıyım, sert, gaddar, hırslı, ne yapacağı belli olmayan bu adamı bertaraf etmek işin en zor yanıydı.

Darbenin günü 23 Ocak 1913‘tü, saati ise 15.00‘di. Gözü pek ve fedakar altmış yiğite haber uçuruldu, hepsi belirlenen saatte Bab-ı Ali‘de olacak, baskın hükümet toplantıda iken yürürlüğe konulacaktı. Baskın çabuk olmalıydı ki, kan dökülmesin. Yürüyüş İttihat ve Terakki’nin Nuruosmaniye’deki kulübünden başlayacaktı.

Ve 23 Ocak Perşembe, saat 13:00 Talat Bey ve Sapancalı Hakkı, hazırlıkları denetlediler. Bab-ı Ali civarında toplanma merkezi olarak tesbit edilen kahvehane, gazino, otel salonu gibi yerleri gözden geçirdiler. Nedendir bilinmez, baskın için orada bulunması gereken hiçbir militan ortada yoktu. Soğuk hava, inceden inceye yağan yağmur hakimdi Bab-ı Ali’ye.

Bu sırada Hüsamettin Ertürk, birkaç arkadaşı ile birlikte baskının sızmasını engellemek için polis müdürlüğü, merkez komutanlığı, posta ve telgraf idaresi gibi hayati noktaları ele geçirmek için tetikte bekliyordu. Estern kablo idaresi işgal edilecek, Büyükdere Rus Konsolosluğu’nun bahçesindeki telsiz istasyonu ele geçirilecekti. Nihayet Emir geldi ve Hüsamettin Bey ve ekibi harekete geçti. Öte yandan Teşkilat’a bağlı subaylar da Bab-ı Ali civarındaki devriyeleri kaldırdılar.

Öte yandan Kurmay Binbaşı Enver Bey ve arkadaşları Teşkilat’ın askeri müfettişliğinde, Talat Bey’den gelecek haberi beklemekteydiler.Yüzbaşı Yakup Cemil, Mustafa Necip ve İzmitli Mümtaz tabancalarını kuşanmışlar, Enver Bey’in yanında yerlerini almışlardı. Saat iki buçuğu geçerken Sapancalı Hakkı, Menzil Müfettişliği‘ne geldi ve;

-Haydi her şey hazır ve tamam, çıkınız! dedi.

Bu haberi sabırsızlıkla bekleyen Binbaşı Enver Bey şimşek gibi yerinden fırladı ve kaşla göz arasında kapının önünde kendisi için bekletilen kır ata bindi. Şimdi o bir savaş kahramanı gibi heybetli ve göz alıcı görünüyordu. Aheste aheste Nuruosmaniye’den Bab-ı Ali’ye doğru ilerleyen bu mağrur adamın iki yanında Filibeli Hilmi ve İzmitli Mümtaz vardı. Bab-ı Ali’nin tenha sokakları, kır atını üstünde tunç bir heykel gibi dikilen, masal kahramanlarını andıran, erkek güzeli bir yiğidi, geleceğin paşasını temaşa ediyordu.

Ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bab-ı Ali‘nin önü boştu, altmış fedakar adamdan hiçbir ortada yoktu. Az sonra Enver Bey köşeden -bugünkü İran Konsolosluğu’nun bulunduğu- sokağın başından göründü. Karşılaştığı manzara genç binbaşının hiç de hoşuna gitmedi, yanında beliren Yakup Cemil ve Mustafa Necip‘e rağmen, keskin bakışlarını Sapancalı Hakkı‘ya yöneltti. Sanki:

-Her şey hazır, dediğiniz bu muydu? Beni ateşe düşürdünüz, dercesine öfkeyle bakıyordu.

Çok geçmemişti ki, her yaştan insan Bab-ı Ali yokuşuna yığılmaya, kalabalık artmaya başladı. Enver Bey’in ve Yakup Cemil’in hedefi Bab-ı Ali binası, toplantı halindeki hükümettir.

