Mahşerin Dört Atlısı

Sitemizin adı tarihten notlar, içerik olarak buna uygun yazılar yazmam gerektiğini çok iyi biliyorum. Ancak şunu da ifade etmeliyim. Tarihin sadece 5-6.000 yıla sığdırılamayacağı inancını taşıyorum. Tarih öncesi olarak adlandırılan dönem de kısa bir zaman dilimini kapsamaktadır. Arkeologların bulguları tarihi biraz daha uzun zamana yaymaktadır ama benim için bu da yeterli değildir. Bana göre tarih ya da tarih demeyelim varoluş, herşeyin açıklamasını yapabilmelidir. Bilim dalları ayrı ayrı inceleme alanlarındadırlar. Tarihçi, ayrı çalışır, arkeolog ayrı, astronom ayrı, fizikçi vs. ayrı. Bu da bilimin kaçınılmazıdır. Yani her bölüm kendi alanında çalışmalıdır. Bilimsel çalışmalar hiç bir zaman elde ettiği bulguların dışına çıkmaz. Somut deliler olmaksızın da herhangi bir açıklama yapmaz. Bir deneyin aynı yerde aynı sonucu bir kaç kez verip vermediğine bakar. Din adamları ise kitapta yazanların dışına çıkmaya çekinirler. Tamamen dogmatiktirler. Herşey değişir ama Allah’ın vahyi asla değişmez onlara göre. İncil’de yazmamasına rağmen 1000 yıl boyunca insanları dünyanın tepsi şeklinde ve öküzün boynuzunda olduğuna öküzün başını sallayınca dünyada depremler olduğuna inandırmışlardır. Ama bilim kilisenin kapısına bu öğrettiklerinin düzmece olduğunu yapıştırmıştır. Eski çağlarda bilim adamları da öyle önyargılıydı ki, Yunan düşünürü Demokritos (İ.Ö. 460-350), maddenin bölünemeyecek en küçük parçasını düşünmüş ve buna Yunanca bölünemez anlamına gelen atoma adını vermiştir. Ama günümüzde biliyoruz ki değil atom, onun nötron, proton ve elektronlarının bile parçalanabidiği bilinmektedir.

Ben yazılarımda ne bilime karşı ne de din adamlarına karşı bir tutum sergileyeceğim. Benim mücadelem dogmatizme karşıdır. Aynı zamanda da önyargıya… Amacım araştırmalarımın sonucunu herkesle paylaşmaktır. Konu başlıkılarımı seçerken bir kural doğrultusunda haraket etmeyi düşündüm. Bu kural da ” Başlangıç ve Son” olarak özetlenebilir. Bundan kastım. Evrenin varoluşu ya da yaratılışı ile evrenin sonu… İlk yazım ( Yecüc ve Mecüc Türklerdir ) son ile ilgiliydi, ikincisi ise ( Yaratılış Ya Da Varoluş ) ilk ile ilgili. Bu yazımda son günlerde ortaya çıkacak olan Mahşerin dört atlısını ele alacağım. İlk yazımda da kıyamettten önce ortaya çıkacak olan Yecüc ve Mecüc hakkında bilgi vermeye çalışmıştım. Ben araştırmalarımı önyargılardan uzak, her kaynağı araştırarak yapmaktayım. Dogmatik görüşlerden kurtulamayanlar elbette beni yadırgayacaklardır. Bunu da gayet doğal karşılıyorum.

Mahşerin Dört Atlısı, İncil’de adları geçen, kıyamet gününde ortaya çıkacaklarına inanılan 4 sembolik atlıdır. İncil’in vahiy bölümü de zaten sembolik anlatımlardan ibarettir. 4 İncil’den birinin yazarı olan Yuhanna‘nın Patmos Adası’nda gördüğü bir rüyetten çıkmıştır. Şimdi İncil’in Vahiy bölümüne biz göz atalım.

Vahiy 1. bölüm

Var olan, var olmuş ve gelecek olan, Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı, ‹‹Alfa ve Omega Ben’im›› diyor. İsa’ya ait biri olarak sıkıntıda, tanrısal egemenlikte ve sabırda ortağınız ve kardeşiniz olan ben Yuhanna, Tanrı’nın sözü ve İsa’ya tanıklık uğruna Patmos denilen adada bulunuyordum. Rab’bin gününde Ruh’un etkisinde kalarak arkamda borazan sesine benzer yüksek bir ses işittim. Ses, ‹‹Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye, yani Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfya ve Laodikya’ya gönder›› dedi. Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, insanoğluna benzer birini gördüm. Başı, saçı ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyazdı. Gözleri alev alev yanan ateşti sanki. Ayakları, ocakta kor haline gelmiş parlak tunca benziyordu. Sesi, gürül gürül akan suların sesi gibiydi. Sağ elinde yedi yıldız vardı. Ağzından iki ağızlı keskin bir kılıç uzanıyordu. Yüzü bütün gücüyle parlayan güneş gibiydi. O’nu görünce, ölü gibi ayaklarının dibine yığıldım. O ise sağ elini üzerime koyup şöyle dedi: ‹‹Korkma! İlk ve son Ben’im. Diri Olan Ben’im. Ölmüştüm, ama işte sonsuzluklar boyunca diriyim. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir. Bunun için gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yaz.

(Dikkat edilirse İncil’de sözü edilen 7 kilisenin yedisi de Anadolu’dadır.) Yuhanna’nın vahyinden aldığımız bu kısa bilgiden sonra Mahşerin dört atlısıyla ilgili ayetlere bir giriş yapalım.

