CEM SULTAN HAYATI

cem sultan
Avrupalıların "Zizim" dediği Cem Sultan

Cem Sultan 1459 yılında Edirne sarayında doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmet annesi Çiçek Hatun’dur. İlk terbiyesini saraya hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devam etti. Fatih Sultan Mehmet, büyük oğlu Mustafa’nın vefatı üzerine (1474) Cem’i Karaman eyaletine gönderdi. 1481’de Mısır Seferine çıktığı tahmin edilen Fatih Sultan Mehmet Gebze’de hastalanarak vefat edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bayezid’e kardeşi Cem Sultan muhalefet etti. Cem, Bayezid’in aksine, babasının padişahlığı zamanında doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi icap ettiğini iddia ediyordu. Bu sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik Ahmet Paşanın Sultan İkinci Bayezid’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Kahire’ye giden Cem Sultan burada Sultan Kayıtbay tarafından merasimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kahire’ye geri döndü. Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defa daha şansını denemeye karar veren Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat

topkapidaki-elbisesi
Topkapı Sarayında Muhafaza Edilen Cem Sultana Ait Elbise

giriştiği taarruz başarısızlıkla neticelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek zorunda kaldı. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bayezid’le yeniden müzakerelere girişti. Ancak bu müzakereler de diğerleri gibi neticesiz kaldı. Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bayezid’e karşılık Cem Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis edilmesi hususunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile uğraşan Sultan İkinci Bayezid’in kendisine bazı tavizlerde bulunacağını Ümit eden Kasım Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihayet Rodos şövalyelerine müracaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayakbastı. Talihsiz şehzade için, 12 yıl 7 ay sürecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet hayatı başlamış oluyordu.

Rodos şövalyelerinin başı Pierre d’Aubusson daha önce imzaladığı bir senetle Cem Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu sözünü çabuk unuttu. Şehzadeyi elde tutmakla Sultan Bayezid Hana istedikleri yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Ancak Cem Sultan’ın Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması tehlikeli olacaktı. Böylece Cem Sultan, maiyetiyle birlikte bir müddet Nis’de, bir müddet de Şambri ve Puy kalelerinde ikamet etti. Öte yandan d’Aubusson ile Sultan İkinci Bayezid arasında bir antlaşma imzalandı.7 Aralık 1482 tarihli bu antlaşmaya göre Cem Sultan’ın bakım masrafı olarak, Rodos’a her yıl 45000 duka altını ödeyecektir.

Şövalyeler 6,5 yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan’dan azami derecede istifadeye bakıyorlardı. Bu arada Avrupa’da Cem Sultan’ı elde edebilmek için yoğun siyasi faaliyetler vardı. Fransa, Macaristan, Venedik ve hatta Memlûk Sultanlığı bu gaye ile şövalyelere cazip tekliflerde bulunuyorlardı. Nihayet Cem Sultan’ın Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimalinin belirmesi üzerine endişeye düşen Fransa, onun Papa’nın himayesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden şüphelenen Cem Sultan, Bayezid’e gönderdiği bir mektupta kendisini küffar elinde bırakmamasını istedi. Nihayet Toulan’dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan Sarayına yerleştirildi. Papa 8. İnnocent (Innocentius), 14 Mart’ta merasim elbiselerini giymiş bir vaziyette Vatikan Sarayı’nın kabul salonunda Cem Sultanı karşıladı. merasimde Roma’daki elçilerle Roma’nın kardinalleri de hazır bulundular. Daha önce protokol görevlileri, imparatorların bile papanın ayaklarını öptüklerini, kendisininse biraz olsun eğilmesini istediler. Düşman elinde esir olmasına rağmen asalet ve vakarından asla taviz vermeyen Cem Sultan;

“Dediğiniz kimseler, Papa’dan mağfiret umdukları için ayaklarını öperlermiş. Halbuki ben, mağfireti yalnız Allah’ımdan bekler ve umarım. Bu hususta papaya hiç bir ihtiyacım yoktur. Ölüme razı olurum; ama dinime ihanet etmem ve dinime zarar verecek hiç bir harekette bulunmam. Ben, aranıza ahit ile gelmiş yalnız bir kimseyim. Bunca müddettir beni zulüm ile hapsettiniz. Nihayet; “Seni papa çağırıyor!” diyerek buraya getirdiniz. Artık bundan sonrasını nasıl isterseniz öyle yapınız! ” dedi .

Zizim-jem-cem-sultan-rodosta
Rodos Şovalyelerinin Lideri, Büyük Üstad Pierre d'Aubusson Cem Sultan İle Yemekte

Teşrifat memurunun bütün ısrarlarına rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye razı olmayarak, doğru Papa’nın yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, onu kucaklayıp öptü. Papa onu sarılarak karşılasa da o Müslümanlığının gereğini yapmıştır. Ne de olsa bir Müslüman Papa’nın önünde diz çökmez, ondan medet ummazdı. Papa ile görüşmelerinde Avrupa’ya ne maksatla geldiğini anlatarak, artık Mısır’a gidip ailesiyle beraber olmaktan başka bir emeli kalmadığını açıklayan Cem Sultan, Papa’nın aracılığını istedi. Ancak Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirak etmiş görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakikatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmek tavsiyesinde bulundu. Cem Sultan’ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa Lâtince ağır bir cümle kullandı. ] Papa’nın, Latince anlamadığı zannettiği Cem Sultan’a: “Öyleyse burada it gibi sürün!” demesine karşılık olarak Cem Sultan, Papa’ya şöyle dedi: “Sizin elinize düşen, itten beter olmayacaktır da ya nice olacaktır” diye cevap verdi. Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan’ın mukabelesinde papayı mahcup ettiği görüldü. O devirde bir Osmanlı şehzadesinin aldığı eğitimi Papa’nın bile tahmin edememesi elbette ki Osmanlı Devleti’nin ilim ve eğitim olarak ne kadar ilerde olduğunun bariz bir göstergesidir. Papa Innocent, Cem Sultan’ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa’dan atmanın mümkün olabileceğini sanıyordu. Bu sebeple bir gün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine değil, Osmanlı padişahlığı, hatta bütün dünyanın padişahlığı payesi verilse, dininden dönmeyeceğini sertçe bildirdi. Onlar Osmanlı’ya sığındığında tüm benliğini de teslim edebilirken ama bir şehzadenin dinine zarar gelmemesi için bırakın padişahlığı cihanı verseler elinin tersiyle itmesi onun ne kadar yüksek karakterde olduğunu gösteriyor.

Papa Innocent’in 1492 yılında ölümü üzerine yerine Altıncı Alexandre Burgia seçildi. 1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma’ya giren Fransa Kralı Sekizinci Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan’ı yanına aldı. Cem Sultan 28 Ocak günü Fransız ordusu ile Roma’dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirak etti ve birçok kalelerin zaptına şahit oldu. Napoli Krallığının mukavemetinin kırıldığı sıralarda Cem Sultan’da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerleyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile naklediliyordu.

Cem Sultan böyle bir durumda bile daima, “Ya Rabbi! Eğer bu kâfirler beni bahane edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al!” diye dua ediyordu. Nihayet 25 Şubat 1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35 yaşındaydı.

Cem Sultan’ın hastalık veya zehirlenme neticesinde öldüğüne dair muhtelif rivayetler vardır. Osmanlı müellifleri genellikle papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli ustura ile Cem Sultan’ı tıraş ettiğini ve ölümüne sebep olduğunu bildirmektedir. Papa’nın tüm Hıristiyanlığın hem dini hem siyasi lider olma arzusu ellerinde Osmanlı’ya karşı tek koz olan Cem Sultan’ın da ellerinden kayıp gitmesine neden olmuştu.

Haberin İstanbul’a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezid’in emriyle dükkânlar, çarşılar kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün camilerde gaip cenaze namazı kılındı. Tabutu ise ancak 1499 yılı Ocak ayında ülkeye getirildi. Bursa’ya götürülerek Fatih Sultan Mehmet’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına gömüldü.
Cem Sultan, vefat etmeden önce maiyetindeki beyleri yanına çağırarak bir vasiyetname hazırlatmıştı. Vasiyetname, şöyleydi;

Allah-u Teâlâ’nın emri vaki olduğu zaman, haberi kardeşime bildiresiniz. Ne vech ile olursa olsun, benim tabutumu kâfir memleketlerinde komasın! Ehl-i İslam memleketine çıkarsın ve bütün borçlarımı ödesin. Annemi, kızımı ve diğer yakınlarım ile hizmetimde bulunan adamlarımı himaye eylesin.