Peki binayı koruyan askerler neredeydi? Bab-ı Ali’yi korumakla görevli Uşak taburu ne yapıyordu? Uşak taburu binanın önünde silah çatmış şekilde beklemektedir. Ne hikmetse geliyorum diyen tehlikeye karşı tabur kılını bile kıpıdatmamaktadır. Tabur İttihatçılar tarafından elde edilmişti. Yoksa dünya tarihinde bir olmazı gerçekleştiren darbecilerin böyle bir maceraya atılması mümkün değildi. Eğer atılsalar bile, baskın, başlamadan bitecek,başta Enver Bey olmak üzere bütün kader arkadaşları ölecekti. İttihatçılar her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesap etmiş, önlerine çıkacak en büyük tehlikelerden birini bertaraf etmişlerdi.

Enver Bey şaşkınlık içindeydi ki, imdada Ömer Naci yetişti. İttihat ve Terakki Teşkilatı‘nın bu ateşli ve ünlü hatibi, Ömer Seyfettin‘le beraber olay yerine gelmişti. Bab-ı Ali‘nin merdivenlerinden Ömer Naci şöyle haykırıyordu:

-Vatandaşlar! Kamil Paşa hükümeti, Edirne’yi Bulgarlara bugün resmen terk ediyor. Şu dakikada Bab-ı Ali’de notalar imzalanıyor.

Büyük Türk Milleti bunu hiçbir zaman kabul etmeyecektir. İttihat ve Terakki buna ne pahasına olursa olsun izin vermeyecektir. Yaşasın Büyük Türk Milleti, yaşasın İttihat ve Terakki!

Ömer Naci kitleleri öylesine etkiliyordu ki Bab-ı Ali yokuşu her geçen dakika biraz daha kalabalıklaşıyor, Ömer Naci’nin etrafını sarıyordu. Ömer Naci devam ediyordu: “İşte Hürriyet Mücahidi Enver Bey Bab-ı Ali’ye yürüyor. İşte kapının önünde arkadaşlarımız,yüzlerce sivil ve subay ellerinde tabanca, içeri girme hazırlığındalar. Onlarla birlik olunuz, bu beceriksizler idaresine son veriniz!”

Ömer Naci bu sefer Uşak Taburu’na hitap ediyordu: “ Evlatlar! Elinizdeki silahları millet size kullanmanız için vermiştir. Düşman Çatalca’dadır. Kutsal vatan topraklarını kirli ayaklarıyla çiğneye çiğneye oraya kadar gelmiştir. Biz milli şerefi, milli namusu korumak, mukaddes aile yurdumuzu kurtarmak istiyoruz. Siz başka türlü düşünüyorsanız, işte sinem açıktır, ateş ediniz..”

Bu nutuk! Uşak taburunu büyülemiş, askerin gözünde Enver Bey’i bir mitoloji kahramanı haline getirmişti. Enver Bey ve yanındakiler şimdi dış kapıyı aşmış, Bab-ı Ali’nin avlusundaydı.

Manastır Askeri Lisesi’nde Mustafa Kemal’e vatan fikrini, Namık Kemal’in vatan edebiyatını aşılayan, kabına sığmaz bir yiğit adam olan Ömer Naci, gerektiğinde silahşorluk bile yapmış, İran şahına kafa tutmuş bir inanç ve ülke adamıydı. “Kardeşlerim!” diye haykırınca havada şimşekler çaktıran, etrafı inim inim inleten bu adamın Bab-ı Ali darbesindeki rolü inkar edilecek gibi değildir.

Çerkez Nazım Paşa’nın Vuruluşu

Kalabalık bir çığ gibi büyüyor, Bab-ı Ali’ye doğru akıyor, Enver Bey’e yardım etmek için koşuyordu. Bab-ı Ali’nin önü tam bir ana baba günüydü. Kalabalığı ancak Doktor Ağabeydin Bey’in, “Kapıları hemen kapatınız. İçeriye görevlilerden başka hiç kimse girmesin.” Emri durdurabildi ve kapılar kapandı.

Enver Bey’in yanında Yakup Cemil vardı, peşlerinden İzmitli Mümtaz, Filibeli Hilmi Mustafa Necip, Sapancalı Hakkı geliyor. En arkada Talat Bey ve Mithat Şükrü (Bleda) vardı. Salonun ve holün güvenliğini sağlanması gerekiyordu. Bu görevi Yakup Cemil ve Sapancalı Hakkı üstlendiler. Sapancalı Hakkı, nöbetçileri görür görmez komutunu verdi:

-Selam dur, yolu aç ve geri çekil!

