John Freely : “Fatih, Kanuni’den Daha İlginç ve Önemli Biri”

Milliyet Gazetesi’nden Miraç Zeynep Özkartal, Kanuni Sultan Süleyman‘ın yoğun oarak tartışıldığı bugünlerde 50 yıldır Türkiye’de yaşayan, Osmanlı ve İstanbul’la ilgili birçok kitabı bulunan Amerikalı üniversite hocası John Freely ile Fatih Sultan Mehmed‘i konuştu. İşte Özkartal’ın o röportajı:

john freely
John Freely

John Freely, Kanuni Sultan Süleyman sayesinde “meşhur oldu”. Tamam, bu biraz abartılı bir tespit. Ama ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi ve hakkındaki tartışmalar başladığından beri birçok gazete onun Osmanlı tarihi hakkındaki kitaplarından alıntılara ve görüşlerine yer veriyor. Aslında Freely fizik profesörü, yıllarca Boğaziçi Üniversitesi’nde fizik tarihi dersleri verdi. Ve yazdı. Çoğu İstanbul ve Osmanlı tarihi üzerine tam 50 kitap yazdı hem de!
Sabetay Sevi’den tutun da Cem Sultan’a kadar bu toprakların netameli konularını, portrelerini araştırdı ve bir kaynak yarattı. Geçtiğimiz hafta ise yeni kitabı piyasaya çıktı: Fatih Sultan Mehmed biyografisi “Büyük Türk”. Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan kitabında, Fatih’e olan büyük hayranlığını aktarıyor Freely. Ona göre Fatih bir “Rönesans adamı”.

Kitabınızın ilk cümlelerinde Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet portresinden söz ediyorsunuz. Fatih’e ilginiz bu portreyi görmenizle mi başladı?

Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed

Evet, tam da böyle oldu. Bu resmi ilk kez 1962’de Londra National Gallery’de gördüm.
O sırada İstanbul’a geleli iki yıl olmuştu. Daha sonra 1999’da yeniden karşılaştık, bu kez İstanbul’da. Yakın arkadaşım Selçuk Altun, Yapı Kredi Bankası’nın yönetim kurulu üyesiydi ve banka, portreyi İstanbul’a getirip sergiledi. Böylece Fatih’in o resmi, 100 yıl sonra İstanbul’a geri dönmüş oldu. Sergi için bir kokteyl yapıldı ve kimse o portreye bakmadı bile. Yanımda iki koruma görevlisiyle ben bakakaldım sadece.

Bu portrede sizi bu kitabı yazmaya kadar götüren ne gördünüz?

İlginç bir kişilik bir kere. Sultanların, kralların portrelerinde genelde gücün simgesini görürsünüz. Ama burada Fatih’in yüzü, ifadesi farklı. Bir de hikayesini biliyordum tabii. Birini sevmek için onu tanımalısınız. Ama bu Osmanlı sultanları için çok zor. Mektup yazmıyorlar bir kere. Şiirleri var hiç değilse… Benden 600 yıl önce yaşamış birinin zihninin içine girmeye çalıştım.

Neler keşfettiniz?

Bir insanın kütüphanesine bakarak onun nasıl biri olduğunu anlayabilirsiniz bence. Fatih’in kitaplarına bakın. Bir sultanın Aristoteles’le, St. Thomas Aquinas’la ne işi olabilir? Fatih Sultan Mehmed, muhteşem bir savaşçıyla olağanüstü bir entelektüelin birleşimi. Öğrenme aşkı var bir kere. Gerçek bir Rönesans adamı. Büyük İskender’de benzer bir kişilik görebilirsiniz. Mesela Atina’yı fethettiğinde diyor ki “Tek sorun şu: Agamemnon Truva’yı ele geçirdiğinde onu meşhur edecek bir Homeros vardı. Benim ise bir Homeros’um yok.” Çok etkileyici değil mi?

Sanırım siz Fatih Sultan Mehmed’in Türkiye’de hak ettiği değeri görmediğini düşünüyorsunuz.

Evet. Hem Türkiye’de hem de batıda. Kanuni Sultan Süleyman’a çok daha fazla önem veriliyor. Halbuki Fatih çok çok daha ilginç ve politik olarak çok daha önemli biri. Sultan Süleyman’ın zamanında imparatorluk kurulmuş, her şey tıkır tıkır çalışıyordu. Ben onun bir stratejist olduğunu düşünmüyorum. Herkes kurulu bir orduyu yönetebilir. Oysa Fatih babasından sonra o orduyu düzenleyen kişi. “Kanuni ortalıkta Brad Pitt gibi dolaşmıyordu, Hürrem’e aitti”

Peki “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili fikriniz nedir? Seyrettiniz mi?

Hayır, o kadar çok şey duydum ki artık seyretmesem de olur. Süleyman haliyle çok meşgul bir adamdı, hayatı seferlerde geçti. Sıradan bir haremi vardı ve sonra Hürrem’e aşık oldu. Herkesi bir kenara itti ve kendini Hürrem’e adadı. Sultan Süleyman ortada Brad Pitt gibi gezmiyordu, Hürrem’e aitti. O öldüğünde oğlu Sarhoş Selim tahta geçti. Diğer şehzadelerin öldürülüp onun tahta geçmesi, Osmanlı’nın kırılma noktasıdır. Selim beceriksiz bir yöneticiydi. Aslında onun da ilginç şiirleri vardır ama benim favorim Deli İbrahim.

Fatih Sultan Mehmed’le ilgili en çok tartışılan konu, Hıristiyan olup olmadığıdır. Siz nasıl bir bilgiye ulaştınız dini konusunda?

Fatih’in pek dindar olduğu söylenemez. Galata’da St. Pietro Kilisesi’ne gidip ayinleri izlediği, komünyon ekmeğinden yediği biliniyor.

Ama kitabınızdan şu sonucu çıkardım: Ne Müslüman ne de Hıristiyandı.

Evet, öyle görünüyor. Seremoni seven bir padişah değildi. St. Pietro Kilisesi’ne genelde yalnız gidiyordu. Sultan Süleyman gibi kalabalıklarla dolaşmıyordu.

Hakkındaki kaynaklar tatmin edici miydi?

ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da bu işi yapmaya kalksanız işiniz çok kolay. Ama Türkiye’de daha zor. O dönemler üzerine çalışan çok az tarihçi var. Fatih üzerine belgeler epeyce kısıtlı.

Türkçe okuyabiliyor musunuz?

Hayır. Türkçem Tarzanca seviyesinde. İhtiyacım olan her şey çevrilmiş, Boğaziçi Üniversitesi’nin harika bir kütüphanesi var. Kampüs içindeyken İngilizce yetiyor ama sokağa çıktığımda, Çiçek Pasajı’na gittiğimde Türkçe konuşuyorum.

Kitabı ne kadar sürede yazdınız?

Fatih Sultan MehmedBir yıl. O sırada üniversitede ders vermeye devam ediyordum çünkü. Şimdi dersim yok, aynı anda dört kitap yazıyorum. Ben işçi sınıfından geliyorum, hayatım hep böyle geçti. Gençken gündüzleri çalışıyor, geceleri okula gidiyordum. Sonra da gündüzleri okula gidip akşamları yazmaya başladım. Karım Dolores harika biri, her şeyi o yapıyor. Onun sayesinde…

Fatih Sultan Mehmed hakkında pek fazla kitap yazılmayan bir padişah. Siz bu biyografiyi yazarken bunun nedenini keşfettiniz mi?

“Büyük Türk”, Fatih hakkında genel okura hitaben yazılmış ilk kitap. Hem Türk araştırmacılar hem de Batılılar Süleyman’ın daha görkemli olduğunu düşünüyorlar. Fatih çok daha kompleks bir kişilik, kolay değil.

Lise diploması olmayan fizik profesörü

1926 yılında, İrlanda kökenli bir ailenin oğlu olarak New York’ta doğdu. Babası mezarcı, annesi temizlikçiydi. 17 yaşında, henüz lisede okurken II. Dünya Savaşı’na katıldı. Döndüğünde Roosevelt yönetimi, savaşa katılanlara -lise mezunu olmasalar da- üniversite bursu verileceğini söyledi.

Böylece fizik okudu. 1951’de üniversiteden mezun olduktan sonra, dokuz yıl boyunca gündüzleri farklı işlerde çalıştı. Geceleri de New York ve Princeton üniversitelerine devam ederek mastır ve doktorasını tamamladı.

Bu sırada eşi Dolores’le evlendi, üç çocuğu oldu. 1960 yılında İstanbul’a ilk defa Robert Kolej’de fizik öğretmenliği yapmak üzere geldi. 1976’da ayrıldı, 1988’de bu kez Koç Lisesi’ne geldi. 1991-1993 arasında Venedik’ye yaşadıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne geri döndü. Çocukları bugün farklı ülkelerde yaşıyor. Orhan Pamuk romanlarının İngilizce çevirmeni olan kızı Maureen Freely İstanbul’u sık sık ziyaret ediyor.