Cem Sultan gibi birinin yakınındakileri Hıristiyan ellerde bırakmayacağı aşikardı elbette. Ama yinede oğlunun canını korumak amacıyla gönderememesi de şüphesiz ki büyük bir talihsizliktir. Sultan Bâyezid, kardeşinin bu vasiyetine uyup adamlarının her birine memuriyet vererek gönlünü aldı.Cem’in Rodos’a sığınmış oğlu olan Murat, 1522’de adanın alınmasından sonra oğlu ile birlikte öldürülmüş, iki kızı ve karısı, İstanbul’a götürülmüştür. Cem’in Kahire’de bulunan ve oğlunu kurtarmak için yıllarca çaba gösteren annesi Çiçek Hatun da 1498 yılındaki veba salgını sırasında vefat etmiştir.

Fiziksel Görünümü ve Kişiliği

Cem Sultan
Batılıların, Djem yada Zizim Dedikleri Sultan Cem

Cem Sultan, uzun boylu, mavi gözlü, uzun kirpikli, çoğunlukla sola doğru büktüğü dudakları kalınca, babası gibi doğan burunlu, kulakları ve çenesi küçük, [9] tıknaz, hafif sakallı, vakur ve çevik bir gençti. Ölçülü ve ağır davranışlıydı. Sözünün eri, atılgan bir insandı. Fransa kralı 8. Charles ile görüşmelerinde yanında bulunan Sanuto, Cem Sultan’ın müthiş bir harp adamı olduğunu anlayarak;

Bu Şehzade’nin Osmanlı tahtına geçmeyişi, Hıristiyan âlemi için Tanrı’nın lütfüdür.

Demekten kendini alamamıştır. Cem Sultan’ın kişiliği ve yiğitliğinin bu cümlelerle teveccüh edilmesi kâfi midir bilinmez ama eğer tahta çıkmış olsa ve kardeşi esir olmuş olsaydı, kardeşi gibi yapmayacağı ve tüm Avrupa’yı biran evvel fethetmek için uğraş vereceği en başından bellidir. Onun gibi cesur ve atılgan birinin Avrupa’nın kardeşini bir tehdit olarak kullanması onun Türk-Cihan Hâkimiyeti emellerine engel olamazdı.

CEM SULTAN’IN SOYU

George Alexander Said-Zammit adındaki tarihçi Fatih Sultan Mehmet’in hayatı romanlara ve filmlere konu olan bahtsız şehzadesi Cem Sultan’ın soyundan geldiğini iddia ediyor, iddiasını asırlar öncesinden kalma noter ve arşiv belgeleriyle ispata çalışıyor ve Osmanoğlu ailesinin kendisini tanımasını istiyor. George Alexander Said-Zammit, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultanın yani 13 senelik ızdırap dolu gurbeti romanlara ve filmlere kadar konu olan bahtsız şehzadenin soyundan geldiğini söylüyor. İddiasını doğrulayabilmek için arşivlerde özellikle de 16. yüzyılın noter arşivlerinde o dönemden kalma belgeler arıyor, buldukları arasında bağlantılar kurmaya çalışıyor ve sonra bütün bu çalışmalarını kitap haline getirip kendisinin ve ailesinin Cem Sultanın soyundan geldiğini ve 17. göbekten torunu olduğunu ispata uğraşıyor. Cem’in üç oğluyla iki kızı vardı. Oğullarından Şehzade Abdullah ve kızlarından Ayşe Sultan, küçük yaşta öldüler. Büyük oğlu Oğuz Han babası sürgündeyken İstanbul’daydı ve 1483 Şubat’ında daha dokuz yaşındayken nizam-ı âlem için’, yani devletin başına bir iş açmaması maksadıyla amcası Bâyezid tarafından boğduruldu. Mısır’da yaşayan kızı Gevher Melike ise 1505’te İstanbul’da öldü.

Cemin hayatta tek bir oğlu kalmıştı: Şehzade Murat babasının sürgünü sırasında Rodos’a gidip yerleşti ve Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlendi. Daha sonra çok garip bir iş etti, Müslümanlığı bırakıp Hristiyan oldu, vaftiz edildi, ‘‘Pierre’’ adını aldı ve Papa 6. Alexander tarafından ‘‘Prens’yapıldı. Dininden ve adından vazgeçmesi Avrupa’yı çok memnun etmiş olacak ki, Napoli Kralı’ndan bir başka asalet unvanı, Roma Senatosu’ndan da ‘vatandaşlık’’ aldı. Rodos’ta çoluk-çocuğa karıştı ve Kanuni Süleyman’ın adayı fethetmesine kadar burada ‘‘Prens’’ olarak yaşadı. Ama Rodos’un 1522 kışında Türklerin eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık günü boğduruldu. İdamında 48 yaşındaydı.

İşte, Türk ve Vatikan tarihleri buraya kadar hep aynı bilgileri veriyorlar ama aralarında bundan sonra önemli bir ihtilaf çıkıyor: Türk tarihleri Cem Sultan’ın oğlu Murat’ın ‘Cem’’ adındaki çocuğuyla beraber idam edildiğini yazarken Malta, Rodos ve Vatikan arşivleri küçük Cemin öldürülmediğini, Nicola ismini aldığını, Malta’ya yerleştiğini ve 1536’daki ölümüne kadar burada yaşadığını söylüyorlar.

George Said-Zammit, ailesinin işte bu Prens Pierrein ve oğlu Nicolanın soyundan geldiğini, Cem’in çocuklarının aile ismi olarak ‘‘Saytus’’u seçtiklerini, ‘Saytus’’un zamanla ‘‘Sait’’, ‘‘Sayd’’ ve nihayet ‘‘Said’’ olduğunu anlatıyor. İşin çok daha ilginç olan tarafı ise şu: Malta arşivlerinde Cem Sultan’ın oralarda ‘‘Nicola Saytus’’ diye bilinen torunu küçük Cem’le ilgili belgeler bulunuyor ve bu belgelerden Nicola Saytusun 1530’larda hayatta olduğu anlaşılıyor.

Hanedanın cevabı:” Siz Osmanlı değil, Papalık prensisiniz.”

Cem Sultan’ın soyundan geldiğini söyleyen George Said-Zammit, bundan iki ay önce Osmanoğlu ailesinin yani Osmanlı Hanedanı’nın New York’ta yaşayan reisi Şehzade Osman Ertuğrul Efendi’ye bir mektup yazdı ve aile tarafından ‘‘tanınma’’ istedi. Said-Zammit, mektubuna arşivlerden topladığı Cem Sultan’ın nesliyle ilgili belgeleri de iláve etmişti.

Hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi, Said-Zammit’in mektubuna şık bir cevap verdi. İddianın doğru olabileceğini ancak tarihçilerin yapacağı geniş bir araştırmaya ihtiyaç bulunduğunu söyledi. Said-Zammit ailesinin Osmanoğlu ailesi tarafından ‘‘tanınması’’ konusunda ise titiz davrandı ve ‘‘Sizi bir ‘Osmanlı Şehzadesi’ olarak kabul edemem. Zira, büyük dedeleriniz Papa Altıncı Alexander’in verdiği ‘Prens’ unvanını kabul ettiklerine ve bu unvanı birkaç nesil boyunca kullandıklarına göre artık ‘Osmanlı’ değil, ‘Papalık Prensi’ sayılırsınız’’ dedi.
Cem Sultan’ın soyu devam edebilir ama Osmanlı sülalesinden birilerinin Hıristiyanlığı kabul edip benliğini yitirmesi kabul edilemez. Bundan dolayı hanedanın cevabını bende destekliyorum. Cem Sultan’ı Hıristiyan yapmak için Papa’nın o kadar çabası olmuş, yine de Cem Sultan Müslümanlıktan vazgeçmemişken torunun Hıristiyan olması ve soyunu öyle devam ettirmesi atalarına layık bir evlat olmadığını göstermesi büyük bir talihsizliktir hatta Cem Sultan’ın esir olmasından bile daha vahim bir olaydır.