Olaylar öyle hızlı akıyordu ki, askerler komuta hemen uymuş, Enver Bey’i ve arkadaşlarını mihaniki bir şekilde selamlamak zorunda kalmışlardı.Gürültüden ve baskından ilk haberdar olan Sadaret Yaveri Nafiz Bey oldu. Misafiri ile odasında çay içen Nafiz Bey masanın gözündeki tabancasını kaptığı gibi salona fırladı, Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin korumalarından birinin cesedini görünce rasgele ateş etmeye başladı. Nafiz Bey fazla ateş edemedi, vücüduna isabet eden kurşunlarla yere yığıldı. Bu arada Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın yaveri Kıbrıslı Tevfik Bey, Yakup Cemil’in ve İzmitli Mümtaz’ın kurşunlarıyla cansız olarak yere düştü. Baskının ikinci kaybı Tevfik Bey’di. Derken bir asker daha öldü.

İttihatçılar’ın tek kaybı ise, İzmitli Mümtaz tarafından yaralanan, ölmek üzere olan Nafiz Bey tarafından vurulan Mustafa Necip’ti.

Bab-ı Ali bir savaş alanıydı,insanlar ölüyor, her yeri kan götürüyordu. Silah seslerini duyan Nazım Paşa, karşısındakine tepeden bakan haliyle, iri cüssesiyle elleri cebinde salona çıktı. Karşısında Enver Bey’i, İzmitli Mümtaz’ı, Filibeli Hilmi’yi ve Sapancalı Hakkı’yı görünce önce şaşırdı. Sonra öfkeyle:

-Bu ne cüret! Burada ne arıyorsunuz asi herifler? Aklınızca sadareti mi basacaksınız!

Enver Bey birden kusursuz bir esas duruşa geçti, her zamanki utangaç ve nazik tavrı ile;

-Efendim, diye söze başladı. Millet Kamil Paşa Hükümeti’nin istifasını istiyor.Vatanı satanlara ordu izin vermeyecektir.

Enver Bey sözünü bitirmemişti ki Serasker Nazım Paşa tekrar bağırmaya, karşısındakini azarlamaya başladı. İşte ne olduysa o anda oldu. Yakup Cemil koluyla Paşa’yı kavradı.

Paşa’nın sağ şakağına tabancayı dayadı ve ateşledi. Nazım Paşa birden düştü, ağzından kan boşaldı ve can çekişmeye başladı. Yakup Cemil öyle kritik bir atış yapmıştı ki, eğer kurşun bir milim kaysa, Sapancalı Hakkı ölecekti. Herkes bir tarafa sıvışmış, ortalık boşalmış durumdaydı.

İşin ciddiyetini ilk kavrayan Enver Bey oldu, heyecanla:

-Yakup ne yaptın, buna gerek varmıydı? Diye bağırdı.

Ama Yakup Cemil serinkanlılığını bozmuyordu. “Bu heriflere laf anlatılmaz” dedi ve ölmek üzere olan Nazım Paşa’ya bir kurşun daha sıktı. Bu sırada olay yerine Talat Bey de geldi, ama gördüklerinden hiç de memnun değildi. “Arkadaşlar!” diye söze girdi. “Böyle olmayacaktı, kavlimizde bu yoktu. Eğer böyle devam ederse ben bu işte yokum. Her şeyi bırakır, çeker giderim.” Sonunda ortalık durulur gibi oldu.

Subayların bundan sonraki ilk işi Sadrazam Kamil Paşa’yı bulmak oldu. Kamil Paşa Meclis-i Vükela salonunda yapayalnızdı, çünkü bakanların hepsi kaçmıştı.Karşısında Enver Bey’i,Yakup Cemil’i,Talat Bey’i ve diğer isimleri gören Kıbrıslı Kamil Paşa sakin bir tarzda sordu:

-Ne istiyorsunuz Evlatlarım? Sonra Enver Bey’e döndü ve konuşmasını sürdürdü:

-Eğer bu hareketi yapmasaydınız ülkemiz barışa kavuşacaktı. Bu baskın olmasaydı Bulgarlar,Sırplar,Yunanlılar işgal ettikleri yerleri geri vereceklerdi. Madem mührü istiyordunuz, alınız!