Mahşerin dört atlısı ve alametler

Mahşerin dört atlısının İsa’nın yeryüzüne tekrar gelişini gösteren alametlerle ilgisi vardır. Bu kısa bir dönemi kapsar. Bu dönemde neler olacağını İncil bize haber vermektedir.

Luka 21. bölüm:

Onlar da:

Peki, öğretmenimiz, bu dediklerin ne zaman olacak? Bunların gerçekleşmek üzere olduğunu gösteren belirti ne olacak? diye sordular.

İsa:

Sakın sizi saptırmasınlar dedi. Birçokları, Ben O’yum ve Zaman yaklaştı diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin. Savaş ve isyan haberleri duyunca telaşlanmayın. Önce bunların olması gerek, ama son hemen gelmeyecek.

Sonra onlara şöyle dedi:

Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak. Şiddetli depremler, yer yer kıtlıklar ve salgın hastalıklar, korkunç olaylar ve gökte olağanüstü belirtiler olacak. Dünyanın üzerine gelecek felaketleri bekleyen insanlar korkudan bayılacak. Çünkü göksel güçler sarsılacak. O zaman İnsanoğlu’nun bulut içinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler. Bu olaylar gerçekleşmeye başlayınca doğrulun ve başlarınızı kaldırın. Çünkü kurtuluşunuz yakın demektir.

İsa onlara şu benzetmeyi anlattı:

İncir ağacına ya da herhangi bir ağaca bakın. Bunların yapraklandığını gördüğünüz zaman yaz mevsiminin yakın olduğunu kendiliğinizden anlarsınız. Aynı şekilde, bu olayların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki, Tanrı’nın Egemenliği yakındır. Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan, bu kuşak ortadan kalkmayacak.

Vahiy 6. bölüm

Birinci at ve binicisi: Kral olan İsa’yı temsil eder.

Sonra Kuzu’nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.

İkinci at ve binicisi: Savaşları temsil eder.

Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. O zaman kızıl renkte başka bir at çıktı ortaya. Binicisine dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verildi.

Üçüncü at ve binicisi: Kıtlıkları temsil eder:

Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Binicisinin elinde bir terazi vardı. Dört yaratığın ortasında sanki bir sesin şöyle dediğini işittim: ‹‹Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!››

Dördüncü at ve binicisi:

Ölümü temsil eder. Bu ölüm savaşlarla, açlıkla, salgın hastalıklarla ve yabanıl hayvanlarla gelir.
Kuzu dördüncü mührü açınca, ‹‹Gel!›› diyen dördüncü yaratığın sesini işittim. Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Binicisinin adı Ölüm’dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, salgın hastalıkla, yeryüzünün yabanıl hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.

Dört atlı ve simgeleri:

At Atların Simgesi Binici Güç Binici Simgesi
Beyaz Kutsallığı Yay taşır, taç takar Savaşır ve yener İsa’nın kral olarak hazır bulunuşu
Kırmızı Dökülen kanların rengini Kılıç taşır Savaş getirir. Savaşlar ve çatışmalar
Siyah Ölüme yakınlığı Terazi taşır Kıtlık, açlık, yoksulluk Kıtlık, açlık, yoksulluk
Soluk Ölümün soğuk yüzü, çürüme Ölüm Salgın hastalık ve can güvensizliği Ölüm, öldürülme, vakitsiz ölümler

2.Timoteos 3

Şunu bil ki, son günlerde çetin anlar olacaktır. İnsanlar kendilerini seven, para düşkünü, övüngen, kibirli, küfürbaz, anne baba sözü dinlemez, nankör, kutsallıktan ve sevgiden yoksun, uzlaşmaz, iftiracı, özünü denetleyemeyen, azgın, iyilik düşmanı olacaklar. Hain, aceleci, kendini beğenmiş, Tanrı’dan çok eğlenceyi seven, Tanrı yolundaymış gibi görünüp bu yolun gücünü inkâr edenler olacaklar. Böylelerinden uzak dur… Ama kötüler ve sahtekârlar, aldatarak ve aldanarak gittikçe daha beter olacaklar.
Birinci at ve biniciyi izleyen diğer üç at ve binicileri yeryüzünde felaket niteliğinde olaylara yol açarlar. Bunun nedeni gökte kral konumuna gelen İsa’nın kendi melekleriyle birlikte Şeytan ve onun meleklerini – cinleri – gökten yere atmalarıdır.

Vahiy 12. bölüm:

Gökte savaş oldu. Mikail’le melekleri ejderhayla savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu, ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. Büyük ejderha -İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan- melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. Bundan sonra gökte yüksek bir sesin şöyle dediğini duydum:

Tanrımız’ın kurtarışı, gücü, egemenliği Ve Mesih’inin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, Onları Tanrımız’ın önünde gece gündüz suçlayan Aşağı atıldı. Kardeşlerimiz Kuzu’nun kanıyla Ve ettikleri tanıklık bildirisiyle Onu yendiler. Ölümü göze alacak kadar vazgeçmişlerdi can sevgisinden. Bunun için, ey gökler ve orada yaşayanlar, Sevinin! Vay halinize, yer ve deniz! Çünkü İblis zamanının az olduğunu bilerek Büyük bir öfkeyle üzerinize indi.