Cem Sultan’dan birkaç güzel beyit :

I. Beyit

Şîrin tudagun “Çeşme-i Hayvân” olacakdur
Rengin, yanağun gün gibi tâbân olacakdur

Anlamı: (Ey sevgilim,) senin o şirin dudağın, beni ölümsüzlüğe ulaştırıp, yanaklarının rengi, (tıpkı) gün gibi ışıl ışıl parlayacaktır.

II. Beyit

İd ayı mıdur yoksa kemân mı kaşun iy dost;
Her neyse, gönüli onlara kurbân olacakdur

Anlamı: Ey dost, kaş(lar)ın bir bayram ayında görülen o hilal mi yoksa yay mıdır? Her neyse (ikisinden hangisi olursa olsun), onlar, benim gönlüm, onlara (o kaşlara, kaşların o duruşuna) fedâ olacaktır.

Genç Osman

Sultan Genç Osman 3 Kasım 1604’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası I. Ahmed ve annesi Mahrifuz Sultan olup  Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. padişahıdır. Osman, Sultan I. Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine tahta laik görüldü ve padişah oldu. Çok zeki bir insan olan Genç Osman Arapça, Farsça, Yunanca, Latince ve İtalyanca konuşabiliyordu.

Sultan Genç OsmanFatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es’ad Efendinin ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu. Kendisine planlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı.

Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak öldürülen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmet Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi. Tahta çıkar çıkmaz devlet erkanı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislamdan alan bir padişahtı.

Sultan Genç Osman tahta çıktığı sırada Sadrazam Halil Paşa, İran seferindeydi. Osmanlı ordusu Pul-i Şikeste’de yenilmesine rağmen, İranlılar, mukaddes saydıkları Erdebil şehrinin Osmanlılar’ın eline geçme ihtimali üzerine barış istediler. Serav sahrasında, daha önce iki devlet arasında imzalanan Nasuhpaşa antlaşması baz alınarak imzalanan Serav Antlaşması’yla barış tekrar sağlandı. (26 Eylül 1618).

Genç Osman Lehistan seferine çıkmış ve başarızlıkla dönmüştür. Sultan Genç Osman, Lehistan seferindeki başarısızlığının sebebi olarak askerin gayretsizliğini görüyordu. Askeri alanda bazı yenilikler yapma fikri böylece gelişti. İşe Kapıkulu Ocakları ile başladı. Yaptırdığı sayımda, asker sayısının maaş defterindeki kişi sayısından az olduğunu anlayınca fazladan para vermeyi kesti. Bu durum da, daha önce fazladan gelen paraları kendi ceplerine atan zabitlerin, Sultan Genç Osman’a düşman olmalarına yol açtı.

Sultan Genç Osman; her şeyin farkındaydı, ancak tecrübesiz olması yüzünden istediği yenilikleri yapamıyordu. Anadolu, Mısır ve Suriye’deki Türk, Arap ve Kürtlerden oluşacak yeni bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray, harem ve ilmiye teşkilatlarını yeniden kurmak, yeni kanunlar çıkarmak gibi yenilikçi düşünceleri de vardı. Kapıkulu Ocakları bu durumdan rahatsızdı ve bunu belli etmekten kaçınmıyorlardı. Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin başında bulunduğu ilmiye sınıfı ise fikir belirtmiyordu.

Sultan Genç Osman‘ın Haleb, Erzurum, Şam ve Mısır beylerbeylerine asker yazdırmak için gizli bir irade gönderdiğinin sarayda adamları olan yeniçeriler tarafından öğrenilmesi, bardağı taşıran son damla oldu. Sultan Genç Osman asker toplamak için Anadolu’ya bizzat kendisi gitmek istiyordu. Bu arada İstanbul’a, Dürzi lider Maanoğlu Fahreddin’in Lübnan’da bir isyan çıkardığı haberi geldi. Sultan Genç Osman bunu bir fırsat bilerek, isyanı bastırmak için Anadolu’ya gideceğini söyledi. Ancak Sadrazam Dilaver Paşa ve Şeyhülislam Es’ad Efendi, koskoca padişahın küçük bir isyan için Anadolu’ya gitmesine gerek olmadığını söyleyerek, Sultan Genç Osman’ın Anadolu’ya geçmesini engellemeye çalıştılar. Başka bir çaresi kalmayan Sultan Genç Osman, hacca gideceğini ilan etti. Daha önce hiçbir padişah hacca gitmemişti. Sadrazam Dilaver Paşa ve Şeyhülislam Es’ad Efendi çok uğraştılarsa da Sultan Genç Osman fikrinde kararlıydı. Padişahın geçeceği güzergah üzerindeki vilayetlerin beylerbeyleri haberdar edildi ve hazırlık yapmaları istendi. Sultan Genç Osman’ın yanında 500 yeniçeri ve sipahi olacak, geri kalan asker İstanbul’un korunması için İstanbul’da kalacaktı. Sadrazam, defterdar, nişancı, rikab ümerası, gedikliler, 40 müteferrika ve 40 divan katibi hac kafilesinde yer alıyordu.

Padişah otağının Üsküdar’a kurulacağı günden bir gün önce Yeniçeriler Süleymaniye’de toplandılar. Ayaklanan yeniçeriler saraya girip bazı devlet adamlarını öldürdüler. Yeniçeri ve sipahileri ikna etmek isteyen Sultan Genç Osman, yeniçeri ağalarını merhamete getirmeye çalıştı. Ancak bunda başarılı olamadı. Yerine amcası Sultan Birinci Mustafa ikinci kez tahta çıkarıldı. İsyancılar o an için Sultan Genç Osman‘ı öldürülmesini düşünmüyorlardı. Ancak Sultan Genç Osman’ın ne kadar dirayetli bir padişah olduğunu bilen isyanın elebaşları padişahın Yedikule zindanlarına götürülüp orada öldürülmesini istediler.

Sultan Genç Osman‘ın naaşı, ertesi gün Sultanahmet Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Sultan Ahmed Camii’nde babasının türbesine defnedildi.

Kaynak : Wikipedia

Mevlana Celaleddin Rumi

“Gel ne olursan ol yine gel” bu muhteşem sözün sahibi Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi. Mevlana hazretleri 30 Eylül 1207 Afganistan’ın Belh bölgesinde doğmuştur. Mevlana hazretleri dünyaca tanınmıs düşünce adamı, şair ve mevlevi yolunun öncüsüdür (Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Hazretlerinin tarîkatına mensup) . Mevlana hazretlerinin babası alimlerin sultanı olarak bilinen Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri’nin kızı Mümine hatundur. Asıl adı Celaleddin olan Mevlana hazretleri Belhi ismini Belh bölgesinde doğduğu için, Rumi ismini de Anadolu’ya yerleştiği için (o donemde Anadolu’nun ismi Diyar-i Rumi idi) ve de Mevlana ismini de kendisini seven insanlar tarafından efendimiz anlamına geldiği için verilmiştir.

Mevlana Celaleddin RumiZamanın hükümdarı, Mevlana hazretlerinin babasının halk üzerindeki etkisinden korktuğu için her zaman tedirgin olmuştur. Halbuki Bahaeddin Veled hazretleri insanlara çok iyi davranmış ve onların derdine her zaman derman olmuştur. Veled hazretleri felsefe karşıtıydı. Hatta bu onun Belh şehrinden ayrılmasına yol açmıştır. Birgün Bahaeddin Veled insanlara verdiği derste İslam’da felsefenin yerinin olmadığını söyledikten sonra buna şiddetle karşı çıkan İslam felsefecisi Fahrettin Razi hemen O’nu dönemin hükümdarı Alaeddin Muhammed Tokis ’e şikayet eder. Bunun uzerine Tokis Veled’e şehrin anahtarını gönderir. Bunu bir şehirde iki padişah olmaz diye anlayan Veled ailesini de toplayıp hemen Nişapur’a göç eder.