Paşa bunun ardından istifa dilekçesini yazdı:

“Padişahın yüksek huzuruna, ahali ve askerler tarafından yapılan teklif üzerine istifamı yüksek huzurlarınıza arzını mecbur olduğumu yüksek bilgilerinize sunmakla…”

23 Ocak 1913

Artık hükümet devrilmiş, darbe başarı ile tamamlanmıştır. Bundaki en büyük pay da Yüzbaşı Yakup Cemil’e aittir. O’nun kurşunları olayların akışını bir anda değiştirmiştir.

Herkesin korktuğu, en büyük engel olarak görülen Çerkez Nazım Paşa onun korkusuzluğu, atıcılığı sayesinde aşılmıştır.

Darbenin Anatomisi

Bab-ı Ali Baskın’ı” diye bilinen hükümet darbesi, planlanışı ve uygulanışı açısından aklın alamayacağı ölçüde cüretkar, adeta bir macera diye adlandırabilecek bir girişimdir. Eğer günümüzün en gelişmiş bilgisayarlarını kullanarak darbenin başarı şansın ölçmeye kalksaydık, her halde başarı oranı çok düşük olurdu. Kelimenin tam anlamıyla iki elin parmağını geçmeyecek sayıdaki cesur ve idealist adam bir imkansızı başarmış, yirminci yüzyıl Türk siyasi tarihinin en önemli başarılarından birine imza atmıştır. Talat Bey’in örgütçülüğünü, Ömer Naci’nin kitleleri gayelana getirmesi, Enver Bey’in cesareti, Yakup Cemil’in akıllara durgunluk veren eylemi belki de darbenin başarılmasında olmazsa olmaz unsurlardır. Dahası Teşkilat’ın militan gücü olmasaydı bunlar başarılabilir miydi? Elbetteki hayır.

Başarı şansı neredeyse hiç olmayan böyle bir darbenin hiç beklenmeye bir şekilde sonlanmasında, amaca ulaşmasında beş tane önemli etmen görüyoruz:

  1. Kamil Paşa Hükümeti’nin bütün baskı ve yıldırmalarına karşı Teşkilat’ın inancını koruyabilmesi, ayakta kalabilmesi. Dahası fedai ve silahşorlarının Teşkilat’a ölümüne bağlılıkları.
  2. Örgütün lider yapısının kaliteli olması.
  3. Teşkilatının her şeyden önce iktidara gelmeyi istemesi, en zor koşullarda bile amacından sapmaması, dahası lobi faaliyetleri
  4. Baskının çok iyi planlaması, en küçük bir ayrıntının bile göz ardı edilmemesi. Dahası zamanlamanın iyi seçilmesi.
  5. Teşkilat’ın eyleme yığınsal bir görünüm vermesi, kitlelerin psikolojisine hitap edecek hatiplere sahip olması.

Her şeyden de önemlisi, Teşkilat, “Vatanın menfaati uğruna babamı öldürmezsem namerdim!” diyen Yakup Cemil’e sahiptir. En kritik bir zamanda, iradelerin mefluç olduğu anlarda kaç kişi silahına sarılıp, herkesin kabusu bir paşayı bertaraf edebilir ki.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

İttihat ve Terakki Kuruluş – Kollar – Sistem

Merhaba. Bir önceki yazımızda Teşkilat-ı Mahsusa’ya kısaca değinmiştik.Teşkilat-ı Mahsusa’yı yazıpta İttihak ve Terakki’yi yazmamak olmaz diye düşündüm.

Bu yazımızda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden kısaca bahsedelim. Kısaca bahsedelim diyorum çünkü bu iki örgütü anlatmak kitaplar gerektirir. Benim yazdığım sadece fragman..

İttihat ve Terakki’nin kökeni 1860’lı yıllara kadar uzanır.Cemiyet’in düşünsel kökeni Yeni Osmanlılar‘a dayanır. 1860’tan 1918’e kadar uzanan süreçten sonra İttihatçılık ruhu miadını tamamlamış görünse de Cumhuriyet dönemi Kemalizm’inin ideolojisine esin kaynağı olmuştur. Biz burada örgütün mazisine fazla girmeyecek, 20. yüzyılın başındaki İttihat ve Terakki’ye ve onun yan kuruluşlarına kısaca değinmekle yetineceğiz.