Vahiy bölümüne göre gökteki konumlarını yitiren Şeytan ve kendi melekleri artık fazla zamanlarının kalmadığını bilmektedirler ve büyük bir öfke içinde oldukları söylenmektedir.

Vay halinize, yer ve deniz! Çünkü İblis zamanının az olduğunu bilerek Büyük bir öfkeyle üzerinize indi. Sözleri bunu anlatır.
Bunun yeryüzü ve üzerinde yaşayanlar için hiç iyi bir yönü yoktur. Şeytan ve cinlerinin etkilerini simgesel olarak anlatan atlar ve binicileri etkilerini bütün dünyaya göstermeye başlarlar. Ancak bu üç at ve binicisinin atlarını sürmeleri kısa bir dönem için olacaktır. “İblis zamanının az olduğunu bilerek…” ifadesi ve Matta 24. bölümde geçen “‹‹İncir ağacından ders alın! Dalları filizlenip yaprakları sürünce, yaz mevsiminin yakın olduğunu anlarsınız. Aynı şekilde, bütün bunların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki, İnsanoğlu yakındır, kapıdadır. Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan bu kuşak ortadan kalkmayacak.” sözleri bu dönemin çok uzun sürmeyeceğini ve İsa’nın asıl Armagedon’daki yargılama için gelişini işaretleyecektir.

Luka incilinde geçen “Çünkü göksel güçler sarsılacak.” ve Yeşaya 24. bölümde geçen “O gün RAB yukarıda, gökteki güçleri ve aşağıda, yeryüzündeki kralları cezalandıracak” sözleri büyük sıkıntı ve Armagedon’da gerçekleşecektir. Bu olayın benzeri Tevrat’ın Yeşaya bölümünde de anlatılmıştır.

Yeşaya 24

Ey dünyada yaşayanlar, Önünüzde dehşet, çukur ve tuzak var. Dehşet haberinden kaçan çukura düşecek, Çukurdan çıkan tuzağa yakalanacak. Göklerin kapakları açılacak, Dünyanın temelleri sarsılacak. Yeryüzü büsbütün çatlayıp yarılacak, Sarsıldıkça sarsılacak. Dünya sarhoş gibi yalpalayacak, Bir kulübe gibi sallanacak, İsyanlarının ağırlığı altında çökecek Ve bir daha kalkamayacak. O gün RAB yukarıda, gökteki güçleri Ve aşağıda, yeryüzündeki kralları cezalandıracak. Zindana tıkılan tutsaklar gibi Cezaevine kapatılacak Ve uzun süre sonra cezalandırılacaklar.

Vahiy 20

Sonra bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz derinliklerin anahtarı ve büyük bir zincir vardı. Melek ejderhayı -İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı- yakalayıp bin yıl için bağladı. Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor.

Sefanya 1

RAB’bin büyük günü yaklaştı, Yaklaştı ve çabucak geliyor. Dinleyin, RAB’bin gününde En yiğit asker bile acı acı feryat edecek. Öfke günü o gün! Acı ve sıkıntı, Yıkım ve felaket, Zifiri karanlık bir gün olacak, Bulutlu, koyu karanlık bir gün. Surlu kentlere, köşelerdeki yüksek kulelere karşı Savaş borularının çalındığı, Savaş naralarının atıldığı gündür. RAB diyor ki:

İnsanları öyle bir felakete uğratacağım ki, Körler gibi, nereye gittiklerini göremeyecekler. Çünkü bana karşı günah işlediler. Su gibi akacak kanları, Bedenleri yerde çürüyecek.

RAB’bin öfke gününde, Altınları da gümüşleri de Onları kurtaramayacak. RAB’bin kıskançlık ateşi bütün ülkeyi yakıp yok edecek. RAB ülkede yaşayanların hepsini korkunç bir sona uğratacak.

Mahşerin dört atlısı İncil’in Vahiy bölümünde geçen ve sonla ilgili olayları içeren bütün bir anlatımın bir parçasıdır. Ancak bu “son” yeryüzünün sonu değildir.

Şimdiye kadar ele aldığımız konuları toparlarsak şu anlaşılmaktadır. Dünya 4 büyük İmparatorluğa (Birliğe) tanık olacaktır. Şimdiden varmış gibi görünen; Çin, Rusya, AB ve ABD Birlikleri, Türk birliğinin kurulmasıyla çatırdayacak ve yeni dünya dengeleri kurulacaktır. Bu yeni oluşum da 4 temel dil grubunu oluşturan; Hint-Avrupa, Hami-Sami, Ural-Altay ve Tibet- Çin dil aileleri tarafından gerçekleşecektir. Bu dil ailelerinin dinsel temeline de bir göz atalım. Hint-Avrupa ( Katoliklik, Ortodoksluk, Sünni Müslümanlık, Hinduizm.), Hami-Sami (Yahudilik, Protestanlık, Sünni Müslümanlık) Ural Altay ( Laik Müslümanlık, Şamanizm, Felsefi dinler) Tibet-Çin ( Ateizm, Budizm )

Mahşerin dört atlısında adı geçen 4 renk atın da hangi ulusları temsil ettiği anlaşılmıştır sanırız. İlk atlı elinde yedi yıldız bulundurmaktadır. Bu yedi yıldız yedi bağımsız, laik, demokratik Türk devletini simgelemektedir. Dünya barışını sağlayacak olan bu yedi devlet Türk Birliği’ni oluşturduğu zaman dünya dengeleri değişecek ve bu birlik dünya barışını sağlayıp, uzun süreli huzur ortamını sağlayacaktır.
Yazımı aynı dönemlerde yaşamış iki dahininn sözleriyle tamamlamak istiyorum. Bunlardan biri bilim adamı. Sadece çağının değil tüm zamanların dahi bilim adamı Albert Einstein. Dünyanın geleceği durumu nasıl da önceden görebilmiş. “Üçüncü dünya savaşı çıkar mı?” diye sorulduğunda Einstein; “Onu bilemem de çıkarsa dördüncüsünü taş ve sopalarla yapacağımız kesin” demiş… Bütün dünyanın en büyük lider diye tanımladığı büyük önder Mustafa Kemal Atatürk sanki dünyanın geleceği durumu görmüş gibi sarfettiği şu veciz sözlerle tamamlamak istiyorum.