‘ABD’nin insanları aptal. Sarah Palin’e baksanıza!’

İlk geldiğiniz 1960’tan bu yana İstanbul nasıl değişti?

Biz buraya geldiğimizde 1,5 milyonluk, çok romantik, çok güzel bir şehirdi. Şimdi ise bir şey güzelse diğeri çirkin.

Türkiye ana hedefi olan Batılılaşmayı ne oranda başardı sizce?

Batılılaşma burada çok abartılıyor bana kalırsa. ABD’nin insanları aptal, Sarah Palin’e baksanıza! Umuyorum Türkiye onlara benzemek istemiyordur. Bu modernleşme ve batılılaşma sözcükleri Türklere büyüklük taslamak için kullanılıyor. Türkiye’de karanlık güçler var, evet. Ama ABD’de de var.

İstanbul hakkındaki en iyi gezi kitaplarından biri sizi Hillary Sumner Boyd ile birlikte yazdığınız “Strolling Through İstanbul”dur. Sumner Boyd’un CIA ajanı olduğu söylenir, bu konuda ne biliyorsunuz?

Bu bir hurafe. Hillary ajan olacak son kişiydi herhalde. Oxford’da okurken, okulun Troçki kulübünün başındaydı, komünistti. ABD’den gelen herkes için böyle düşünülüyor. Eğer yabancıysan ajansındır.

Siz ajan mısınız?

Benimle ilgili de bu hurafe çok çıktı. Hatta birisi benim Einstein’in laboratuar asistanı olduğumu bile uydurmuştu. Halbuki en fazla Princeton kampüsünde bir kez karşılaşmışızdır.

(Miraç Zeynep Özkartal / Milliyet)

Ekolay.net‘ ten alıntıdır.

AHİLİK – CÖMERT KARDEŞLER

CÖMERT KARDEŞLER

Öyle bir bina kurulsun ki temelinde kardeşlik olsun. Öyle bir bina düşünün ki bütün tuğlalar kardeşlikle birbirine tutunsunlar, dahası o binanın tüm tuğlaları evet tüm tuğlaları kardeş olsun. Şimdi sormak istiyorum. Sizce böyle bir bina kolay kolay yıkılabilir mi? Böyle bir bina yüzyıllarca ayakta kalmaz mı? Felsefesi kardeşlik olan, “kardeşim” anlamına gelen “ahi” kelimesini örgütlerinin adı kabul eden bir topluluk… İşte bu topluluk yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirmiş, başta ticaret olmak üzere, toplumun her alanında da söz sahibi olmuştur.

Kardeşlik, Ahilik kurumunun temelinde tasavvufi değerlerin yer alması sonucunda vazgeçilmez bir kural olmuştur. Evet, Ahilik kurumunun her bir ferdi kardeşti, onlar kardeştiler. Kardeşlik demek sadece bir anadan doğmak değildir. Sadece aynı kanı taşımak demek, aynı soydan gelmek demek değildir. Ahiler, kardeşliği, cömertliğe, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygu olarak nitelendirmişler ve yaşatmışlardır. Dini, mesleki, karakterli bir kurum olan “Ahilik”, görüşlerini bilhassa kişiler arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve bu düşmanlıkların yerine kardeşlik duygusunun hakim olmasını teşvik eden Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Muhammed’in hadisi şeriflerinden alır. Ahiler benimsedikleri görüş çerçevesinde tüm insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

Ahiliğin temel öğeleri din ve meslektir. Daha doğrusu Ahilik dini kurallar çerçevesinde mesleki yapılanmadır. Ahilikte temel meslek sahibi olmayan bir ahi tasvir edilemez. Her şahıs, becerisine, imkânlarına göre bir mesleğin maharet ve hünerlerini kazanır, o işin piri olur ve hem kendine hem de topluma katkı sağlar. Mesleği olmayan birinin ne kendine ne topluma faydası olur.
Ahilik gibi bir kurumun oluşturulmasındaki temel amaç insanlığa hizmet etmektir.

Mükemmel toplumlara ancak ahlakla yoğrulmuş, kardeşlikle pişmiş fertler yetiştirerek ulaşabilirsiniz. Fertler mükemmel olursa onlardan meydana gelen topluluklar da mükemmel olur.Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman dünyayı düzene sokabilirsiniz. Bu yüzden Ahilikte öncelik, fertlerin kişiliklerini bir düzene sokmaktadır.

Ahi olmayı seçen birinin üç şeyi bağlanır, üç şeyi açılır: gözü harama, ağzı günah söze, eli zulme bağlanır; kapısı konuklara, kesesi ihtiyacı olanlara, sofrası aç olanlara açılır.

Aslında ahilik başlı başına bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Temel ilkeleriyle 300’e yakın görgü kurallarıyla her millete örnek olacak bir yaşam biçimi.

Ahilik; kardeşliktir, adalettir, yardımseverliktir, insan haklarına saygı duymaktır. . Ahilik devletini ve tüm insanları seven, kudretli, şefkatli, çalışkan, yardımsever, ekmeği bol ve sofrası açık iyi insanların birliğidir.

Günümüz dünyasının yükselen onlarca değerinin önemli bir kısmının temelinde ahiliğin ana ilkeleri bulunmaktadır. Tüketici hakları, sivilleşme, kooperatifçilik, gibi kavramları dünyaya aktaran birikim, ahilik kültürüdür. Bu yönüyle de ahilik, yalnızca Türk Milletinin değil, dün olduğu gibi bugün de bütün dünya toplumlarının örnek alması gereken bir ahlak sistemidir.

Yazımı kardeşliği, eşitliği, Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel!” görüşünü kendisine temel edinmiş güzel bir ahi sözüyle bitirmek istiyorum:

“Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir,
Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir.”

Yavuz ÇAĞLAR

Noel baba ve DEDE Korkut

Bu makalemde  iki adamın hayatını  aktaracağım.

Noel babanın gerçek adı piskopz nikoladır  Nikola’dır.Demrede doğmuştur.Roma zamanında hristiyan olduğu için tutuklanmış.Sonra bırakılmıştır . Peki  bu adamın tonton çoçuklara yardım eden dede ünü nerde doğmuştur. Bu şöyle anlatılır’Patara’da(Demrede) önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli

etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar. Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir ve kötü durumdan kurtulur.

Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar. İşte Noel Baba’nın

yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar. İkonalarda ve resimlerde de Nicholaos’ın üç altın top ile gösterilmesi bu yüzdendir.Hem piskopos Nicola   bir aziz yani hristiyanlıkta evliya gibi bir şeydir. peki Dede korkut kimdir? Dede korkut ise  bir halk ozanıdır.Oğuznamede  295 yıl yaşandığı söylenir.GENE Oğuznamede  hz.Muhammed’e elçi olarak geldiği söylenir. Sir derya nehrinin  aral gölüne döküldüğü yerde doğduğu Ürgeç dede diye   oğlu olduğu söylenir.Dede Korkut anladığımız kadarıyla Hakanların danışmanıdır.570-632 yıllarında yaşadığı rivayet edilir. Şimdi mukayese edebiliriz.Noel  baba bir  hristiyan  aziz dir. Dede Korkut ise bir danışman bir evliyadır. Bu makaleyi yazmamın sebebi Noel babanın  hristiyanlar için kutsi olduğu belirtmek içindir.Dede Korkutun ise bilinip hatırlanmasıdır.

Padişahların En Ünlü Sözleri

Osmanlı padişahlarının en ünlü sözleri.

FATİH SULTAN MEHMET

Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed

Sultan Mehmet 12 yaşına geldiğinde babası Sultan Murat oğluna tahti bırakıp Manisa’ya inzivaya çekilir.Bu haber üzerine hristiyanlar Osmanlı tahtında bir çocuk olduğu için Haçlı ordusu toplayıp Osmanlının üzerine saldırmaya karar verir. Bu olayı haber alan Sultan Mehmet babasını çağırır fakat babası artık sensin diye gelmez. Bunun üzerine Sultan :

Mehmet babasına şu tarihi mesajı yollar:

Baba,
Eğer Padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz ,
yok eğer padişah ben isem size emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz.

İmparatorunuza Söyleyin. Şimdi ki Osmanlı Padişahı Öncekilere Benzemez. Benim Gücümün Ulaştığı Yerlere, Sizin İmparatorunuzun Hayalleri Bile Ulaşamaz.

Ya Ben Bizans’ı Alırım; Ya da Bizans Beni.

Fatih Olmasaydım Ulubatlı Hasan Olmak İsterdim.

Yapmak İstediğimi Sakalımın Bir Teli Bile Bilseydi, Sakalımın O Telini Hemen Koparır ve Yakardım.