Rumeli, Avrupa’nın büyük devletlerinin çıkar çatışmasına girdiği, at oynattığı bir coğrafyadır.Buna, “Emperyalizmin Rumeli Programı” demek daha yerinde olur.Bu anlamda Selanik, Türk yenilikçi hareketlerinin yeşerdiği, doğduğu bir yerdir.Öyle ya, bu kötü manzara karşısında kim eli kolu bağlı durmak ister ki?

Selanik, canlı bir ticari hayata sahip olduğu gibi, siyasal akımları tolere edebilecek bir kentti.İttihat ve Terakki Cemiyeti Eylül 1906’da, “Beş Çınar” denen bir bahçede “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” adı altında kuruldu.Kurucuların başlıcaları şunlardı:

  • Mithat Şükrü Bleda
  • Askeri Rüştiye Müdürü Bursalı Mehmet Tahir Bey
  • Rüştiye Fransızca öğretmeni Naki Bey
  • Rahmi Bey (Geleceğin İzmir Valisi)
  • Kazım Nami Bey (Üçüncü Ordu Müşavirlik Yaveri)
  • İsmail Canbolat Bey (Daha sonra Atatürk’e suikastten dolayı idam edilmiştir)
  • Ömer Naci Bey (İttihat ve Terakki’nin ünlü hatibi)
  • Yüzbaşı Edip Servet Bey ve Talat Bey (Geleceğin Osmanlısının Sadrazamı Talat Paşa)

Cemiyet hücre tarzında örgütlenmişti. Hücre mensuplarının dışında kimse birbirini tanımıyordu. (Teşkilat-ı Mahsusa’daki aynı sistem) Cemiyete üye kaydı Masonik tarzda yapılıyordu. Önce kuruculardan biri üye yapmak istediği kimseyi merkeze tanıtıyor, merkezin bu konudaki kararını bekliyordu. Merkez gerekli incelemeleri yapıp o kişiyi üyeliğe kabul ederse, yemin merasiminin yapılacağı adayın gözleri bağlanıyor,şaşırtmak için aday biraz dolaştırılıyor,sonra da yemin merasiminin (buna tahlif deniliyordu) yapılacağı eve geliniyordu. Evin kapısında bulunan bir yetkili, kılavuzun “Hilal” parolasını duyunca kapıyı açıyor ve aday içeri alınıyordu. İçerde bir odada Cemiyet’e girip girmemekte ısrarlı olup olmadığı soruluyor, onay alındıktan sonra da yemin (tahlif) merasimi başlıyordu. Aday gözleri bağlı olduğu halde bir masanın karşısındaki iskemleye oturtulup, sağ eli Kur’an-ı Kerim‘in sol eli de tabancanın üzerine konarak yemin ettiriliyordu. Tören sırasında adayın karşısında kırmızı cüppeli beş kişi vardır. Ortadaki tok ses karşıdaki adayı tepeden tırnağa süzdükten sonra sorar:

-Otuz üç senedir bünye-i milleti hain kurt gibi kemiren istibdad idaresine karşı mazlum milletin intikamını almaya hazır mısınız?

-Evet, tamamı ile..

-Verdiğiniz sözü önünüzde gördüğünüz Kur’an-ı Kerim,tabanca ve hançerle teyit ve bunların üzerine yemin eder misiniz?

-İşte Kur’an-ı Kerim’e el basarak yemin ediyorum ki sizlere ihanet edecek olursam hançer ve tabancanıza layık olayım. Meşrutiyet’i istihsal edinceye kadar Abdülhamit idaresine karşı gücümün yettiği kadar fedakarca itaat edeceğime; şayet bu mukaddes maksadın istihsalinden evvel tevkif  olunursam, Cemiyet’in esrarına dair etlerim kemiklerimden ayrılıncaya kadar işkenceye maruz kalsam dahi hiçbir şey ifşa etmeyeceğime dinim,şerefim ve namusum üzerine yemin ederim.