Nişapur girişinde zamanın unlu Şeyh’i Ferîdüddîn-i Attâr tarafından karşılandı.  O zamanlar aralarında çok güzel diyaloglar kuran bu ikiliyi Mevlana hazretleri hep dinlerdi.  Atar,  Veled ailesi gitmeden önce Mevlana’ya bir kitap hediye etti ve Mevlana hazretlerine “bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor” dediği bilinir.

Nişapur’dan sonra Bağdat’a geçen Veled ailesi burada bir süre kaldıktan sonra hac görevini yerine getirmek için Arabistan’a doğru yola çıkarlar. Hac dönüşü Şam’a yönelen aile burada da bir süre kaldıktan sonra Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır. Anadolu günlerinde yedi yıl boyunca süren konaklama döneminde önce Erzincan oradan Akşehir’e geçen kafile oradan da Larende’ye geçmiştir. O günlerde on sekiz yaşına basmış olan Mevlana, Semerkandlı Lala Şerafettin’in kızı Gevher ile evlenmiştir ve bu evlilikten Mehmet ve Alaeddin doğmuşlardır.

Dönemin Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, Veled ailesini razı ederek Konya’ya yerleştirmiştir. Konya’ya geldiğinde büyük sevgiyle karşılanan Veled ailesi Altınapa Medresesinde kalmıştır.

Mevlana hazretlerinin babası Bahaeddin Veled 1231 yılına gelindiğinde Konya’da vefat etmiştir ve Selçuklu sarayında bulunan Gül bahçesine gömülmüştür. Tabi bu olay üzerine herkes çok üzülmüştür. Halk ve Sultan yas tutmuştur( Sultanın bir hafta tahta oturmadığı söylenir.)

mevlana figurBabasının son isteği üzerine ve Sultan’ın da ricasıyla Celâleddin babasından sonra O’nun yerine geçti. Mevlana hazretleri babasını kaybettikten bir yıl sonra Seyyid Tirmizli Burhaneddin’in hizmetine girmiştir ve dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlana sonrada Seyr-suluk adında bir tarikata üye olarak onların eğitimini almaya başladı. Mevlana önce Halep ve sonrada Ryam medreselerini bitirdi ve Konya’ya geri döndü. Mevlana, Tirmizli hocasını çok seviyordu ve onu bırakmak istemiyordu rivayete göre bir gün Tirmizli herkesten habersiz yola çıkmış ama yarı yolda attan düşüp ayağını incitmiş, bunun üzerine hemen Konya’ya geri dönmüş ve Mevlana hazretlerine neden beni bırakmıyorsun demiş. Bunun üzerine Mevlana’da hocasına sen neden gitmek istiyorsun diye sormuş. Tirmizi bu soruya “Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz.” diye cevap vermiş. Bu olay üzerine Mevlana hocasının gitmesine izin vermiş ve Tirmizli 1240’lı yıllarda Kayseri’de hayata veda etmiş. Mevlana hocasının sözleri üzerine gönül aslanını beklemeye koyulmuştur ama bu olay bile ona hocasını unutturamamıştı.

Şemsettin Muhammed Tebrizli adlı bir gezgin 1244’lü yıllarda Konya’nın Şeker Furusan Hanı’na gelmişti. Tebrizli, Ebubekir Selebaf adlı bir şeyhin müridi idi. Herkes onu gezici bir tüccar olarak tanıyordu. Tebrizli de Mevlana gibi aradığı biri vardı ve onu Konya’da bulacaktı. Birgün İplikçi Medresesi’ne doğru yol alırken birden önünde Mevlana’yı gördü ve ona Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhhamed mi? Yoksa Bayezid mi büyüktür?  Mevlana bu sorudan etkilense de ona hemen cevap vermiş. “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Bayezid’in sözü mü olur?” Tebrizli bu sözün üzerine Neden Muhammed(S.A.V) “Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim” diyor da  Bayezid “Kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah’tan başka varlık yok” diyor; buna ne dersin? demiş. Tabi ki Mevlana bu soruya söyle cevap vermiştir: “Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezid ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı, onun için böyle konuştu”. Tebrizli bu cevap karşısında da şok olmuştur ve sevinmiştir çünkü o aradığı kişiyi bulmuştur ve hemen “Allah, Allah” diyerek Mevlana’nın boynuna sarılmıştır.

Mevlana bu olaydan sonra Tebrizli’yi de yanına alarak birlikte kendine en yakın olan müritlerinden Zerkub’un medresedeki kaldığı odaya giderler. Odada sadece iki kişi vardı. Bunlar Mevlana ile Tebrizli idi ve konuşmaya başladılar. Bazı kaynaklara göre bu konuşmalar çok uzun sürdü, yaklaşık olarak 40 ile 180 arasında gün sürmüştür.

Mevlana hazretleri bu konuşmadan sonra kendini çok değiştirmişti. Örneğin artık insanlara vaaz ve ders vermeyi bırakmıştı diğer bir anlamda yeni bir kimliğe bürünmüştü. Tabi ki bu değişim den müritleri de ve dostları da nasibini almıştı. Çünkü Mevlana hazretleri eskisi gibi artık dostlarıyla ve müritleriyle nerdeyse hiç görüşmezmiş. Tabi ki halk bu değişime karşı isyan etmiş çünkü herkes Mevlana hazretlerini yine görmek ve dinlemek istemiş. Halk bu değişime Tebrizli’yi suçlu gösterdi ve herkes Tebrizli’nin nereden geldiğini ve ne istediğini öğrenmek istiyordu.

Gün geçmiyordu ki halkın tepkisi büyümesin. Tebrizli her gün yeni bir olayla karşılaşıyordu. Ölüm tehditleri, şehirden kovmalar … Buna canı sıkılan Tebrizli bir gün Mevlana hazretlerine Kuran’dan bir ayet göstererek “İşte bu, sen ile ben’in arasındaki ayrılıktır” bu ayet Tebrizli’nin Mevlana’dan ayrılmasına işaret ediyordu ve bu olay 1245 yılında Tebrizli’nin Konya’yı gece vakti terk etmesiyle gerçekleşti.

mevlanaMevlana Tebrizli’nin gitmesiyle hayli üzülmüş ve yeme içmeden kesilmiş hatta dostlarıyla görüşmeyi bile bırakmış. Mevlana Tebrizli’nin ardından özlem dolu gazeller ve şiirler söylemeye başlamış. Tabi bu duruma üzülen arkadaşları ve Sultan her yere adam gönderip Tebrizli’yi geri getirmeye çalışmışlar. En sonunda Tebrizli’yi Şam’da bulan askerler ona Mevlana’nın yazdığı şiirleri göstererek geri getirmeye çalışmışlar. Bunu gören Tebrizli geri gelmeyi kabul etmiş. Konya’ya ayak bastığında herkes ondan özür diledi. İki dost bir birlerini görünce eski düzenlerine geri döndüler ve halk yine huzursuz olmaya başladı. Dervişler onu Tebrizli’den uzak tutmaya çalışıyordu. Halk giderek Tebrizli’ye karşı birleşiyordu ve bunlar arasında Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi de vardı.

Sabrı tükenen Tebrizli, Mevlana’ya “Bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek” ve 1247 yılında ortadan kayboldu. Bazı insanlar onu Alaeddin’in de bulunduğu bir grubun öldürdüğünü söylüyordu. Mevlana bu olay üzerine deliye döner ve çok üzülür ama bu üzüntü onun yine geleceğinden umudunu keserek eski hayatına geri döner. Tebrizli Türbesi Hacı Bektaş Dergahı’nda diğer Horasan Alperenlerinin yanındadır.

Mevlana o dönemlerde Tebrizli ile kendisini özleştirme dönemi yaşıyordu. Mevlana yeni dostu olarak kendisiyle aynı durumda olan Selahattin Zerkub’u seçmişti. Mevlana Tebrizli ile yaptığı konuşmaları Zerkub ile yaparmış. Zerkub Konya’da bulunan okuma yazması olmayan bir kuyumcu idi. Tebrizli’ye karşı tavır tutan halk ve müritler bu sefer gözüne Zerkub’u kestirmişti. Tebrizli bu tavıra karşı Konya’yı terk etmişti ama Zerkub hiç aldırmıyordu bu tepkilere.