Bu Dünya Ölümlüdür. Her Fani Gibi Bende Ölümü Tadacağım.

Dünya Devleti Ebedi Değildir. Fani Cihanda Hiç Kimse de Ölümsüz Değildir. İnsanların Dünyada Nefesleri Sayılıdır ve Ölümsüzlük Kapısı Kapalıdır.

Şeyhim Akşemseddin Hazretleri İle Beraber Yaptığım Zikrin Lezzetine Dünyaları Bile Değişmem. Eğer Şeyhim İzin Verseydi Zikir Yolunu Tercih Eder, Saltanatı Terk Ederdim.

YAVUZ SULTAN SELİM

yavuz sultanselim
Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim Padişah olmadan önce Şah İsmail’in ülkesine gider ve saraya girmenin yollarını arar.Birden aklına Şah İsmail’in satrancı çok sevdiği geLir ve köylerde kasabalarda santranç oynayarak nam salar.

Şah İsmail bu kişiyi merak eder ve sarayına çağırır.Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail satranca başlarlar.Biraz zaman geçtikten sonra Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’i Şah Mat eder ve yener.

Şah İsmail bu duruma kızar ve Yavuz Sultan Selime ; “Sen Nasıl Şah’ını Şah Mat Etme Cürretinde BuLunursun” diyerek tokat atar.

Yavuz Sultan Selim özür diler ve ülkesine döner. Aradan zaman geçer ve Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim bir savaşta karşı karşıya gelir.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yener. Ardından o meşhur şiirini yazar:

Sanma Şahım / Herkesi Sen / Sadıkhane / Yar OLur
Herkesi Sen / Dost mu Sandın / BeLki oL / Ağyar OLur
Sadıkhane / BeLki oL / aLemde / Serdar OLur
Yar OLur / Ağyar OLur / Serdar OLur / DiLdar OLur

Şiirin tercümesi şöyledir:

Şahım Sen Herkezi Sadık Yar Sanma
Sen Herkezi Dost mu Sandın BeLki O Düşman OLur
Sadık OL BeLki O ALemde Komutan OLur
Yar OLur, Düşman OLur, Komutan OLur, SevgiLi OLur.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihân kavgasıdır.
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi.

II. ABDULHAMİT

II. Abdülhamid

Beni evhamlı sanıyorlardı HAYIR!
Ben sadece gafil değildim, o kadar.

Kırk yıl şu devletlerin birbirine düşmesini bekledim. Onlar birbirlerine düştü, şimdi ben tahtta değilim.

Tarih değil,hatalar tekerrür ediyor!

Düşmanımın kurtuluş reçetesi öldürmek içindir.Esaretin bir çeşitide borçlandırmadır.

Savaş yalnız sınırlarda olmaz .Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir.Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.

Bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam,zira bu vatan bana değil milletime aittir.
Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir.
Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!

İcabı halinde donanmayı kaybetmemek için canımı vermeye hazırım.

OSMAN GAZİ

Padişahların özlü sözleri kadar Türk tarihine damgasını vuran bir de vasiyet vardır; Osman Gazi’nin oğlu Orham Gazi’ye yazdığı vasiyet…

Osman Gazi’nin 1326’da Söğüt’te vefat etmeden önce oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı bu vasiyet tam bir siyasetnâme niteliğindedir.

“Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme! Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan’ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer’i şerifin dışına çıkmazdı. Allah’ın (c.c) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma, adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah’ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!. Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!.. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan”.

Kaynak : mynet.com

Dünyanın Akışını Değiştiren Satranç Oyunu ve Şah-Mat Hamleleri

  1. Misyonerlik yamyamlıkla başladı.
  2. Fransa İngiltere’ye kazık atarken ABD doğdu.
  3. Thaless, Güneş Tutulması’yla savaşı bitirdi.
  4. Çanakkale, Lenin’i iktidara getirdi.
  5. II. Wilhelm, Enver Paşa’yı yarattı.
  6. Truva Atı mat etti.
  7. Bizans, aralık kapıya yenildi.
  8. İsa’yı çarmıha geren tembel hahamlar Hristiyanlığı doğurdu.
  9. Patrik asıldı, kapı hâlâ kapalı.

Bu siyasi satranç, tarihin bütün zamanlarında oynanmış, halen de oynanmakta, gelecekte de oynanacak. Bütün tarih zamanlarından ve dünyaya yaygın çeşitli ülke ve siyasilerin değişik hamlelerinden seçilen sayfalara aktarılan örnekler, siyasetin sürrealist satrancı konusunda aydınlatıcı olacaktır.

YAMYAMLIK

Geçmiş yüzyıllarda Afrika’da fıkramsı bir hamle beklenmedik gelişmelere neden olmuş.Geçmiş yüzyıllarda yiyecek sıkıntısı çeken Afrikalı kabileler, yiyecek içinİngiltere’den yardım istemişler. Yardım uzun süre gelmeyince, ortalıkta dolaşıpduran İngiliz misyon şefini önce rehin almışlar, sonra da yemişler.Elçileri yenen İngilizler, bu durum karşısında çok sinirlenerek telgrafçekmişler hemen Afrikalılara:“Vay yabaniler vay! Bizim büyükelçiyi nasıl yersiniz?” Cevap göndermiş hemen Afrikalılar:“Haşlama!..”İngilizler diretmiş:” Derhal 1000 sterlin tazminat göndermezseniz, araştırma uzmanlarımızı gönderipgerekeni yapacağız.“Afrikalı şef telgrafı alınca “ugh” demiş. Sonra hepsi birden “ugh” , “ugh” demişler.Ve tamamı, tazminatı denkleştirmek için civar kabilelere dağılmışlar. Kabile üyeleri akşam dönünce, toplanabilen miktarı gören şef, acele telgraf göndermişİngilizlere: “Bizde 75 sterlin çıktı. Kusura bakmayın, siz de bizimkini yiyin!..”Uluslar arası müdahale imkanı bulunmaya İngilizler, derhal uzmanlarını Afrika’ya göndermiş. Göreve başlayan bu din misyonerleri, bazı kabilelerde köleyığınları yaratma gibi faaliyetler oluşturmuşlar. Bu arada Afrika halklarınınbeslenme sorunundan hareketle, Afrikalının aç bırakılarak kontrol edilmesi siyasetiyerleşmiş Batı’da…

İNGİLİZ –FRANSIZ KAZIKLARI

Amerikan Bağımsızlık Savaşı dönemlerinde, Fransızlarla İngilizler birbirlerine kazıkatıp duruyorlardı. Her ikisi de birbirlerinin uluslar arası çıkarlarının altınıoymakla meşguldüler. İngilizlere karşı Amerikan Bağımsızlık Savaşı başlayınca,Fransızlar İngilizlere kazık atmak için, Amerikan devrimcilerine askeri uzmanlarını ve teknolojilerini gönderdiler; ama bu kazık, bu kadarla kalmadı.Hem askeri uzmanları ve teknolojileriyle Amerikalıların Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmalarını sağladılar hem de İngilizlere kazık atalım derken geleceğin ABD’sinin kurulmasına neden oldular.İngilizler bu kazığı not etmişlerdi.Fransız monarşisinin, Fransız devrimcilerine karşı savaş başlayınca İngilizlerde Fransız devrimcilerine el altından para yardımı yapmaya başladılar…Görünüşte Fransız hanedanına onlar da bir kazıkla karşılık vermiş olacaklardı.Ne ki, Fransız devrimcilerine el altından yardım etmeleri bununla kalmadı; Fransa’da kırallık yıkıldı, cumhuriyet doğdu ve yeryüzünde her şeyi değiştiren Fransız İhtilali meydana geldi.