“Ben herşeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.” (Atatürk’ün Sofrası, İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, 1975, s. 138-143)

Araştırmacı yazar:
Ahmet Hüseyin DAMARLI

Yaratılış Ya Da Varoluş

Semavi dinlerin ilk kutsal kitabı olan Tevrat’ta Evrenin yaratılışı ilk beş ayette özetlenmiştir. Daha sonra ele alınanan ayetler yeri geldiğinde ele alınacaktır. Şimdi ilk beş ayeti inceleyerek bilimin de vardığı son noktayı göstererek konumuza bir giriş yapalım.

Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı.
2 Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.
3 Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.
4 Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı.
5 Ve Allah ışığa Gündüz, ve karanlığa Gece, dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün.
Tevrat / Tekvin

Herşey, Büyük Patlamayla (Big Bang); evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktasında meydana gelen bir patlama ile başlamıştır. Bu patlamanın sonucu, halen genişlemeye devam eden evrenin, geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir başlangıç durumundan itibaren genişlemekte olduğudur. Çok uzak galaksilerin ve galaksi kümelerinin konumumuza oranla  “görünür hız”a sahip olduklarını ortaya koyan bir kanıt olarak ele alındığında, bunlardan en yüksek “görünür hız”la hareket edenlerin en uzak olanları olduğu görülmektedir. Galaksi kümeleri arasındaki uzaklık gitgide artmakta olduğuna göre, bunların hepsinin geçmişte bir arada olmaları gerekmektedir.

BAP 1

Big Bang modeline göre, evren genişlemeden önceki bu ilk durumundayken aşırı derecede yoğun ve sıcak bir halde bulunuyordu. Bu ilk hale benzer koşullarda üretilen “parçacık hızlandırıcı“larla yapılan deney sonuçları bunun kanıtıdır. Fakat bu hızlandırıcılar, şimdiye dek yalnızca laboratuvar ortamındaki yüksek enerji sistemlerinde denenebilmiştir. Evrenin genişlemesi olgusu bir yana bırakılırsa, Big Bang teorisinin, ilk genişleme anına ilişkin bir bulgu olmaksızın bu ilk hale herhangi bir kesin açıklama getirmesi mümkün değildir. Kozmozdaki hafif elementlerin günümüzde gözlemlediğimiz bolluğu, Big Bang teorisince kabul edilen ilk sonuçlarına uygun olarak, evrenin ilk hızlı genişleme ve soğuma dakikalarındaki nükleer süreçlerde hafif elementlerin oluşmuş olduğu tahminleriyle örtüşmektedir. (Hidrojen ve helyumun evrendeki oranı, yapılan teorik hesaplamalara göre Big Bang’den arta kalması gereken hidrojen ve helyum oranıyla uyuşmaktadır. Evrenin bir başlangıcı olmasaydı, evrendeki hidrojenin tümüyle yanarak helyuma dönüşmüş olması gerekirdi.) Bu ilk dakikalarda, soğuyan evren bazı çekirdeklerin oluşmasına imkan sağlamış olmalıydı. (Belirli miktarlarda hidrojen, helyum ve lityum oluşmuştu.)

Hafif elementlerin bazı ağır elementleri nasıl meydana getirebilecekleri konusu, bir süre bu konuyu araştıranları düşündürmüştür. Bilim insanlarının çoğu, evrenin başlangıcında, bir Big Bang olayının cereyan etmiş olduğuna ancak 1964/1965’te, evrenin sıcak ve yoğun döneminin kanıtı olarak kabul edilen “kozmik mikrodalga arkaplan ışıması“nın ya da Georges Lemaître’in kullandığı terimlerle « Big Bang’ın soluk ışıklı yankısı»nın keşfinden sonra ikna oldular.

Big Bang yani Büyük Patlama teorisi genel hatlarıyla böyle açıklanmaktaydı. Ancak son zamanlarda sicim teorisi ortaya atılmış ve Büyük Patlama’nın evrenin bir yerinde değil birçok yerinde oluştuğu fikri de tartışılmaya başlanmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi bu konu hakkında kesin bir teori yoktur. Ama varolma olasılığı da sıfır değildir. Paralel evrenlere kadar açılan bu konu da incelenebilinir. Biz şimdilik tek noktadan başlayan oluşuma değindik. Şimdi asıl konumuza bir başlangıç yaparak, Kutsal Kitaplarla bilimin geldiği noktayı gözler önüne serecek arada pek bir fark olmadığını kanıtlayacağız.