Mevlana ile Zerkub’un bir arada yaşamaları on yıla varmıştı ve bu arada çoğu zaman Zerkub’u öldürme girişimleri olmuştu. Bir gün Zerkub Mevlana’ya bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediğini söyledi. Bu olaydan üç gün sonra Zerkub hakkın rahmetine kavuştu. Zerkub vasiyetinde onu ağlayarak değil gülerek ve çalgılar çalarak uğurlamalarını istedi.

Zerkub’un ölümüyle yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Çelebi bölgede adı Türk Oğlu diyerek anılırdı.  Çünkü babası Konya yöresi ahilerindendi. Mevlana ile beraberlikleri on yıl sürdü (Mevlana’nın ölümüne kadar). Çelebi Mevlana’nın müridi olmasına rağmen aynı zamanda Vezir Ziyattin’in şeyhiydi.

Celebi İslam’da önemli bir yere sahip olan Mesnevi-i Manevi’yi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) yazmıştır. Çelebi müritlerden yakınırdı ve Mevlana ile sohbet ederken son sözleri şöyleydi “Tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai’nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar’ın İlahiname ‘sini, Mantık-ut-Tayr ‘ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti.” Bu konuşmadan sonra Mevlana Çelebi’ye bir kağıt uzattı. Bu kağıt Mevlana’nın yazdığı Mesnevi’nin 18 beyti idi ve Mevlana Çelebiye dönerek “Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.” Toplamda yapıtları 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir kitaba dönüştü. Mesnevi’nin bitişiyle Mevlana hazretlerinin yorgun vücudu da dayanamadı ve son günlerde çok hastaydı. 17 Aralık 1273 ‘de hayata veda eden Mevlana için her yıl insanlar tarafından Seb-i Arus diye kutlanır (düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabbi’ne kavuşma günü anlamına gelir.)

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan MehmedSultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet‘i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.

Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek ve Hazret-i Peygamber‘in “Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir.” müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan‘da başlayan kuşatma, 22 Nisan‘da Fatih‘in donanmayı Beşiktaş’tan Haliç’e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453‘te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ‘a son verdi.

Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya‘nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi.

Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti‘ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet’i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna’dan Fırat’a kadar yayıldı. Anadolu’da milli birlik tesis edildi.

Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481‘de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı.

Zonaro_GatesofConstFatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım” sözü meşhurdur.

Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan‘ın annesi, Sara Hatun; “Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince, yüce Hakan;  “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur” cevabını verir.

Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul’u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti’nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde “yağla makine soğutmasını”, havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.

Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı savaşlar ve diğer detaylar ayrı birer yazı olarak yayınlanacaktır.

Roma’yı Sonsuza Kadar Değiştiren Adam; Tiberius Gracchus

senatoRoma yaklaşık 500 yıl boyunca cumhuriyet ile yönetildi. Bu yönetim şeklinde hiç kimse mutlak gücü elinde bulunduramazdı. Gücü elinde tutmak isteyenler seneto tarafından suikast düzenlenip öldürülüyordu.Sezar da bu şekilde öldürülmüştü. Bu defa senatonun hışmına uğrayacak olan genç Tiberius Gracchus‘tu. Suçu ise Romalı asillerin aşırılılıklarına saldırarak Roma‘yı sonsuza kadar değiştirecek güçlü bir devrim başlatmaktı.

M.Ö 146 yılında iki büyük düşman Roma ve Kartaca Kuzef Afrika topraklarında karşı karşıya geldi. Tiberius henüz genç olduğu için orduya General Scipio Aemilianus komuta ediyordu. Kartaca sokaklarında iki düşman büyük kapışma içine girmişlerdi. Kilitlenmeyi kırmak için General Scipio şehrin yakılması emrini verdi. Antik kaynaklar, sokakların nasıl kanla dolduğunu yazdılar. Savaşın başlamasında altı gün sonra Kartacalılar teslim oldular.

Bir kaç ay içinde bu büyük medeniyetten geriye hiçbir şey kalmadı. Serveti yağmalandı ve insanları köleleştirildi. Roma yaklaşık 600 yıl daha dünyaya hükmetmeye devam edecekti.

Roma’ya gelen yağmalarla beraber zenginler daha da zenginleşirken sokakta yaşayanların sayısı artıyordu. Zenginler ve yoksullar arasında uçurum vardı. Zenginler yoksulların topraklarına el koyuyorlardı ve bu şekilde binlerce kişinin toprakları ellerinden alınıyordu. Bu durum Tiberius‘u çok huzursuz ediyordu.

Tiberius İspanya’da çıkan isyanı bastırmak üzere orduyla yola çıktı. İspanya’da yerli kabile olan Numantinler ile karşılaştı. Fakat mücadele bir felaketti. Konsül Mancinus 20.000 kişlik birliğini emniyete almaya çalışıyordu. Fakat bütün ordusu barbarlar tarafından kuşatılmıştı. Konsül Mancinus’un tek şansı barış yapmaktı. Barbarlar yalnızca Tiberius ile görüşmeyi kabul ettiler. Tiberius görüşmenin sonunda barbarları barışa ikna etmeyi başardı.

Roma’ya dönen Tiberius kurtardığı askerlerin aileleri tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Fakat sonra senato huzurunda mahkemeye davet edildi. Barbarlarla anlaşma yapılmasının Roma’yı küçük düşürücü bir hareket olarak gören senato mahkeme sonunda Mancinus‘u suçlu buldu. Tiberius ise seneto önünde küçük düşürüldü. O sadece doğru olanı yapmıştı. Fakat senato her zaman olduğu gibi yine çıkarlarını ön planda tuttu. Fakat bir gerçek vardı ki o da; Tiberius halk tarafından bir kahraman olarak görülmesiydi.

TiberiusRoma’da her yıl, insanların haklarını savunmak için on kişi seçilirdi. Fakat bunlardan çoğu senatonun adamları olurdu. Tiberius M.Ö 133 yılında yargıçlık için aday oldu ve kazandı. Tiberius’a karşı ise seneto Tiberius’un çocukluk arkadaşı olan Octavius‘u yargıç yaptı.  Tiberius yargıç olunca toprağı zenginden alıp yoksula veren yasayı oylamaya sundu. Kabul edilmesi için bütün yargıçlar tarafından onaylanması gerekiyordu. Fakat oylamayı Octavius veto etti . Bunun karşılık tepki olarak Tiberius yapılan diğer oylamaları veto ederek bir kaos ortamının oluşmasına zemin hazırladı.  Halkın öfkesi giderek artıyordu.

Tiberius Gracchus halkı arkasına aldı ve bunu çok iyi bir şekilde kullandı. Daha önce kalabalığı bu şekilde kullanan hiç kimse olmadı. Artık herşey kontrolden çıkmıştı. Tiberius adeta imparatorluğun kalbini durma noktasına getirdi.

Tiberius, Octavius’un görevinden azledilmesi için sunduğu oylamayı kazandı. Böylece toprağı zenginden alıp yoksula verecek olan toprak reformu kısa sürede yasalaştırıldı.

Bütün bunlar olurda toprakları alınacak olan zengin senato üyeleri hiç boş dururlar mı? Senato insanlara Tiberius‘un cumhuriyeti yıkıp kral olmak için kendilerini kullandığına inandırmak için her türlü yolu denedi. Onu taç giyerken gördüklerini söylediler. Evet senatonun karalama kampanyası hızla destek kazanıyordu.

Daha düne kadar Tiberius‘un arkasında olan halk bu defa ona cephe alıyordu. Tiberius‘a karşı yapılan saldırı daha yıkıcı olamazdı. Romalılar, hiçbir bireyin gücü tek başına elinde bulundurmamasına tutkuyla inanıyorlardı. Cumhuriyette, kral olmayı istemekten daha büyük bir günah olamazdı. Roma artık bir iç savaşın eşiğindeydi. Bir tarafta Tiberius’u destekleyenler diğer tarafta onun bekleyen bir tiran olduğuna inananlar.