THALESS’İN HAMLESİ

Thalesİ.Ö. 500 sonlarında Med Kralı Sik****’le ve Lidya Kralı Alyat uzun yıllardan beri savaşıyorlardı. Henüz dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü bilinmeyen o dönemlerde, savaş gittikçe kızışıyordu. Savaş öylesine uzun sürmüşki, her iki ülkenin de halkı perişan olmuş, yiyecek bulma güçlüğü, ticaret yapma güçlüğü son haddine varmıştı.Yurttaşlar, “Bu savaşlardan tanrılar bile usandı” deyip duruyorlardı. Genel hoşnutsuzluk her yerde yükselince, her iki kral da halkı avutacak, onlara savaşı unutturacak çareler aramaya başladılar. Önemli olan halka savaşmayı unutturmaktı, yoksa savaşın kendisi devam etmeliydi tabii. Sonra akıllarına bilgin Thaless geldi. Bilgin Thaless, o sıralarda, “Gündüzün geceye dönüşeceğive yıldızların görünüvereceğini” söylüyordu. Bu dedikodu, halkın dikkatini savaştan uzaklaştırabilirdi.Bilgin Thaless‘i çağırıp bu söylentinin ne zaman gerçekleşeceğini sordular.”Yarın” dedi Thaless. İki kral, halkı ve askerleri meydana topladı.Halk veaskerler savaştan usandıklarından, dedikoduların söylenti olduğunu bile bile eğlenip beklemeye başladılar.O gün, 28 Mayıs 585‘te Güneş tutuldu. Gün geceye döndü. Yıldızlar göründü vebeklenmeyen bir sonuçla, savaş bitti. Askerler ve krallar o kadar şaşırıpkorkmuşlardı ki, beş yıldır süren bu kanlı savaşı beklenmeyen bir şekilde durdurmuşlardı.Bilgin Thaless, Güneş’in o gün tutulacağını biliyordu. O, güneş’in o yıldakitutulmasını öngören ilk bilgindi.Aslında evrendeki bu gerçeği halka duyurmak istiyordu.Ama bu olayın savaşı bitirebileceğini aklından bile geçirmemişti.Gözler önüne serilen bu hamlelerle sonuçları, mekanik düzenekleri andırıyor.Bilindiği gibi, “Bir yere çarptırılan bir nesne, diğer nesneleri harekete geçiripzincirleme etkiler sonunda mumu yakan kibriti ateşleyerek ortalığınaydınlanmasına neden olacak mekanizmayı harekete geçirir”.

ÇANAKKALE HAMLESİ

Anafartalar savunmasında düşmanın 15 dakika durdurulması Rusya’da Çar’ın devrilip yerine Lenin‘in iktidara geçmesine yardımcı oldu. Almanya, 1.Dünya Savaşı öncesinde,Rusya’da Çar’ın politikalarından hoşnut değildi ve uluslar arası çıkarlarına uygun görmüyordu. Bu nedenle Lenin’i ve partisini el altından desteklemeyebaşladı. “Lenin iktidara geçerse, Rusya 1.Dünya Savaşı’ndan çekilebilirdi…”1914‘te İngilizler, Yeni Zelandalıları yanlarına alarak Fransız ve İtalyanlarlaÇanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’u işgal edip oradan da Karadeniz yoluylaRus Çarı’na, Lenin’e karşı yardım etmeye gidiyorlardı. Alman armadası,gemilerin yolunu açık denizde kesecekken, onları Çanakkale’de Türk taburlarıdurdurdu. İngilizlerin bu hamlesi, Conk Bayırı ve Anafartalar’dakiçarpışmalarda beklenmeyen ve değişik sonuçlar üretti:İleride Türk bağımsızlık savaşını başlatacak olan Mustafa Kemal doğdu. 300 bin asker hayatını kaybetti. Mustafa Kemal‘in Anafartalar savunmasında 15 dakikada İngiliz ve Fransızları durdurması bir anlamda Lenin‘in Rusya’da iktidara gelmesini kolaylaştırdı. Böylece İngilizlerin başlattığı bir hamle, üç ayrı sonucu doğurmuş oldu.

ÇAPRAŞIK HAMLELER

19. yüzyıldaki çapraz hamlelerde ise Osmanlı‘nın üstünde Fransa’nın ağırlığı hissedilmeye başlanmıştı. Bu hamleye tepki olarak İngilizler Osmanlı’ya karşı olan Yunan başkaldırısına destek çıktılar. Başka köşede Bismark, Osmanlı’da Tanzimat’ın Batı hayranlığını, Batı düşmanlığına çevirmek için Türk ırkçılığını ve dinsel gelenekçiliği desteklemeye başladı. Çünkü Tanzimat, Paris’e dönüktü. Aynı nedenle başka bir zaman diliminde, II.Wilhelm sık sık Osmanlı’yı ziyaret ederek,hal hatır sormaya başladı. Sonuçta Osmanlı savaşlarda ünlü KRUPP toplarını kullanmaya başlayacaktı. II.Wilhelm‘in bu hamlesi, sonuç olarak Enver Paşa ırkçılığını da yükseltmişti. Enver Paşa iki Alman zırhlısına Odessa’yı bombalatırken, Osmanlı’nın 1.Dünya Savaşı’na gireceğini aklından geçirmiş miydidersiniz.

TRUVA’DAKİ HAMLE – MAT

Truva atıTruva Savaşı‘nda, Akhalı Menelaos, zengin Truva’yı yıkabileceğine düşünde görse inanmazdı. Onun tahta atı, Truva Savaşı‘nda siyasi bir satrancın hamlesidir. Truva Kalesi’nin önüne bıraktırdığı tahta at, satrançtaki hamlenin taşıdır.Menelaos bu taşla hamle yapmıştır. Bu, bilinçli bir hamledir.Galibiyetin getirdiği coşkuyla çılgına dönmüş olan Truvalılar, Menelaos‘unbıraktığı bu hediyeyi ganimet kabul edip içeri aldılar. Bu son hamlenin sonuçlarını akıllarına bile getirmediler. Belki Akha’lı Menelaos da tam olaraksonucu düşünemiyordu. Tahta atın içine gizlediği askerlerini bile gözden çıkarmıştı çekilirken. Menelaos her büyük komutanın sahip olduğu şansa sahipti. Truvalılar coşku ile içtiler, eğlendiler ve yerlere serildiler. Sabaha karşıaskerler atın içinden çıkarak kapıyı açtılar. İşte bu şansla Menelaos‘un hamlesi zincirleme sonuç getirdi. Truva Düştü!

BİZANS’TA SON HAMLE

İstanbul'un fethiİstanbul fetih edilirken, Bizans ordusu içinde değişik milletlere ait askerlerin hepside kutsal Bizans’ın Osmanlı’ya karşı savunması için gelmişlerdi. Kuşatmanın sonuna doğru Osmanlı toprakları Edirnekapı ve Topkapı’da çok büyük gedikler açmıştı.Artık içerideki Bizanslılar dışarıdan görülebiliyor, şehir son anlarını yaşıyordu.Bizans ordusundaki Cenevizli bir komutan, kalan güçleri yaptığı bir planla kapıların dışındaki Osmanlı askerlerini arkadan çevirip, yok etmek ve gedik açmak için “Rum ateşi” desteğinde kapılardan birini açtırdı (Kserkoporta) ve dışarıhamle yaptı. Ama kendi adamları yaralandı.Kapalı olan kapılar açılarak kendi yaralı askerleri içeri alındı. Sonra telaşlakapılar tam olarak kapatılamadı.Surların dışındaki iki yeniçeri kapının yarı açık olduğunu fark ettiler. Bizans askerleri, Topkapı yönünde mazgalları boşaltıp Topkapı’da savaşan diğeraskerlere yardıma gitmişti. İki yeniçeri diğer yeniçerileri de çağırarak içeridaldılar ve esas kanlı savaşların cereyan ettiği Topkapı’ya doğru hızla koşmayabaşladılar. Topkapı surunda savaşan Bizanslılar, yeniçerilerin içeride ve arkalarında olduğunu fark edince onlara doğru döndüler.MAT! Her şey bitmişti.Cenevizli komutan, yapmış olduğu hamlenin sonucunu rüyasında görse inanmazdı.

FİLİSTİN HAMLESİ

Hz. İsa'nın çarmıha gerilişiHZ. İsa; hahamların cemaatlerine hizmette kusurlarının olduğu, çalışmadıkları vealdıkları paraları hak etmediklerini söyleyince, hahamlar İsa’yı çarmıhagerdirdiler. Romalılara bu hamleyi yaptırırken, sonuçlarının Hristiyan dinini doğuracağını düşlerinde görseler inanmazlardı. Hele bu hamlenin Miladi Tarihi doğuracağını hiç düşünmemişlerdi.

PADİŞAHIN HAMLESİ

1821 yılında Osmanlı padişahı, Rusya çarlığıyla casusluk yaptığından şüphelendiği Rum Ortodoks Patriği Grigorius’u bir emriyle patrikhanenin kapısına astırdı.Günümüzde bu kapı hala kapalıdır. Padişah, Yahudi halkına, Grigorius’un ölüsünü Sarayburnu’ndan denize atmalarını emretti. Padişah’ın Yahudi halkı emri yerine getirdiler, aradan geçen zamanla bu hamlenin sonuçlarıyla Mora Yarımadası’ndaki Rumlar 6 bin Yahudi’yi katlettiler.

İnsanoğlu,dünyada çeşitli coğrafyalarda hamlelerini halen sürdürüyor. Yaptığı hamleler dünyanın değişik yerlerinde değişik sonuçlara yansıyor. Irak’ta ve Afganistan’daki satrancın sonuçları yüzyılımız sonlarına doğru, hatta belki deoraya kalmadan beklenmeyen sonuçlar yaratacak.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri

BİR ÖYKÜ

Bu öykü çok manidar güzel bir öykü: kuyucu murad paşa (celali kasabı ) celaliler ile çarpışırkırken  sipahi atı terkisinde bir sabi çoçuk görür.Paşa ona sorar :

-Sen ne yerdensin  celali arasına  nasıl düştün ?