Semevi dinlerin son kutsal kitabında  bu konu hakkında bilgiler verilmiştir. Ancak şu asla unutulmamalıdır. Bu konular Kur’an’ın Al-i İmran suresinin 7. ayetinde de belirtildiği gibi müteşabih yani birden fazla anlam içeren ayetler olduğu için bu konular hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Günümüzdeyse Kur’an’da yazılanları anlamak kolaylaşmış ve doğru tefsirler, doğru yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Örneğin evrenin genişlemesiyle ilgili ayetler hakkında 1400 yıl önce yorum dahi yapılamazken bu konu hakkında günümüzde daha doğru ve mantıklı açıklamalar yapılabilmektedir. Bu konulara girmeden önce Kur’an’da evrenin nasıl yaratıldığına değinilen bir kaç ayet okuyalım ve daha sonra da bu ayetler hakkında yorum yapmaya çalışalım.

30 İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

Kur’an /Enbiya

Enbiya suresinin 30. ayetinde yazılanlar, günümüzde daha mantıklı şekilde açıklanır hale gelmiştir. Enbiya suresinin 30. ayetinde “gökler ve yer bitişikken” ifadesi kullanılmıştır. Bilim adamları da tek bir noktadan başlayan bir oluşumdan söz etmektedirler. Bu ifade ile Kur’an’ın Enbiya suresinin 30. ayeti arasında anlam olarak hiçbir fark yoktur. Daha önce tek parça olan bir cismin ayrılışından söz edilmektedir ve bu ifade tarzıyla bing bang teorisi arasında herhangi bir tezat yoktur. Hele ayetin devamında söz edilen “diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? ifadesi bilim ile son Kutsal kitap olan Kur’an arasında anlatım ya da izah diyelim, hiçbir fark yoktur. Bilim adamlarına göre de hayat sudan başlamıştır. Yukarıdaki örneklerde bütün bunları görmüş olduk.

İlk kutsal kitap olan Tevrat’a geri dönelim.

….ve Allahın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.
3 Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.
4 Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı.
5 Ve Allah ışığa Gündüz, ve karanlığa Gece, dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün.
Tevrat / Tekvin

İkinci ayette suların üzerinde yüzen bir yaratıcıdan söz edilmektedir. Ayet Allah’ın ruhu suların üzerinde yüzüyordu olarak sunulmuştur. Her canlının bir ruhu olduğunu bilmekteyiz ancak Allah’ın ruhu ifadesi Tevrat’ta yer aldığına göre hiç bilmememize rağmen Allah’ın da ruhu olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu anlatım mitlerde de benzer şekilde ale alınmıştır. Şimdi bir de mitlere göz atalım.

….“Her şeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu. Tanrı Kara Han (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı Kara Han bir şey düşünmüyordu. O sırada Kişi, yeli bulup suyu dalgalandırdı. Kara Han’ın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı’dan güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. Bana yardım et ! diye bağırıp Kara Han’dan yardım istedi.

Tanrı Kara Han izin verdi, Kişi su yüzüne boğulmadan çıktı. Sonra Tanrı, ‘Sağlam bir taş olsun ! dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Kara Han ile Kişi, bu taşın üzerine oturdular. Kara Han, Kişi’ye Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar ! diye buyruk verdi. Kişi, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Kara Han’a götürdü. Kara Han, Kişi’nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken Yer olsun ! diye buyurdu….

Altay-Yakut destanı

Altay-Yakut destanında Tanrı’dan ve kişiden söz edilmektedir. Ve her ikisinin de su yüzeyinde yüzdüğünden. Burada ruh ifadesi yoktur. Tanrı Kara Han ve Kişi’den söz edilmektedir. Kişi bir süre kendini Tanrı’dan üstün hissettiğine göre bu durumun Kutsal Kitaplardaki Allah ve Şeytan arasındaki rekabete de vurgu yaptığı söylenebilir. Bilim insanları büyük patlamadan sonra herşeyin toz duman olduğunu ve zamanla galaksilerin, yıldızların, kuyruklu yıldızların oluştuğunu ve bunların da milyarlarca yıl sonra birer yörünge doğrultusunda hareket ettiklerini kanıtlamışlardır. Bu anlatıma uygun olarak Kur’an’da ayetler mevcuttur. Bu konulara az sonra gireceğiz. Herşeyin sudan yaratıldığı Kur’an’ın Enbiya suresinde de vurgulanmıştır. Konunun anlaşılabilmesi açısından Kur’an ayetine geri dönelim.

….diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

Kur’an /Enbiya

Bu anlatımlardan çıkardığımız özet şudur. Yaratılış başladığından itibaren Tanrı (Ya da Tanrı’nın ruhu) su üzerinde yüzmektedir. Ya da şöyle söyleyelim Yaratan herşeyin olup bittiğini görebilmek için su üzerindedir. Acaba gerçekten böyle midir? Kutsal kitaplar ve mitlerdeki yaratılış hikayesinde su hemen ortaya çıkmaktadır. Oysa Kur’an bu konu hakkında daha farklı bir anlatım sergilemektedir. Ancak şu gerçek de göz ardı edilmemelidir. Tek bir noktadan başlayan evren gelişimi duman, toz, buhar ya da suların oluşumuna temel olan gazlardan oluşmuştur. Bu konu hakkındaki Kur’an ayetine bir göz atalım..

11- Sonra göğe doğruldu da o bir duman iken ona ve yere: “İkiniz de ister istemez gelin!” dedi. İkisi de: “isteye isteye geldik.” dediler.