Tiberius‘un yargıçlık görevi de sona ermek üzereydi. Yanlızca bir kez yargıç olma hakkı vardı. Fakat o yine yargıç olmak için oylama yapılmasını istedi. Oylama yapılacağı sırada korumasına kendisine ihtiyacı olduğuda başının üstüne dokunacını söyledi. Bunu söylerkende aynı zamanda elini başının üzerine koydu. Fakat senato onun kendini kral ilan ettiğini, yardımcılarından tacını istediğini söyledi.

republic12M:Ö 133 yılında bütün senato üyeleri  Tiberius‘a saldırarak onu oracıkta linç edip öldürdüler.

Tiberius Gracchus için cenaze töreni yapılmadı, görkemli nutuklar olmadı. Cesedi Tiber nehrine atıldı.

Tiberius Gracchus Roma’yı sonsuza kadar değiştirmişti. Cinayeti kalabalıkların gücünü serbest bırakmıştı. Onun ölümünden sonra Roma’yı tekrar bir araya getirmek 100 yıl sürecek ve Roma’nın yeni yönetim şekli imparatorluk olacaktı.

NOT : Yazı BBC’nin “İmparatorluk Roma’nın Yükselişi ve Çöküşü” adlı belgeselindeki anlatımlardan oluşmaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî

Said NursiBediüzzaman Said Nursi ama bazen insanlar onu diğer adlarıyla yani Sait Okur, Molla Said, Saidi-Kurdi ya da Said Nursi diyerek çağırırlardı. Kendisinin 1878 doğumlu olduğu her yerde gecerli ama ay ve güne dair değişik bilgiler vardır. Bazi tarihçiler onun 5 Ocak’ta doğduğunu söylesede bazılari 12 Mart olduğunu söylelerler.

Said Nursî aslen Kürt’tür ve islam bilginlerinden ve de Risale-i Nur Kulliyati hem kurucusu hemde yazarıdır. Zamanın Osmanlı devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri ona Bediüzzaman yani zamanin en iyisi lakabını vermiştir. Çünkü kendi yaşıtlarına göre daha akıllı, zeki ve üstündü ve bu lakap sonradan ismiyle beraber anılmaya başlandı(Bediüzzaman Said Nursi). Said Nursi 1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı olan Nurs  bugünkü adıyla Kepirli köyünde dünyaya geldi. Said Nursi’nin babasının adı Mirza ve annesinin adı da Nuriye’dir.

 Said Nursî ilk eğitimini kendi köyünde kendi abisi Molla Abdullah‘tan almıştır. Said Nursi dokuz yaşındayken Tag köyünde, Molla Mehmed Emin Medrese‘sinde asıl eğitim hayatına başladı. Bazı tarihçiler göre Said Nursi  sonrada  bu medreseden ayrılıp köyüne dönmüstür. Buna sebep olan ise kendi üstünlüğüne çok önem vermesi ve başkalarının emirlerine tahhamül edemediği içindir. Bu yerden ayrıldıktan sonra abisi tarafından haftada bir kaç kez ders almaya başlamıştır. Said Nursi beş yıl içinde dört medrese degiştirmiştir. Bunlar sırasıyla Molla Mehmed Emin Medresesi, Mir Said Veli Medresesi  Molla Fethullah Efendi Medresesi ve son olarak Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali medresesidir. Bu zaman zarfında Said Nursi her gün zamanını kitaplara vererek yüze yakın atip kitap okuduğu, Kuran’ın tamamını okuduğu söylenmektedir. Said Nursi sonradan bu medreseden diplomasını alıp ayrılmıştır.

Said Nursi medreselerde başarılarından çok hocaları ve arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar ile tanılır. Hatta bir gün Cezire Ağasının hizmetçisi Said Nursi’yi öldürmek için hançerine davranır ama bunu fark eden Said Nursi hemen silahına davranır fakat düşmanın bir şey yapmadığını görünce onu korkutmak için kafasını bir kaç kez suya koyup çıkartmıştır. Rivayete göre eğitiminden sonra köyüne dönen Said Nursi bir gün rüyasında kıyametin koptuğunu görür ve rüyasında kendisinin de sırat köprüsünü başında görür ve sırasıyla bütün peygamberler ile görüşür ve en son  peygamberimiz  Hz. Muhhammed’i (S.A.V) gördükten sonra uyanır. Bu rüya ona çok şey kazandırır. Çünkü bu rüyadan etkilenen Said hemen babasına danışarak eğitimine devam etmek istediğini söyler ve babasının izniyle eğitmine devam eder.

Bediüzzaman lakabı ise zamanın hocası Molla Fethullah Efendi tarafindan verilir. Said’deki dersleri kolay anlama, kitapları okuyup ezberleme gibi cevherleri gören Molla ona Bediuzamman yani zamanın en iyisi lakabını verir.

Kendi yazdığı kitaplarda Said Nursi‘nin Bitlis’e gittiğine ve orda dönemin valisi Ömer Paşa tarafından konakta bir oda verilip ona ilim çalışması için yardım edildiği söylenir. Said Nursi Bitlis’deki iki yılda ilim başarılarından dolayı  hemen diğer iller tarafından dikkat çekilir ve dönemin Van valisi Hasan Paşa tarafindan davet edilir ve Said Nursi bu şehirde on yılı aşkın süre ilimle ilgili calışmalar yapar ve bu süre zarfında kendi mederesesi olan Horhor medresinde öğrencilere ders verdiği bilinir.

1097 yılında 2. Abdulhamit’e istirhamda bulunmak için her yıl yapılan selamlık törenlerine üstünde yöresel kıyafetler, basında sarığı ve hançeri ile katıldı ama bunu gören askerler Said Nursi’yi tutukladılar ama sonra akıl hastahanesine kapatıllar. Ayını yıl serbest bırakılan Said Nursi, Abdulhamit’te karşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle buluşmak için Selanik’e gitmiştir.

İlk başlarda İttihat ve Terakki cemiyetine sempati duysada sonradan bu sempatisi giderek düşmanlığa döndü. Çünkü 31 mart 1908 tarihindeki olaylardan dolayı cemiyete inanışını kaybetmiştir ve o yıl tutuklanmıştır. Ama sonradan serbest bırakılmıştır. Said Nursi sonradan İttihad-i Muhhamed Firkası‘na (siyasi parti) üye olmuştur.

  • 1. Dünya Savaşı

Ustad-Bediuzzaman-Said-NursiOsmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na katılmasıyla, Said Nursi gönüllü alay kumadanı olarak orduya katılmış ve kendi milisini kurup doğuya gitmiştir. Said Nursi’nin milisi dört bin kişiden oluşmaktaydı ve onlara Keçe Küllahlılar diye hitap ediliyordu. Said Nursi Bitlis’i savunurken vücuduna üç kurşun almıştı ve de ayağı kırıldı. Sonra Rus ordusuna esir düştü ve iki buçuk yıl esir hayatı yaşadı.

Savaş esiri olan Said Nursi yaralı olduğu için hemen hastaneye kaldırıldı. Çünkü o önemli bir esirdi ve sırf onun için İstanbul’dan bakım parası yollanmıştır. Uzunca bir süre hastahanede kaldıktan sonra Rusya’nın St.Petersbourg sonra da Rusya‘nın güney batısında bulunan Kosturm‘a esir kampına götürülmüştür.

Said Nursi‘nin esir döneminde Rus Çar’ının dayısı, Kafkas komutanı Nikolas Nikolavic ziyaret etmeye gelmişti. O sırada bütün esirler ayağa kalkarken onu gören Said Nursi ayağa kalkmamıştır. Bunu gören komutan sebebinin sorduğunda ise ‘Benim inancım budur’ cevabını almıştır. Tabiki bunun üzerine mahkemeler kurulmuştur ve Said Nursi’yi Rus ordusuna saygısızlıktan idam etmek istemiştir. Herkes onun geri adım atmasını beklerken o daha fazla sevinip, gülüyordu ve bunu gören komutanlar onun gerçektende inancı için yaptığına inanıp onu affetmişlerdi.