-Falan yerdenim  aç kaldık babam beni aldı bunlara(celalilere)katıldık boğazımızın tokluğuna çalıştık .

-Baban ne iş yapar

-Çalgıcıydı şeştar  çalardı.

Paslı demir gipi merhametsiz  amansız vezir acı acı güldü.

-“Demek baban saz çalar celalileri aşka getirdi ha.” dedi ve celladlara işaret verdi.Yirmiden fazla  celladın hiç biri çoçuğu katledmedi. biz çoçuk başı kesmeyiz dediler.Paşa sonra yeniçerilere emretti. Yeniçerilerde geri çekilip biz cellad değiliz kaldı ki bu çoçuğun başınıcelladlar bile vurmadılar dedi.Paşa kendi içoğlanlarına emretti.Onlarda geri çekildiler.İhtiyar yerinden kalkıp sırtından postunu çıkarttı.Oğlanı yakasına yapışıp bir kuyunun başına getirdi. Koskaca elleri ile çoçuğu kuyuya attı .Sonra şu sözü söledi: “Karayazıcı (eşkiya) Deli Hasan(eşkiya) Kalenderoğlu(eşkiya)  ve binlerce şaki anasını karnında AT ÜSTÜNDE ELİ MIZRAKLI DOĞMADI HEP BÖLE SABİ İDİLER SONRA BÜYÜDÜLER ALEMİ FESAD ATEŞİNE VERDİLER.

KAYNAK

DAĞ PADİŞAHLARI SF.40

SONUÇ ŞU KİMSE EŞKİYA VE ŞEREFSİZ DOĞMAZ AMA  EĞİTİLMEZSE ÖYLE OLUR!!!!!!!

TÜRKİYE’DEKİ BÜYÜK SUİKASTLER

Büyük ülkemizin büyük insanları birçok faali meçhul cinayete kurban gitmiştir. Bunlardan bir kaçını sizlere sunacağım. Buradaki vatan evlatlarını gördükçe “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.” sözü aklıma geliyor.

ABDİ İPEKÇİ

1929 Yılında İstanbul’da doğmuştur. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, hukuk fakültesini bitirmiştir. 1961 senesinde 1 Şubat 1979 tarihine kadar Milliyet gazetesinin başyazarlığını yapmıştır. 1 Şubat 1979 gecesi Maçka’da ki evinin yakınlarında Mehmet Ali Ağca tarafında öldürülmüştür.

ABDULLAH ÇATLI

1959 Yılında Nevşehir’in Çat ilçesinde doğmuştur. 1977 yılında Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanlığını, 1978’de Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcılığına getirilmiştir. MİT’le beraber çalışarak Asala terör örgütünü dağılmasına sebep olmuştur. 3 Kasım 1996 yılında malum Susurluk kazası sırasında vefat etmiştir. Nevşehir’deki Necdet Ersan mezarlığına gömülmüştür.

ADNAN KAHVECİ

1949 yılında Trabzon Sürmene ilçesinde doğmuştur. Çok zeki ve çalışkan olduğundan dolayı hayatı hep birincilikle geçmiştir. ABD’de Elektrik Mühendisi olarak mezun olmuştur. Daha sonra da profesörlük tezini vererek orada çalışmıştır. Türkiye’ye geldikten sonra Boğaziçi Üniversitesine öğretim görevlisi olarak bulundu. 12 Eylül döneminde Başbakanlık Danışmanlığına atandı. Daha sonra 46,47 ve 48 hükümetlerinde görev almıştır. Devlet ve Maliye Bakanlığını yapmıştır. 5 Şubat 1993 tarihinde Bolu-Gerede otobanında ters yola girerek kaza yapmış ve bu kazada vefat etmiştir. Ölümü sırasında yanında hiçbir koruma bulunmaması ve yeni yapılmış bir otobanda ters yolda girmesi olayı şüpheli duruma getirmiştir. Askeri alanda yaptığı çalışmalarından suikasta kurban gittiği düşünülebilir.

ALİ GAFFAR OKKAN

1952 Yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde doğmuştur. 29 Eylül 1973 tarihinde Polis Akademisini başarı ile bitirdikten sonra 1983 yılında Şanlıurfa İl Emniyet Müdürü olarak atanmıştır. Kars, emniyet müdürlüğünü de yaptıktan sonra 18 Kasım 199 tarihinde Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğüne getirilmiştir. Burada PKK ve Hizbullah terör örgütlerine ağır darbeler vurmuştur. Mossad’ın bölgedeki uyuşturucu ve silah kaçakçılığını bitirme noktasına getirmiştir. Bundan dolayı 24 Ocak 2001 günü saat 17:40’ta valilik binasına seyir halinde iken yolun belirlenmiş bir noktasında 5 polis memuru ile şehit olmuştur. 7 polis memuru da bu olay sırasında yaralanmıştır. Ali Gaffar Okkan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yetiştirdiği ender vatanseverlerden bir tanesidir.

Dipnot: A.Gaffar Okkan döneminde Diyarbakır’da nevruz kutlamalarında halk Türk bayrağıyla coşup kutlarken, bugün Kürdistan bez parçası ile kutlama yapılmaktadır, aynı dönemde terör olayları dikkate şayan şekilde azaldığı göze çarpmaktadır.

ÇETİN EMEÇ

1935 Yılında İstanbul doğumlu Galatasaray mezunu. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra, çeşitli gazetelerden görev yapmıştır. Hürriyet gazetesinde genel koordinatör olarak çalışırken 7 Mart 1990 tarihinde evinin önünde şoförü ile birlikte öldürülmüştür. Suikastı gerçekleştirilen İrfan Çağrıcı’nın İran tarafından desteklenen İslami örgütünün ameliyat (ölüm) timi sorumlusu olduğu söyleniyordu. Öldürülme sebebi net olmamakla beraber yazmış olduğu şeriat karşıtı yazılar gösterilmektedir.

EŞREF BİTLİS

1933 yılında Malatya doğumludur. 1952 yılında Kara Harp Okulunda teğmen rütbesi ile mezun oldu. Kara Harp Akademisini bitirdikten sonra Silahlı Kuvvetler akademisini bitirdi. 1978’de tuğgeneral, 1982 yılında tümgeneral, 1986’da korgeneral, 1990’da orgeneral olmuştur. 17 Aralık 1992’de Irak’ın Selahattin şehrine giderken ABD çekiç gücüne ait uçaklar tarafından taciz uçuşu yapılarak zorla Bitlis helikopter pistine indirildi. Daha sonra 17 Şubat 1993’de uçağı henüz aydınlanmamış nedenle düşmesi ile şehit olmuştur. Körfez savaşından hemen sonra Kuzey Irak – Doğu Anadolu topraklarını kapsayan bölgede çekiç güç adında askeri kuvvet yerleştirilmiştir. ABD askerleri PKK ile organize hareket edip TSK’ne ve TC’ne karşı hareketlerde bulunmuştur. Eşref Bitlis Paşa bu bölgeden çekilmelerini istediğini Turgut Özal’a bildirmiştir. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ile görüş ayrılıklarına düşmüştür. Ender yetişen vatansever bir devlet adamı şehit düşmüştür.

DR. NECİP HABLEMİTOĞLU

28 Kasım 1954 Ankara doğumludur. 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Basın Yayın Yüksek okulundan mezun olmuştur. 1977-78 yılında “Dilde, Fikir ve İşte” adında bir dergi yayınlamıştır. 1995-96 yılları arasında BM bir projesinde (UNOP) görev alarak Moldova’da Gaga us Türklerinin Latin Alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti vermiştir. 18 Mart 2002 tarihinde suikasta kurban olmuştur. Alman vakıfları ile ilgili yazdığı kitapta Bergama’da altın olaylarına değinmiş buradaki halkı ayaklandıranların Almanya vakıflarının olduğunu söylemiştir. Türkiye’de askeriyeye karşı bir sivil itaatsizlik çıkarmak isteyen Alman vakıflarını belgelerle açığa çıkarmıştır. TC Devleti bir vatan evladını daha kaybetmiştir.

RECEP YAZICIOĞLU

1948 Yılında doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra 1968’de Aydın’da maliye memuru olarak atanmıştır. 1984 yılında Tokat’a vali olarak atanmıştır. Burada Torba bütçesi uygulaması ile Cumhuriyetten bu yana yapılan dersliklerden daha fazla derslik kazandırmıştır. 2 Eylül 2003’te trafik kazası geçirerek bitkisel hayata girmiştir. 8 gün sonra Denizli Ziraat Odası başkanı Haldun Tellioğlu ile birlikte hayatını kaybetmiştir. Erzincan valisi iken teröre karşı çok mücadele göstermiştir. “Bu Sistem Değişmeli” adında bir kitap yazmıştır.