Kur’an / Fussilet

Bu konu hakkında Kur’an ayetleri daha anlaşılır bir şekilde anlatmaktadır olayı.. İsterseniz az önce verdiğimiz Kur’an ayetini tekrar okuyalım.

30 İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

Kur’an /Enbiya

Bu ayetler evrenin oluşumuna kısa bir giriş yapmaktadır. Enbiya suresinin 30.ayetinin devamındaysa herşeyin sudan yaratıldığı belirtilmektedir.  Bilimsel kronoloji de bu husus hakkında benzer  bilgiler vermektedir. Satır arasında evrenin genişlemekte olduğunu belirten Kur’an ayetine de değinmeden geçemeyeceğiz. Şimdi evrenin genişlemekte olduğunu belirten ayete bir göz atalım.

47 Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, onu genişletmekteyiz.

Kur’an / Zariyat

1400 yıl önce bu ifadenin son kutsal kitap olan Kur’an da yer alması gerçekten çok düşündürücüdür. Bırakın evrenin genişlemekte olduğunu; Ay’ın Güneş’in diğer gezegenlerin dahi nasıl hareket ettiklerinin bilinmediği bir dönemde böyle bir metnin yazılması gerçekten çok düşündürücüdür. Bakara suresinde ve birçok ayette de Yaratan’ın ol kelimesiyle herşeyin başladığı vurgulanmaktadır. Bakara suresinin 117. ayetini okuyarak konumuza devam edelim.

117 Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir işin olmasını dilerse, ona sadece “Ol,” der ve olur.

Kur’an / Bakara

Bilim adamlarının bulgularıyla Kur’an’daki yaratılış hikayesi aynı anlatımdır. Ancak Kur’an’ın 1400 yıl önce indiği ve o günün koşullarında insanların anlayış yetilerine göre kurgulandığı unutulmamalıdır. Tanrı ol diyor ve o hemen oluyor. 14 asır önceki anlayışla insanlara Tanrı’nın yaratma gücü ol kelimesiyle anlatılmış ve o insanlar bunu sorgulamamışlardır. Günümüzde ise bilimsel veriler öyle bir noktaya gelmiştir ki, neredeyse yaratılışın ya da oluşum diyelim nasıl gerçekleştiği hemen hemen çözülmüştür. Burada dikkat edilecek husus şudur: Evren 13,7 milyar yıl önceki bir patlamayla başlamıştır. Son kutsal kitap bunu şöyle özetler. “Ol der” bu ol fiili zamanı yansıtmaz. Çünkü zaman kavramı evrende yoktur. Biz dünyada yaşayanlar için zaman kavramı vardır. Bu yüzden zaman kavramı hakkında görüş belirtirken bunun dünya zamanı olduğunu unutmamalıyız. “Tanrı ol dedi ve oldu” bu bize göre 13,7 milyar sürmüş olabilir. Ama Allah katında bu sadece bir andır. Olaya bu şekilde bakamadığımız sürece; bilim adamları ve din adamları her zaman iki ayrı cepheden olayları aktarmaya devam edeceklerdir. Bu asla unutulmamalıdır.

Şimdi ele alacağımız konuda Yaratan sular üzerinde mi yoksa buhar halinde olan bir durumda mıdır? Bu ilk kutsal kitap ve mitlerde sular üzerindeydi ifadesiyle vücut bulurken Kur’an’da duman halinde ifadesiyle açıklanmaktadır. Ayeti tekrar okuyalım.

11- Sonra göğe doğruldu da o bir duman iken ona ve yere: “İkiniz de ister istemez gelin!” dedi. İkisi de: “isteye isteye geldik.” dediler.

Kur’an / Fussilet

Bu ayeti okuduktan sonra tekrar yaratılış olayına dönerek şu çok önemli ayeti okumaya başlayalım. Çünkü bu ayet aynı zamanda bizlere bilim adamlarının da belirttiği gibi genişlemeden sonra tekrar duruş ve daralmanın başlayacağını daha sonra da herşeyin ilk başlangıçta olduğu gibi tek bir madddeye dönüşeceğini söylemektedir.

104 Gün olur, göğü, yazı tomarlarını dürer gibi düreriz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu baştan yaparız. Üzerimizde bir vaat olarak biz bunu mutlaka yapacağız.

Kur’an / Enbiya

Bu ayette açıkça görüldüğü gibi evrenin yaratılışı tekrar eski haline döndürülmektedir. Örnek de çok önemlidir. Yazı tomarları; bundan şunu anlıyoruz evrenin tüm yaratılış hikayesini kapsayan yazı tomarları gibi dürülebileceği ve bir top gibi yusyuvarlak hale getirileceği ve bu vaadin de kesin olarak yerine getirileceğidir. Yani evren tekrar eski haline yani başlangıçtaki haline getirilecektir.

1400 yıl önce yazılan bir kitap bu durumu başka hangi kelimelerle anlatabilirdi acaba!? Şimdi Fussilat suresine geri dönelim. Ne diyordu ayette “duman iken doğruldu.” Doğrulduğu yer de gök olduğuna göre duman ya da buhar, ne ifade eder? Buharın yoğunlaşmış hali olan suyu…

Bilim adamlarının tespitlerinde de aynı durum sözkonusu olduğuna göre, bilim adamları ve din adamları neden iki farklı kutup gibi ortaya çıkmaktadır bunu da anlayabilmek mümkün değildir.