-Yeni üye Cemiyet’e, “Kardeşim seni tebrik ederim. Bundan sonra aramızda kardeşlikten başka bir his lmayacaktır.Allah Cemiyet’imize muvaffakiyet ihsan etsin. Cemiyet’imizin nizamnamesine göre numaranız …..dir.”  sözleriyle kabul edilir, merasim noktalanırdı.İttihat ve Terakki’ye girmek her üye için bir gurur vesilesiydi. En küçük hatanın, gafletin, ağızdan kaçırılacak bir tek kelimenin, görevi savsaklamanın, tereddüdün ölümle noktalanacağını bildiği halde hiç bir üye bu durumdan şikayetçi olmamıştır. Bu uğurda ölmek onlar için ölümlerin en şereflisiydi çünkü.

Yeni üye yemininin ardından gözleri açıldığında karşısında siyah maskeli,sadece gözleri açık, baştan aşağı kırmızı pelerine sarılmış üç kişiyi görüyordu.Artık bundan sonra çıkış yoktur.Aksi takdirde ihanetle yargılanacak, hiç tereddütsüz ölümle cezalandırılacaktır.İ lk toplantıda Talat Bey’in şu sözleri İttihat ve Terakki’nin amacını, hedeflerini ortaya koyar gibiydi.

-“Cemiyetimiz baş verecek, fakat sır vermeyecektir. Netice istihsal edilinceye kadar ve ondan sonra bile herkes Cemiyet’in sırrına bağlı kalacaktır. Aksi mümkün değildir,müsaade edilmez,yani buna izin de verilemez. Cemiyete girecek arkadaş yalnız kendi rehberini ve iki arkadaşını tanıyacaktır.Diğerlerini bilmeyecek, bilemeyecektir. Bizler de bunu kimseye söylememeye yemin edeceğiz.

Şu anda birbirimizin adını unutuyoruz. Cemiyete kaydedilenler gözleri bağlı olarak tahlif odasına alınacaktır. Tahlif odasına geliş rehber vasıtası ile olacak. Yemine gelecek olan üyenin gözleri yemin yerine gelmeden çok önce bağlanacaktır. Yani nerede yemin ettiğini bilmeyecektir. Rehber tahlif odasında yeni üyenin gözlerini açtığı vakit üye şunları görecektir: Yeşil çulha kaplı bir masa,masanın köşesinde Kur’an-ı Kerim’in yanında bir tabanca ve bayrak.Yemin ettirecek üç aza, ki bunlar masanın gerisinde hususi kıyafetler içinde olacaklar ve yalnız gözleri görünecektir. Tahlif odasında usulümüz gereğince yemin eden aza Kur’an-ı Kerim’e,silaha,bayrağa el bastıktan sonra artık Cemiyet için hayatını vermeye hazır demektir. Verilecek emri tatbik etmeyerek savsaklayan veya Cemiyet’in sırlarını her ne şart altında olursa olsun anlatmaya kalkan aza, tabancanın başına sıkılmasını kabul etmiş demektir. Usul budur.”

Talat Bey’in bu nutku, sanki İttihat ve Terakki’nin manifestosu gibidir. Toplantılar çeşitli evlerde yapılıyordu. Daha sonra ise Alatini Köşkü ile Tramvay deposu arasında küçük bir ev tutuldu. Ev Ömer Naci üzerinde görünüyordu.

Cemiyet üyelerinin birbirini tanıması için bir işaret sistemi vardı. Temel ilke “Kelime-i Mukaddese: Muin, Kelime-i Murur: Hilal” sözcükleriydi. Üye sağ elin üç parmağını büküp, bir hilal halinde kalbine götürdüğünde işaret tamam sayılacaktı. Bundan sonra karşılıklı olarak “Mim”, “Ayn”, “Ye” harfleri söylenecekti. Bu harfler Arapça “Muin” (Yardım eden,yardımcı) anlamına geliyordu.

Cemiyet üyelere bir numara veriyordu. İlk on numara kuruculara aitti. Yaş sırasına göre ilk on üyenin numaraları şöyle sıralanıyordu:

  • Bursalı Tahir Bey 1
  • Naki Bey 2
  • Rahmi Bey 3
  • Mithat Şükrü Bleda 4
  • Talat Bey 5
  • Kazım Nami Bey 6
  • Ömer Naci Bey 7
  • İsmail Canbolat Bey 8
  • Hakkı Baha Bey 9
  • Edip Servet Bey 10