HALİL TURGUT ÖZAL

13 Ekim 1927’de Malatya’da doğmuştur. TC. 45. Ve 46. Dönem Hükümetine Başbakanlık yapmış ardından seçilerek görevinin başında hayatını kaybetmiştir. 1952 yılında ABD ekonomi tahsili görmüştür. 1961-62 yıllarında askerliğini yapmıştır. ODTÜ’DE ders vermiştir. 1983’de Anavatan Partisini kurmuştur. Barzani’ye uluslar arası arenada rahat seyahat etsin diye Türk pasaportu vermiştir. Yıllar sonra Barzani bu pasaportu 2007 yılında Türkiye’ye geri iade etmiştir. 8. Cumhurbaşkanı iken 17 Nisan 1993 yılında şüpheli bir şekilde vefat etmiştir. Ailesi bu vefatı zehirlenme olduğundan şüphelenmiştir. Döneminde Türkiye dünyaya açılmış ve gelecekle ilgili önemli adımlar atmıştır.

UGUR MUMCU

22 Ağustos’ta Kırşehir’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da gördükten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirmiştir. “Ordu uyanık olmalı” Sözünden dolayı askerliğe hazırlanırken gözaltına alınmıştır. Mamak askeri cezaevinde 7 yıl hapse mahkum edilmiş fakat yargıtayca karar bozulup serbest bırakılmıştır. 1977 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladıktan sonra değişik gazetelerde çalışmıştır. Yaşamı boyunca kürt sorunu üzerinde çok durmuş bunla ilgili kitaplar yazmıştır. 24 Ocak 1993 yılında son kitabı olan “Kürt Dosyası” adlı kitabını yayınlamak üzere iken bombalı saldırıya uğramıştır.

Scaphism

Scaphism, kayık olarak bilinir. Acı çektirerek öldürmeye dayalı eski bir Fars idam yöntemidir. Adı Yunanca Skaphe, yani içini oymak anlamına gelir.

Çıplak kişi arka arkaya gelen çift dar kürekli kayıklara kafasından, ellerinden ve ayaklarından sıkıca bağlanır. Şiddetli ishal geliştirme noktasında süt ve bal yemeye zorlanır ve böcekleri çekmek için korumasız şekilde beden üzerine daha çok bal sürülürdü. İdam edilecek kişi daha sonra durgun bir göl üzerinde ya da güneşe karşı maruz bırakılır. Daha çok böcek çekmek için, savunmasız kişilerin dışkıları konteyner içinde biriktirilir, yani böcekler onların maruz bırakılmış ve gittikçe artan kangren etlerini yerler ve beslenirler.

Her gün bazı durumlarda işkenceyi uzatmak icin beslenmeleri tekrarlanacaktır, yani onların ölümü su kaybından ya da açlıktan değildir. Ölüm, sonunda gerçekleşirse, muhtemelen susuzluk, açlık veya şok yüzündendir. Tipik olarak sayıklaması bir kaç gün içinde başlar.

Diğer bir rivayete göre, kişiyi böcekler yemedi; ısıran ve sızlatan eşek arılarını insanlar üzerine çekmek için beden üzerine bal döküldü.

Scaphisim tarafından ölmek çok acıtıcı, küçük düşürücü ve uzun sürer.

Bu anlatınlar Plutarch’ın kendi yazmış olduğu  Artaxerxes ‘in biyografisinde geçmektedir.

NOT : Bu yazı Wikipedia ‘dan çevrilmiştir. Çeviride hatalar olabilir, yanlış çevrildiğini gördüğünüz yerleri bildirirseniz sevinirim .

Çeviriyi yapan Hasan Kaplan’a teşekkürlerimi sunarım.

Ne Evet! Ne Hayır!

Merhaba.12 Eylül’de halkımız referanduma gidecek.Bu konu hakkında eğer amaç hükümeti istememek ise bende düşüncelerimi belirtmeyi uygun buldum.

Hemen konuya gireyim.Önümüzde 2 seçenek var.EVET yada HAYIR.Bunları inceleyelim:

EVET

“Evet” oyu atıldığı takdirde yıllardır ülkeyi soyup soğana çevirmiş, vatan toprağını babasının malıymış gibi yabancı devletlere peşkeş çeken ABD-AB-İSRAİL-NATO gibi amaçları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yok etmekten başka bir şey olmayan küresel güçlerin ve Pensilvanya’da barınan dönme-devşirme vatan haininin, din düşmanının güdümünde ve onların istekleri doğrultusunda Türkiye’yi önce bölüp ardından yok etme amaçlarını destekleyen bir anayasayı kabul etmiş olarak Türkiye’nin bölünme ve yok edilme sürecini hızlandırmış olacaksınız.Bundan sonrası ise çorap söküğü gibi gelecek ve Türkiye için elem verici bir sonuç doğacaktır..

Kaldırılan-değiştirilen maddeleri incelediğimizde Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık unsurlarının tahrip edilmeye çalışıldığını,en derin övünç ve inanç kaynağımız Türk’lük kavramının kaldırılmaya çalışıldığı diğer taraftan da iktidarın kendini sağlama almaya çalıştığını açıkça görebiliyoruz.

HAYIR

Kullanılan anayasa 80 döneminde hazırlanmış CIA-ABD’nin oyununa gelerek ABD-NATO çıkarları uğruna şiddeti kendi vatandaşına uygulamış,binlerce gencimize insanımıza hapishanelerde işkence yapmış halende yüzlercesinin kayıp bulunmasına uşaklık etmiş milleti süngü ucunda korkutarak dikte ettirdiği militer bir anayasa.

Hayır deseniz bu anayasa devam edecek ki zaten ülkedeki yolsuzlukların,kaçakların da bu yasalardaki boşluklardan yararlanarak bu hale geldiği hiç şüphesiz.

Buradaki kolay kolay kimsenin göremediği çok ince bir nokta var ki o da şudur:

80 döneminde de Anayasa ABD-NATO çıkarları doğrultusunda hazırlanmış idi; şimdi de ABD-AB-İSRAİL-NATO-FETOŞ çıkarları doğrultusunda bir anayasa hazırlanıyor…Siz “evet” de deseniz “hayır” da deseniz sonuç itibariyle aynı çıkar odaklarına hizmet etmiş olacaksınız…Bahsettiğim o ince noktayı görebildiniz mi?…

Bir diğer konu ise iktidar bir mucize olsa da iyi bir şey yapacak olsa bile muhalif,aydın kesim direk,sorgusuz sualsiz “istemezük” tavrı içerisinde.Bu kesimin ayrıntıları görmesine engel olmaktadır.Acaba direk “hayır” demek yerine neden daha geniş kapsamlı düşünmüyorlar,çıkar yol bulmuyorlar diye kendi kendime sormaktayım?

Gerçi hakkını vermek gerek.Bazı kesimler biraz uyanarak “AKP anayasasına da hayır! Evren anayasasına da hayır!” gibi sloganlar içerisinde iki anayasayı da istemediğini belli etti.Ne güzel.O halde devam edelim.

İktidar dışında bir çok kesimin istediği şu: “İktidar gitsin de ne olursa olsun” Peki işte bende size bunu söylüyorum zaten.”Hayır” denilse iktidar gidecek mi? O halde bu küresel güçlerin oyuncağı haline gelmiş iktidarın milletimizin başındaki musallatlığından kurtulmak hepimizin buluştuğu ortak nokta öyle değil mi? O vakit çok geniş çok ince düşünüp doğru bir karar verip birlik içerisinde tereddütsüz bu kararı uygulamak gerekiyor.Boş oy konusunda yeterli çoğunluk sağlandığında MİLLETLER ARASI KABUL GÖRMÜŞ HUKUK KURALLARINA GÖRE halkın iktidarı ve sistemi red ettiği belli edilmiş oluyor.Elbette bu boş oyların üzerine hiç bir şey yazılmadan atılması gerekiyor, iptal oyu sayılmaması için.

Eğer herkesin istediği “İktidardan kurtulmak” ise; bahsettiğim milletin bir birlik içerisinde “boş oy atarak” hükümeti ve sistemini reddetme eyleminin iki örneği dünya tarih sahnesinde bulunuyor.

İkinci Dünya Savaşı sonunda iki toplum çok enteresan ve tarihe geçen bir birlik hareketiyle başlarındaki kan emici,yıkıcı hükümet ve politikalarından kurtulmuşlardır. İngiltere ve Almanya.