Said Nursi‘nin kaçma dönemi ise 1917’ye dayanıyordu. O zamanlar Rusya‘da devrim olmuştu ve ortalık çok karışmışti bunu fırsat bilen Said Nursi ordan kaçmanın bir yolunu bulup önce Peterbourg’a kaçtı. Sonra ordan Varsova‘ya ve ordan da Almanya’ya geçti. Almanya’da bir süre kalan Said ordan Viyana ve Viyana’dan’da Sofya‘ya kaçtı ve oranda İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a döndüğünde İstanbul İngilizler tarafindan işgal altındaydı. İstanbul’dayken işgalci güçleri tarafından bir eseri yüzünden idam emri çıkarılmıştır.

Türkiye‘nin zaferinden sonra Atatürk, Said Nursi’yi Ankara’da bulunan TBMM’ye davet etmiştir ve bu davet sırasında Said Nursi meclis üyelerine on maddelik İslam’a sahip çıkılması gerektiren ifadeler kullanmıştır. Sonradan Ankara’yi terk ederek Van’a yerleşen Said Nursi, öğrencilere ders vermeye başlar.

  • Sürgün ve Hapis Hayatı

Özellikle cumhuriyet yıllarının ilk başlarında uygulanan politikalar, halkı isyana sürüklemişdi. Bunlardan biride Şeyh Said(Burada bahsi geçen kişi Said Nursi değildir.)  isyanıydı. Hilafetin kaldırılmasıyla Anadolu‘daki birçok komitede ortaya çıkmıştı bunlardan biri de Kürt İstiklal Komitesi‘ydi. Çok kişi bu olaydan sonra tutuklanıp idam edildi  ya da sürgün edildi. Bunlardan biri ise Said Nursi idi. Said Nursi 1925 yılında Burdur‘a sürgün edilmiştir. Said Nursi‘nin burda Nur’un İlk Kapısı adlı eserini yazdı ama bu onun sonrada Barla‘ya sürgün olmasına neden oldu. Eskişehir ağır ceza mahkemesi tarafından Said Nursi’ye gizli örgüt kurmak , cumhuriyet temmelerini yıkmak iddiasıyla dava açıldı ve dava sonucu Tesettur Risalesi’ nden dolayı onbir ay hapis yatarken kendi öğrencileri ise altı ay ceza aldı. Said Nursi orda tek başına bir hücrede kaldığı yani tecrid altında kaldığı bilgileri yer almakatdır. Eskişehir hapis günleri bittikten sonra devlet Said Nursi’yi yedi yıl gibi bir süre zarfında said-nursiKastamonu‘da sürgün hayatı yaşatmıştır. Bu yıllarda Said Nursi’ye rejimin temel düzenini yıkmak suçuyla dava açılır ve bu davadan Said Nursi dokuz ay hapis cezasi alır. 1944 yılında zorunlu olarak Emirdağ’a götürüldü. Burda da zorunlu ikamete mahkum edildi. 1947 yılına gelindiğinde bu sefer hakkında ayni suçlardan yine dava açıldı ve bazı talebeleriyle beraber yirmi ay Afyon cezaevinde hapis hayatı yaşadı. Ordan sonra yine Emirdağ‘a götürüldü. Hapis yıllarından sonra genellikle Emirdağ ve Isparta‘da yaşayan Said Nursi bir kaç kez İstanbulu ziyaret etti. 23 Mart 1960’a gelindiğinde Said Nursi Şanlıurfa‘da hayatını kaybetti ve burda Halil-ur Rahman Dergahı’na defnedildi. 27 mayıs darbesinden sonra hükümet tarafindan 12 Temmuz‘da mezarı yıktırıldı.

Yüzyıl Savaşı’nın Bir Kadın Savaşçısı; Jeanne de’Arc

images[5]

Jeanne d’Arc ( d. 1412 – ö. 30 Mayıs 1431) (İngilizce’de Joan of Arc, Türkçe’de bazen sadeleştirilerek Jan Dark şeklinde de yazılır. Yüzyıl Savaşları boyunca İngiltere’ye karşı ülkesi Fransa’ya memleketi Lorraine’deki cephelerden başlayarak manevi anlamda büyük destek olan ve sonradan ünü Fransa’nın dört bir yanına yayılmış bir Fransız Katolik azizesidir.

12 yaşındayken St. Catherine, St. Margearet ve St. Micheal‘in ruhları ile önsezi yoluyla iletişime geçmeye başladığı söylenir. Savaşlarda Fransız ordusuna katılmış ve İngilizlere karşı savaşmıştır. Daha sonra onu esir alan İngilizler onun erkek giysileri giyip savaşan ve gaipten sesler duyan bir kâfir olduğunu öne sürerek onu henüz 19 yaşındayken yakarak öldürme kararı almışlardır. Ölümünden beş yüzyıl sonra azize ilan edilmiştir.

Ölmeden önce ve öldükten sonra adını korumak için görülmüş tüm mahkeme kayıtları bugün Fransa Millî Kütüphanesi’nde saklanmaktadır. Yaşadığı tarihteki diğer kişiler ile kıyaslandığında, hakkında en çok şey bilinen kişilerden biridir. Jan Dark bugün Fransa’nın en önemli azizelerinden ve kutsal ikonlarındandır. Hayatı edebiyatta ve sinemada yoğun şekilde konu edilmiştir.

Roma’nın En Büyük Kâbusu Hannibal

Hannibal 'ın filleriSavaş stratejileri ve taktikleri halen askeri akademilerde okutulan bir komutan olarak Hannibal, döneminin süper gücü Roma’yı birçok kere mağlup ederek şimdiki ününü kazandı.Köle ekonomisi sayesinde süper güç olan Roma’nın Akdeniz birliği hayallerini çeyrek asırlığına da olsa geciktirdi…

Hannibal hakkındaki bilgilere daha çok Romalı vekanüvislerden ulaşmaktayız.Hatta Kartacalı tarih yazarlarının yazılarında Hannibal’ın herhangi bir savaştan sağ çıktığına dair bir bilgi dahi yok!

Hannibal, Roma emperyalizmine karşı savaşında,birçok dili ana dili gibi konuşması ve diğer kültürlerle kendini donatması sayesinde uzun süre direnebilmiştir.Ancak her komutan gibi onun da bir sonu olacaktı…

Doğduğu yıllarda (M.Ö 247) Kartaca, Akdeniz’in en zengin bölgelerinden biriydi.Ancak Roma sömürgeciliği gözünü bu topraklara diktiği için, Birinci Punik Savaşı yapılmış ve Kartaca ağır zayiat vermişti.Kartaca ordusunun kayıpları arasında Hannibal’ın babası da vardı ve babasının yanında savaşa eşlik eden Hannibal,babası son nefesini verirken Roma’ya sonsuza dek nefret edeceğine söz veriyordu…

Gençliğinde, asil bir ailenin varisi olmayı çok iyi değerlendiren Hannibal,özellikle farklı savaş taktiklerini çok iyi kavramıştı.Zaten birçok tarihçiye göre de Hannibal, tarihte savaş planlarını savaş alanına en iyi yansıtan komutan olarak kabul edilir…

221’de,o sırada 20’li yaşlarda olan Hannibal, babasına verdiği bu yemini yerine getirmek için büyük bir fırsat yakalayacaktı.Asil bir aileden olan Hannibal,kayınbiraderinin ölümü üzerine İber Yarımadasındaki güçlerin başına geçti.Artık planlarını gerçekleştirebilirdi…

Roma ile yapılan tüm antlaşmaları geçersiz sayarak sadece iki yılda tüm İspanya’yı topraklarına bağladı.Galya’yı tehdit ediyordu,Romalılar bu öfke dalgasını fark etmekte gecikmeyecekti.Roma tarafından Kartaca’ya sert bir ultimatom gönderildi:”Ya Hannibal’ı verirsiniz,ya da biz gelir alırız!”

Tabii ki Kartaca, bu küstahça ikaza kulaklarını tıkamıştı. Öfkelenen Roma,o zamanın en büyük ordusuyla beraber İkinci Punik Savaşı’nı başlatıyordu!