Cemiyet daha sonra, Paris’te Dr.Nazım ve Dr. Bahattin Şakir tarafından kurulan İttihat ve Terakki Örgütü ile ilişki kurdu. İlişkiyi müteakip “Osmanlı Hürriyet Cumhuriyeti” adını “İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak değiştirdi.Cemiyet daha sonra Anadolu’da -özellikle İzmir’de- örgütlenmeye başladı. Mustafa Kemal ve Enver Bey’in katılımlarıyla çığ gibi büyüyen Cemiyet, Osmanlı’nın paylaşımını masaya yatıran Reval görüşmelerinden sonra harekete geçti. Cemiyet’in ilk eylemi Mustafa Necip kanalıyla gerçekleşti. Nazım Bey Selanik Merkez Kumandanı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en büyük düşmanı idi. Onu Enver Bey’in eniştesi olmasıda kurtaramamış, ölümden kıl payı kurtulmuştu.

Ardından Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey dağa çıkmıştı.Onları takip ve ele geçirmekle görevlendirilen Arnavut Şemsi Paşa, Teğmen Atıf Kamçıl Bey tarafından öldürüldü. Bunlar İttihak ve Terakki’nin önünü açıyor, Cemiyet halk için ümit kaynağı oluyordu.Şemsi Paşa’nın yerine gönderilen Tatar Osman Paşa’nın da Eyüp Sabri tarafından dağa kaldırılması Saray’ın sona yaklaştığını gösteriyordu. 1908’de II. Meşrutiyet‘i ilan ettiren, 1909’da Sultan Abdülhamit Han‘ı tahttan indiren Cemiyet, 1913 Bab-ı Ali Baskını ile yönetimi el koydu ve kesintisiz 5 yıl 9 ay 7 gün Osmanlı’nın kaderine hükmetti.

Yurt düzeyinde örgütlenmeyi, İttihak ve Terakki kulüpleri kanalı ile gerçekleştiren Cemiyet 1908-1918 yılları arasında 4 gizli olmak üzere 9 kongre yaptı. 1909-1918 yılları arasında Cemiyet’in başkanlıklarını sırası ile Emrullah Efendi,Halil Bey,Seyit Bey,Sait Halim Paşa ve Talat Paşa yürüttü.

İlk kurulduğu günden itibaren gizliliği esas alan Cemiyet’in bir çok yan kuruluşu vardı.Bunlar;

  • Teşkilat-ı Mahsusa (Günümüz Milli İstihbarat Teşkilatı‘nın çekirdeği)
  • Türk Ocağı
  • Köylü Bilgi Cemiyeti
  • Osmanlı Maarif Cemiyeti
  • Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti
  • Halka Doğru Cemiyeti
  • Osmanlı Sanatkaran Cemiyeti
  • Kalaycı Esnafı Cemiyeti
  • Hilal-i Ahmer
  • Donanma Cemiyeti
  • Bakü Müslüman Cemiyeti
  • Müdafa-i Milliye Cemiyeti
  • Türk Gücü Cemiyeti
  • Osmanlı Genç Dernekleri

Görüldüğü gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti toplumun her kademesine nüfuz etmiş, mükemmel bir örgütlenme örneği göstermiştir.Bunda hiç şüphe yok ki, tam bir örgüt adamı olan Talat Paşa‘nın büyük rolü vardır.

İttihak ve Terakki bir aysbergi andırır. Onun bir de görünmeyen yüzü vardı.Bu bölümün büyük bir kısmını fedai ve militanlardan oluşan kadro tamamlıyordu. “Fedai-i Zabıtan” diye de anılan bu kadro ordunun en genç, gözü pek subaylarından oluşuyordu.İdelalizm ve gönüllülük bu subayların ortak paydasıydı.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın temel taşını oluşturan bu kadro Süleyman Askeri Bey,Halim Paşa,Cevat Paşa,Dr. Nazım,Dr. Bahattin Şakir,Atıf Kamçıl,Rusül Bey,Yarbay Hüsamettin Ertürk,Eşref Kuşçubaşı,Sami Kuşçubaşı,Ömer Naci,Nuri Paşa (Kıllıgil-Enver Paşa’nın kardeşi),Ohrili Eyüp Sabri,Sapancalı Hakkı,İzmitli Mümtaz,Yakup Cemil Bey’i bünyesinde barındırıyordu.

Sevgilerimle.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com