İngiltere ve Almanya başlarına musallat olmuş olan CHURCHİLL(İngiltere) ve EİSENHOOVER’dan(Almanya) yapılan referandum ve seçimlerde ne “EVET” ne de “HAYIRoyu kullanmadan oylarını boş olarak sandığa atmışlardır. Buda şu anlama gelmiştir. Bizler halk olarak başımızdaki hükümetlerin bizi layık olduğu şekilde temsil etmeyip mensup oldukları odakların,locaların veya Tröst ve Karteller’in adına idare ederek sömürdükleri inancıyla,bir daha böylesine satılmış kişilerin gelememesi adına mevcut sistemi red ediyor ve yeni bir seçim sistemi ve parti anlayışının yerleştirilmesi için iktidarı ve sistemi tümden red ediyoruz demişlerdir.

Bu toplumların oy birliği sağlayarak yaptıklarıBOŞ OY VERME eylemleri neticesinde CHURCHİLL ve EİSENHOOVER hükümetleri düşmüştür.Sonunda gerçektende halka göre hazırlanan Anayasal Reform’ların ve Siyasal Yapılanmalar’ın içeriklerinde büyük ve halkın tam desteğinin sağlandığı ilkeler hayata geçirilmiştir.

Buradaki önemli nokta ise şudur:

Bu eylemler büyük bir çapta ve halkın birlik içerisinde yaptığı eylemlerdir.Burada iş elbette Sivil Toplum Kuruluşları’na  ve ardından düşünen insanlarımıza düşmektedir.Bu kuruluşlar kamuoyunu etkilemede büyük önem arz etmektedirler.Eğer gerçekten büyük bir birlik içerisinde bu eylem Türkiye’de de gerçekleştirilse herkesin hayali olan iktidarın düşmesi an meselesi olacaktır.

Bir diğer önemli nokta ise İngiltere ve Almanya’da yapılan bu eylemin bu halkların bilinç düzeyleriyle ilgili olduğudur.Türkiye’de ise halkımızın büyük bir bölümünün maalesef bilinçsiz olması ve işbirlikçi-dönme-devşirme hainler ile siyonist  mason localarının köşe başlarını tuttuğu da düşünüldüğünde Türk halkının işi gerçekten zor.Ancak yukarıda da bahsettiğim üzere bu iş başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere düşünen her Türk vatandaşının çabasıyla hal olacaktır.

Son olarak eğer istenen “İktidardan kurtulmak” ise bu yazıda bahsedilenleri kalbi gerçekten vatan için çarpan her bireyin yeniden düşünmesi,düşünmesi ve harekete geçmesini ümit ediyoruz..

Sevgiler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Atatürk ve Türk Birliği – 2

.

Merhaba.Daha önce sayın Muharrem Günay Sıddıkoğlu’nun kaleme aldığı “Atatürk ve Türk Birliği” konusunu onunda izini ve desteği ile biraz daha genişleterek insanlarımıza sunmayı uygun buldum

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve onun milliyetçilik anlayışı ne yazık ki yeteri kadar bilinmemekte bilakis unutturulmaya çalışılmaktadır! Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı o dönemlerin tabiriyle “Dıştaki Türklere” karşı ilgisiz kalan bir anlayış değildi.Tam aksine Türk Tarihi üzerine ve Türk milletine (dikkat edin Türkiye milletine değil) hayatını bahşetmiş Ulu Önder, Türk milleti dediğinde şüphesiz ki tüm dünyadaki Türkleri kastediyordu, istisnalar hariç.Atatürk’ün henüz yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermeyecek şekilde Türk Dünyası ile olan ilişkileri olumlu yönde ilerletmeye çalışmıştır.Bunu pekala görebiliyoruz.

Yazımın bu bölümünde sizlere Atatürk ile ilgili bir anıyı aktarmak istiyorum.

1933 yılının 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet’in 10.yılını kutluyor.Atatürk o sırada Türk Ocağı’nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok,Kılıç Ali, Nuri Conker’i kastederek “Bizimkiler nerede?” diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk’ün dış işleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.Hep beraber Ziraat Bankası’nın balo salonuna giderler.İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, “Yaşa Gazi Paşam” şeklinde tezahürat yapar.Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularını sorabilsinler.Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur.Şunu sorar:

-Gazi paşam! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler.. Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar.Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. İyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.Ama bir de milletlerin babadan oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız! Yahut benim bundan haberim yok! Bunu bize açıklar mısınız Gazi hazretleri?

Atatürk bu soruya şöyle cevap verir:

-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır!

Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devlet tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır!

Nasıl bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla her şeyi görüyorsak, ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve her şeyi ona göre yaparız.. Ben devlet başkanıyım! Sorumluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır.Karşısında oturan Dr. Zeki’ye:

Benim arkamdaki haritayı görüyor musun?

-Evet paşam.

O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, onu da görüyor musun?

-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri.

-Hah.İşte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir.Omuzlarımın üstünde olduğu için, ben konuşamam!

Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır.Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar.Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez.Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler…Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir! İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir,inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır.Onları arkalamaya hazır olmalıyız! “Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır.” Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli..Tarih bağı kurmamız lazım..Folklor bağı kurmamız lazım.. Dil bağı kurmamız lazım..

Bunları kim yapacak? Elbette biz..Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, “Dil Encümenleri”, “Tarih Encümenleri” kuruluyor.Dilimizi, onların diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz.Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız.Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım.Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler.Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk.Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabileceği gibi, savaşlara da sebep olabilir.Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir!

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok! Dil ile tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış.Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum..Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler konuşulmaz, yaşanır! İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum!

Gece ilerlemişti.Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

Olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman,Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır.

(Atatürk’ün Sofrası, İsmet Bozdağ, İstanbul, s.11-26; Atatürk’ün Avrasya Devleti, İsmet Bozdağ, s.30.31.32; Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, Yusuf Koç-Ali Koç, sayfa 51-52 Ankara 2005; Atatürk ve Liderlik Sırları, İlhan Bahar, s.222-225)

Olaya bakın! Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk yaklaşık 60 yıl öncesinden müthiş bir öngörü ile Sovyet Rusya’nın dağılacağını görüyor ve Türkiye’nin bu olay vukuu bulduğu vakit oradaki Atatürk’ün kendi tabiriyle “dili bir,inancı bir, özü bir kardeşlerimiz” e sahip çıkmamızı söylüyor.

Şimdi dikkat ediniz.Sovyet Rusya’dan ayrılıp bağımsızlıklarını ilan eden devletleri inceleyelim:

Azerbeycan; 30 Ağustos 1991’de,

Kazakistan; 1991 yılında,

Kırgızistan; 21 Aralık 1991’de,

Özbekistan; 20 Haziran 1990’da egemenliğini, 1 Eylül 1991’de bağımsızlığını,

Türkmenistan; yine 1991 senesinde bağımsızlığını ilan etmiştir.

Yani tam olarak bu özü bir,dili bir,inancı bir kardeşlerimiz Atatürk’ünde öngördüğü biçimde SSCB’den ayrılmışlardır.Ancak ne yazık ki yine Atatürk’ün dediği gibi biz onlara sahip çıkamamışız o dönemde!

Peki sadece o dönem mi? Ben öyle düşünüyorum ki ondan önce de Türk Birliği’ne gerekli önem verilmemiştir.Yine öyle sanıyorum ki 1919-1938 haricinde Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ettiği yerde hiç olamadığı gibi Türk Birliği’ne doğru da adam akıllı adım atılmamıştır.Atatürk bu hali aşağıdaki cümleleriyle üzüntü ile belirtmiştir.

“Siyasi varlığımızın haricinde, başka ellerde, başka siyasi zümrelerde isteyerek veya istemeyerek mukadderat ortaklığı etmiş, bizimle dil,ırk,köken birliğine malik ve hatta yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk cemaatleri vardır..Bu hal, Türk milleti için elem verici bir hatıradır!…” (M.K.Atatürk)

Evet.Gerçekten de öyle.Az ötemizde aynı dili konuştuğumuz, aynı inanca sahip olduğumuz, aynı ırka sahip olduğumuz,aynı maziyi paylaştığımız ÖZ BE ÖZ KARDEŞLERİMİZ var ancak biz halen bir değiliz!

Bugün bir takım zihniyetler halen Avrupa Birliği sevdası peşinde! Avrupa Birliği’ne kötü demiyorum.Girilebilir, yararlıda olabilir.Ancak Avrupa Birliği’ne girilecek diye kendimizi onlara benzetmeye çalışmanın, onların dediklerinin adeta emir sayılmasının akıl alır bir yanı yoktur! Ayrıca Türk bünyesi bunu kabul de etmez,edemez!

Bakınız Atatürk’ün 1921 senesinde söylediği şu söz bu olaya açıklık getirmektedir:

“Asya için, Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır: Tam bağımsızlığımızı korumak!.. HER ŞEYİ TÜRK CEPHESİNDEN DEĞERLENDİRMEK!.. Bu, GERÇEKÇİ GÖRÜŞTÜR.” (M.K.Atatürk)

Ulu Önder’inde söylediği gibi dünya için bizim kanunumuz aynı olmalıdır.Avrupa için kanunlarımızı değiştirmenin,yeni kanun getirmenin bir manası yoktur! Dünya üzerindeki konjonktürü Türk cephesinden değerlendirip ona göre hareket etmeliyiz! İşte bu “gerçekçi görüştür!”