Roma’nın taktiklerine cevap vermek yerine Hannibal, doğrudan Roma’ya saldırmaya kara vermişti.219 yılının Eylül ayında 100 bin asker ve 37 fil ile Alplerde destansı yürüyüşüne başlayacaktı…

izbirakanlar05Alplerin dondurucu soğuğunun yanında dağdaki vahşi kabilelerin saldırıları sonucunda da ağır kayıp veren Hannibal,bu büyük yürüyüşü tam 15 günde tamamlamıştı.100 bin kişiyle başladığı yürüyüşün sonunda ordusunun yarısını kaybetmiş ve 37 filinin de 36’sını kurban vermişti.Zaten sağ kalan o tek filin üzerinde de Hannibal duruyordu…

Herşeye rağmen Hannibal ve ordusu, Roma’nın karşısına dikilmişti…Daha iyi eğitilmiş Kartaca ordusu,Hannibal’ın stratejistliği ile birleşince Romalıları kolayca avlamaya başladı.Trebia ve Ticinus Savaşlarında Kartaca büyük bir zafer kazanıyordu.Artık İtalya’nın kuzeyi Hannibal’dan sorulacaktı…

Kuzey İtalya’nın yerlilerini ve Galyalıları ordusuna alan Hannibal,güneye doğru ilerlemeye başladı.217 yılında Roma konsülünü de ağır bir yenilgiye uğrattıktan sonra Hannibal ve ordusu,çok verimli olan Campania bölgesini harabeye çevirdi.İlerleyişine devam eden Hannibal,Cannae’de elli bin kişilik dev bir Roma ordusuyla karşılaştı.Ancak Hannibal’ın dehası burada da ortaya çıkıyor ve süvarilerinin hareketliliği sayesinde yedi bin kişilik Kartaca ordusu,elli bin kişilik Roma ordusunu kuşatma altına alıyordu.Ertesi gün Romalıların merkezine büyük bir taarruz başlatan Hannibal, Roma ordusunu paramparça ediyordu.Avrupa’nın başkenti Roma, tehlikedeydi…

227904Ancak Hannibal Roma’ya yürümeye niyetli değildi.Belki de en büyük strateji hatasını yapmak üzereydi.Zira Roma’ya da Napoli’ye yürümeyen Hannibal,Romalılar ile savaşmaya devam etti.Ancak 211 yılından itibaren saldırdığı Romalı askerler, saldırıları püskürtmeye başlamıştı.Yapacak bir şey yoktu,İspanya’daki kardeşi Hasdrubal’dan takviye istedi.Eğer takviye gelmezse savaşa devam edemezlerdi.Ancak Roma’da planlar yapıyordu, Roma’nın ünlü komutanı Cladius Neron(Daha sonra Roma’yı yakacak kişi) ordu kurarak Hasdrubal ile çarpışmaya hazırlanıyordu bile…

207 yılında Neron tarafından bozguna uğrayan Hasdrubal’ın kellesi Hannibal’a gönderilecekti…Kartaca meclisi de Roma ile bir ateşkes yapılması görüşündeydi.Hannibal için kaçış yolu gözükmüyordu!

Roma’yı haritadan silmekten başka düşüncesi olmayan Hannibal, son darbeyi vurmak için harekete geçen Roma ordusunu karşılamak üzre,on beş yıl boyunca operasyonlar yaptığı İtalya’dan elli bin kişi toplamıştı.Buna karşılık Roma ise General Scipio komutasındaki elli bin kişilik orduyu yola çıkarmıştı.

202 yılında Scipio ve Hannibal, Zama Savaşında karşı karşıya geldi.Bu vakte kadar süvarilerinin hareketliliğini en üst safhada kullanan Hannibal,aynı derecede harketli ve kalabalık Roma ordusu karşısında ağır bir yenilgi alıyordu.Roma’yı Hannibal tehlikesinden kurtaran Scipio ise,”Africanus” ünvanını alıyordu…

Her ne kadar mağlup olmuş olsada Hannibal,Roma ile yeniden savaşmak istiyordu.Bu tehlikeyi gören Roma,Kartaca’ya uyguladığı yoğun sıkıştırmalar sayesinde Hannibal’ı Suriye’ye sürgüne yollattırdı…

Suriye’de de rahat durmayan Hannibal,burada da ayklanmalar çıkarttı.Ancak Roma’nın sabrı taşmıştı,Hannibal hakkında ölüm emri çıkarıldı.

Ölüm emrinin çıktığını öğrenen Hannibal ise,183 yılında Romalılar tarafından yakalanmak üzereyken intihar etti.Bazı Romalı kaynaklara göre Hannibal intihar etmeden önce”Hadi Romalıları daha fazla sinirlendirmeyelim; çünkü yaşlı bir adamın ölmesinin çok uzun süreceğini sanıyorlar.” dediği rivayet edilir…

Hannibal,her ne kadar büyük bir komutan olsa da birçok hata yapmıştır.Roma konsülünü yendikten sonra Roma’ya yürümek yerine savaşmayı tercih etmesi bunların başında geliyor.

Roma, Hannibal’ın ölümünden yaklaşık bir asır sonra Akdeniz’in tüm kıyılarıyla beraber Kartaca’yı da topraklarına katıyor ve tarihte bir ilki gerçekleştiriyordu…Hannibal’ın hayalini daha sonra Attila gerçekleştirecekti…

farklitarih.com ‘dan alıntıdır

Büyük Pers Kralı I.Darius

dariusBüyük Darius (M.Ö. 549 – M.Ö. 485, Eski Farsça, Dārayawauš) M.Ö. 552 – 485 yılları arasında İran’ı yönetmiş olan imparator. Modern Farsça´da adı  Dâryûsh, İbranice kaynaklarda Daryaweş Antik Yunanca´da Darios, Latince ve Romalı tarihçilerin notlarında ise Darius biçiminde geçer. Ayrıca Darius yaptığı fetihler ile Persler için çok önemli sayılır.

II. Kambises‘in dengesiz yönetimi sonucu İran’da taht Smerdis’in eline geçmişti. Ülke iç savaşın eşiğine geldiği sırada Kambises intihar etti.

Ancak sarayda Smerdis’in bir sahtekar olduğu fikri yayılıyordu. Bazılarına göre tahtta oturan kişi Büyük Kiros’un oğlu Smerdis değil, Gaumata adında bir Mecusi büyücüydü. Ölümsüzler’in(Ölümsüzler Perslerde 10 bin kişiden oluşan kralın koruyucusu ve en sadık askerlerinden oluşan birliktir) komutanı olan General Darius bu söylentileri yayarak Smerdis’e karşı isyan bayrağı açtı. Soylularla birleşerek Smerdis’i devirdi ve şah oldu.

Kiros(Pers kralları) Asya’da gidebileceği en uç noktaya dek gitmiş ve orada ölmüştü. Kambises(Pers kralı) de Afrika’da en uç noktaya erişmiş ve ölmüştü. Darius imparatorluğu Avrupa yönünde genişletmeye karar verdi.

Batı Anadolu’da İyonların isyanı, Perslerin dikkatini bu yöne çekti. İsyanı Yunan kentlerinin desteklediği anlaşılınca Darius Ege’nin karşı yakasına sefer kararı aldı. Ancak Yunanistan beklenenden daha zorlu bir düşman çıktı, savaşçı kentlerin direnişi ve coğrafi engeller yüzünden yıpranan Pers ordusu Marathon’da bozguna uğradı.

Trakya ve Makedonya’yı istila eden Darius, kuzey bozkırlarındaki İskit savaşçılarının üzerine yürüdüyse de önemli bir sonuç elde edemedi.

Darius döneminde imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı. Büyük Kiros’un yapımını başlattığı ticaret yolları tamamlanarak ulaşım kolaşlaştırıldı. Sınırlar içindeki barış ve istikrar sayesinde ekonomik faaliyetler gelişti ve Akdeniz’in batısına dek uzanan ticaret hatları kuruldu.

Darius’un hükmü altına giren farklı milletler arasında kısmen huzur temin edilmişti. Yahudilere dini serbestlik tanındı. Mısır’da bir tapınak inşa edildi. Yunan kahinlerine önem verildi.

Darius dönemindeki en büyük bayındırlık faaliyeti ise Persepolis(Zamanının en ihtişamlı şehri, Daha sonraki yüzyılda Büyük İskender tarafından yok edilmiştir.) adlı yeni başkentin inşa edilmesi oldu.