Ayrıca büyük patlamayla oluşan dağılmadan belli bir süre sonra, ki bu milyarlarca yılla ifade bulmaktadır. Tüm galaksiler, yıldızlar, kuyruklu yıldızlar, uydular bir yörüngeye sahip olmuşlardır. Bu durum da Kur’an’da şu ayetle ifade bulmaktadır.

7- ‘Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış’ göğe andolsun;

Kur’an / Zariyat

Kur’an bize quantum fiziğinden bile örnekler vermektedir. Tabi bunları anlayabilene… Aşağıdaki ayet bu konu hakkında çok güzel örnek teşkil etmektedir.

61- Bir iş ve oluşta bulunsan, Kur’an’dan bir şey okusan; herhangi bir iş yapsanız, siz ona dalıp gitmişken biz üstünüzde mutlaka tanıklarız. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey, ondan daha küçüğü de daha büyüğü de Rabbinden uzakta/gizli kalmaz; tümü apaçık bir Kitap’tadır.

Kur’an / Yunus

Bu ayet aslında bir çok bilinmeyen şeyi açıklamaktadır. Zerre ağırlığınca birşeyden söz edilmektedir. Bu da günümüzde atomlara denk düşmektedir. Daha büyüğü ifadesiyle de Galaksiler anlaşılmaktadır. Tabi insan ister istemez düşünüyor. Milyarlarca galaksi olan evrende yaşayan tek canlı bizler miyiz?

Bu konu hakkında birkaç ayet okuyup yoruma geçeceğiz. Şunu da belirtmeliyiz ki, evrende yalnız değiliz. Bizim dışımızda da canlı varlıklar var. Uzaylılar diye hitap ettiğimiz canlıların var olduğu Kutsal kitaplardaki ayetlerde de vurgulanmıştır. Konumuzun bu bölümünde de bu konuya biraz değinmek istiyoruz. Bilime öncülük eden kitap olduğuna inandığımız Kur’an’dan bir ayet aktararak konumuza devam edelim.

29 Gökleri ve yeri ve bunların içinde yaydığı canlıları yaratması da O’nun ayetlerindendir. O dilediği zaman onları toplamağa da kaadirdir.

Kur’an/Şura

Bu ayeti kerimede vurgulandığı gibi evrende sadece insanoğlu yoktur ve dünya dışı varlıkların da olduğu bu şekilde kanıtlanmış olmaktadır. Konuyu biraz daha açalım.

Şüphesiz gökleri ve yeri yaratan Rab bunların içinde; Yerde başka bir ifadeyle dünya adı verilen gezegende (biz insanlar, hayvanlar ve bitkiler olmak üzere) yaşayanlar var etmiştir. Gökte yani uzay dediğimiz sonsuzlukta da canlı varlıkların yaratıldığı, bu ayetle kanıtlanmaktadır. Biz dünyalı varlıklar gibi uzaylı varlıkların olduğu da bu ayetle kanıtlanmaktadır.

Bu konuyu daha derinlemesine inerek anlatacağımızı belirtip konumuza kısa bir giriş yapmak istiyoruz. İnsanoğlunun  bir gün uzaya çıkıp dünya dışına da ayak basacağı bilime öncülük eden kitap olduğuna inandığımız Kur’an da 1400 yıl önce yazılmıştır.

33 Ey cinler ve insanlar topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçin gidin! Ancak kudretle geçersiniz.

Kur’an/Rahman

İlk olarak dünyaya en yakın uydu olan Ay’a insanoğlunun ayak basacağı ve burada üs kuracağı yüce kitabımızda belirtilmiştir. Bu ayetleri aşağıda yayınlıyoruz.

17 Geceye ve (gecenin bağrında) toplayıp ürettiği şeylere

18 Dolunay şeklini alan aya ki,

19 Siz mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz.

Kur’an/İnşikak

Ancak şu gerçek de gözardı edilmemelidir. İnsanoğlu aya ayak basıp üs kurdu mu? Yoksa bu bir Holywood senaryosumuydu. Bu konuda da spekülasyonlar vardır. Olması da gayet doğaldır. İnsanoğlu nedense bir dah Ay’a hiç ayak basmamıştır. Neysa biz konumuza geri dönelim:

Buna benzer, bilimsel araştırmalara öncelik edecek ayetleri ele alalım. İlk yazdığımız ayette açıkça belirtilmektedir ki göklerde ve yerde yaşayan canlılar vardır.

Ama bazı ayetlerde “Göklerde ve yerde ve her ikisinin arasında” ifadesi vardır ki, bu çok dikkat çekicidir. Bu kavramı çok iyi okumalıyız.

17  Yemin olsun ki, “Allah Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler küfre batmışlardır. De ki: “Allah; Meryem’in oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzündeki insanların hepsini helâk etmek istese Allah’a karşı kimin elinde bir güç vardır!” Hem göklerin hem yerin hem de bunlar arasındakilerin mülk ve yönetimi Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Allah her şeye Kadîr’dir.

Kur’an / Maide

65 Göklerin, yerin ve bunlar arasındaki şeylerin Rabbidir o. O’na kulluk/ibadet et ve O’na ibadette sabırlı ol. O’na adaş olacak birini biliyor musun?

Kur’an / Meryem

16 Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenip eğlendirelim diye yaratmadık.

Kur’an / Enbiya

  1. Gök ifadesi değil, gökler ifadesi var.
  2. Yer (Tekil kullanılmıştır.) bu da yaşadığımız gezeken olan Dünya ‘(Yer) dır.
  3. “Ve her ikisinin arasında yer alan.” Nedir?