Yine 6 Mart 1922 tarihli Atatürk’ün aşağıdaki cümlelerine dikkat verelim:

“Efendiler! Bir şeyin zararıyla, bir şeyin imhasıyla yükselen şeyler, bittabi; o şeyden zarara uğrayanı alçaltır.Hakikaten Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye (Osmanlıyı kastediyor olmalı) tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlana durmuştur.Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka AVRUPA’DAN NASİHAT ALMAK, BÜTÜN İŞLERİ AVRUPA’NIN EMELLERİNE GÖRE YAPMAK, BÜTÜN DERSLERİ AVRUPA’DAN ALMAK gibi bir takım zihniyetler belirdi.Halbuki HANGİ İSTİKLAL VARDIR Kİ ECNEBİLERİN NASİHATLERİYLE, ECNEBİLERİN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN? TARİH, BÖYLE BİR HADİSEYİ KAYDETMEMİŞTİR !! “ (M.K.Atatürk)

Başka söze gerek var mı? Bunları ben söylemiyorum.Ulu Önder’imiz söylüyor. “HANGİ İSTİKLAL VARDIR Kİ ECNEBİLERİN NASİHATLERİYLE, ECNEBİLERİN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN? TARİH, BÖYLE BİR HADİSEYİ KAYDETMEMİŞTİR !!”

Bizim ne Avrupa’nın nasihatine ne de ecnebilerin planlarına ihtiyacımız yoktur! Birliğine de ihtiyacımız yoktur! Biz ki, yeri göğü inleten Türk milletiyiz! Avrupa’ya medeniyeti öğreten Türkleriz! Okyanus ötesinde at koşturan Türkleriz! Bakınız, Atatürk ne diyor:

“Evvela millete TARİH’ini, ASİL bir millete mensup bulunduğunu, BÜTÜN MEDENİYETLERİN ANASI olan ileri bir milletin çocukları olduğunu göstermeliyiz.” (M.K.ATATÜRK)

“Her milletin kendine mahsus gelenekleri, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır..Hiç bir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır! Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne de kendi milliyeti içinde kalabilir! Bunun neticesi, şüphesiz çok acıdır! (M.K.Atatürk)

Atatürk’ünde söylediği gibi taklitçiliğin sonu şüphesiz ki çok acı olacaktır.Bunun yerine Türk milleti sahte hayallerin peşinden koşacağı yere bir an evvel kendi yüksek benliğine ulaşmaya çalışmalıdır.Türk milliyeti düşüncesi şüphesiz ki Türk milletinin tüm dertlerine derman olacak bir reçetedir.Sözlerimi doğrular nitelikteki Atatürk’ün aşağıdaki sözlerini aktarayım:

“Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve ilgisizlik göstermiş bir milletiz..Bunun zararlarını, fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız! (M.K.Atatürk)

Türk milleti hiç şüphesiz büyük bir millettir.Ezelden beri..

“TÜRK!.. Bu memleket dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne 7000 YILLIK bir TÜRK BEŞİĞİ’dir.Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı..O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu.Sonra onlara alıştı..Onları tabiatın babası sandı, onların oğlu oldu..Bir gün o TABİAT ÇOCUĞU, tabiat oldu…Şimşek,yıldırım, GÜNEŞ oldu..TÜRK oldu!

TÜRK budur! Yıldırımdır! Kasırgadır!.. DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR..”(M.K.Atatürk)

Türk Birliği her Türk’ün hayal ettiği, gerçekleştirmek için çalışması gereken bir MİLLİ BİLİNÇTİR! Yukarıda anlattığım anısında Atatürk’ün de belirttiği gibi “bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.” Nitekim Atatürk’ün aşağıdaki sözleri Atatürk’ün Türk Birliği’ne verdiği önemin boyutunu apaçık ortaya sermektedir.

-Şu kadarını belirtmeliyim ki, ben her şeyden evvel bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ’yim! Böyle doğdum, böyle öleceğim! TÜRK BİRLİĞİ’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır!.. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım… (M.K.Atatürk)

İnanıyorum ki Türk Birliği yukarıda da belirttiğim üzere Türk milletinin reçetesidir.Türk Birliği hakikat olduğu gün, Türk milleti yüksek medeni kabiliyetine yeniden ulaştığı gün bizler için büyük bir bayram olacaktır.

“Asla şüphem yoktur ki, TÜRKLÜĞÜN unutulmuş BÜYÜK MEDENİ VASFI ve MEDENİ KABİLİYETİ geleceğin yükselen medeniyet ufkunda yeni bir GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR!.. Bu söylediklerimin hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: BENİ HATIRLAYINIZ!..” (M.K.Atatürk)

Atatürk’ün bütün Türklerle ilgilendiği ve ona göre çalıştığını,diğer Türklere de aynı şeyi öğütlediğini aşağıdaki sözleri ile doğrulayalım:

“Türk milleti kurtuluş savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile mahkum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir.Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez.Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir.Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir.Şuurlu ülkü demek, müspet ilme,ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir.O halde propagandalarda müspet usullere müracaat etmek şarttır.Hareketlerin imkan sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır.Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz.Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz.BAYKAL ÖTESİNDEKİ YAKUT TÜRKLERİNİN DİL VE KÜLTÜRLERİNİ BİLE İHMAL ETMİYORUZ.” (M.KAtatürk 12 Mayıs 1926)

(Atatürk’ün Sofrası,İsmet Bozdağ – Atatürk’ün Liderlik Sırları,İlhan Bahar)

Peki bilmeyenler için nedir bu Türk Birliği diyelim? Türk Birliği kelimesinin dahi bir çok Türk tarafından bilinmediğini acı ve üzüntü içinde bildirmeliyim. Türk Birliği dediğimizde elbette çoğu kişinin bildiği “Turancılık” düşüncesini kastetmiyoruz. Türk Birliği dediğimizde kast şudur:

Bağımsız Türk Devletleri arasında kurulacak, Avrupa Birliği benzeri ancak Türk milletine özgü bir birlikten bahsediyoruz.Günümüz dünyasında gücün yolu birlikten geçmektedir.Zamanında Osmanlı’nın yıkılma sebeplerinden biriside artık imparatorluk düzeninin yerini milliyetçi akımlara,milletlerin bağımsızlığına bırakmasıdır.Bu tüm dünyada gerçekleşen sosyolojik bir devrimdir.Bu düşüncemi de burada ilk kez açıklamış olayım.Şimdilerde ise dediğim gibi güç olmanın yolu artık birlikten geçmektedir.Bunu kavrayabilen ülkeler birliklerini kurmakta gecikmemişlerdir.Arap Birliği,Avrupa Birliği gibi.

Bakınız Türk ülkelerinin etrafında gerçekten de bloklar vardır.Batımızda Avrupa Birliği, Kuzeyimizde Rusya imparatorluğu,doğumuzda Çin imparatorluğu, güneyimizde ise ABD-İngiltere imparatorluğu.Bunlardan bazıları kurulmuş bazıları ise kurulma aşamasındadır.Tüm bunların ortasında ise Türk cumhuriyetleri vardır.Bu gün dünyada yaklaşık 300 milyon Türk yaşamaktadır.Bu çoğunluğun birliğini henüz kuramamış olması ne kadarda acıdır.

Başta Türkiye Cumhuriyeti,Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti,Azerbeycan,Özbekistan,Türkmenistan,Kırgızistan,Kazakistan gibi Türk devletleri arasında ekonomik,kültürel,dış siyaset gibi konularda kurulacak “Türk Birliği” hiç şüphesiz Türk devlet ve milletlerinin %100 yararına olacak, Türk’ün dünya üzerinde GÜNEŞ GİBİ DOĞMASINA” vesile olacaktır.Böylece dünya yeni,olumlu bir dengeye ulaşacak, birliğimizi tamamladığımızdan ötürü diğer birliklerin yemi olma derdinden de kurtulmuş olunacaktır.Türk milletleri birbirleriyle kaynaşacak,özlerine dönecek,birlikten doğan güç ile de ekonomi gibi bir çok alanda büyük atılımlar yaşayacaktır.

Bu uzun makalemde Atatürk ve Türk Birliği’ne verdiği önem ve Türk Birliği konularına değinmeye çalıştım.Aslında yazılacak çok şey var ama daha fazla sizleri sıkmamak gerektiği kanısındayım.

Artık bir Türk olarak dünyaya yeni bir “birlik” anlayışıyla bakmanızı ümit ediyorum.

Sevgiler.

Araştırmacı-Yazar: Hakan Er

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com