“Gökler” ifadesiyle kastedilenin galaksiler, (gökadalar) olduğu düşünülebilinir. Yer ile kastedilen ise bildiğimiz, yaşadığımız Dünya… Peki her ikisinin arasında yer alan neresidir?  Gökler ifadesiyle kastedilenin galaksiler ve yıldızlar olduğu düşünülürse her ikisinin arasında yer alan nedir sorusunun yanıtını bulmaya çalışalım.

Bu soruya yanıt bulabilmek için önce quantum fiziğini incelememiz gerekmektedir. Quantum fiziğine göre; maddenin canlı ya da cansız oluştuğu tüm şekiller, çeşitli elementlerin atomlarından yapılmıştır. Bu atomlar evrenin her yerinde aynı yapıda bulunurlar ve aynı tepkime kanununa uyarlar. Quantum fiziğinin temel kanunu budur. Yani bir maddeyi oluşturan elementlerin atomları kainatın heryerinde mevcuttur. Buna göre kainatın heryerinde aynı maddeye rastlamak da mümkündür. Bilindiği gibi canlı maddeyi oluşturan temel element karbondur. Karbon diğer elementlerle bağ kurabilen tek elementtir. Çünkü karbonda 4 bağ bulunur. Diğer elementlerde bu duruma rastlanmamaktadır. Öyleyse karbon içeren her element canlı oluşumunda temel dayanak olarak görünmektedir. Atomlar kainatın her yerinde aynı kanuna tabi ise karbon elementi bulunan evrenin, her zerresinde canlı maddeye rastlamak da mümkündür. Bu yasadan şu anlamı çıkartabiliriz. Bizim gezegenimizin yıldızı olan Güneş gibi, milyarlarca yıldıza sahip olan Samanyolu galaksisinin bir çok yerinde (Yıldızında) Güneş sistemi olabilir ve bu sistemdeki gezegenlerden birinde veya birkaçında bize benzer hatta bizden üstün ya da bizden daha ilkel yaşam olanaklıdır.  Samanyolu galaksisi gibi milyarlarca galaksi olması ve onların da milyarlarca yıldıza sahip olması olayın boyutlarını çok daha büyütmektedir.

Başa dönecek olursak ve göklerden kastedilenlerin galaksiler ve yıldızlar olduğunu var sayarsak, yaşadığımız gezegeni de Yer olarak kabul edersek, her ikisinin arasında olanın ne olduğunu nasıl açıklayacağız? Sorunun yanıtı gayet basittir. Karadelikler. Bu konu hakkında da isteyen istediği bilgiye ulaşabilir. Karadelikler konusu ile ilgili ve anlatmak istediğimiz konuyla bağlantılı olarak şunu söyleyebiliriz. Evrenin hemen her yerinde yer alan ve içine girildiğinde nereye çıkılacağı tam olarak bilinemeyen evrendeki gizem “Her ikisinin arasındaki” olabilir mi acaba? Konuyu daha fazla dağıtmadan yaratılış ya da oluşumun açıklamasını tamamlayalım.

Yaptığımız bu açıklamalardan sonra tekrar başa dönelim. Evren büyük patlamayla oluşmuş ve bu patlama sonucu gökler ve yer yani galaksiler, yıldızlar, gezegenler vs. oluşmuş ve her biri kendi yörüngesinde ve bağlı bulunduğu gezegen, yıldız ve galaksilerinin yörüngesinde hareket etmektedir. Bu konuda bilim de kutsal hitaplar da aynı şeyi söylemektedir. Sadece anlatımları farklıdır. Bir de şu asla unutulmamalıdır. Zaman kavramı bize göre yani dünyada yaşayan insanlara göre hesap edilen bir kavramdır. Evrende zaman yoktur. Daha doğrusu bizim algıladığımız anlamda zaman kavramı yoktur. Bu yüzden oluşum hesap edilirken bize göre var olan zaman kullanılmaktadır.

Kutsal kitaplarda altı aşamalı bir yaratışıştan söz edilmektedir. Bu altı aşama altı gün kavramıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Elbette burada kullanılan gün kavramı bizim bildiğimiz 24 saatlik zaman dilimi değildir. Buna aşama ya da kademe diyebiliriz. Şimdi Tevrat’ta sözü edlen yaratılış hikayesiyle konumuza devam edelim.

BAP 1
Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı.
2 Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.
3 Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.
4 Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı.
5 Ve Allah ışığa Gündüz, ve karanlığa Gece, dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün.

Tevrat’taki bu anlatım ile bilim adamlarının vardığı en son nokta hemen hemen örtüşmektedir. Tevrat’ın ilk ayetinde Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Diye bir ifade vardır. Şu asla unutulmamalıdır ki, bu ifade tarzı binlerce yıl önce Tevrat’a Musa tarafından yazılan bir ifade şeklidir ve o zamanın insanları bu ayetle neyin kastedildiğini anlamaktadır. Günümüzde bu ayet tek başına okunduğu zaman bilim ile Tevrat arasında çok büyük bir fark olduğu inancına kapılabilir. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi bu ayet tek başına ele alındığı zaman bu kanı oluşmaktadır. Ayetin hemen devamında 2 Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. ifadesi vardır. Bu ifadeden henüz hiçbirşeyin yaratılmadığı ve Allah’ın ruhunun sular üzerinde hareket ettiğinin vurgulanmakta olduğunu anlamaktayız. O günlerde yaşayan insanlar için bu gayet anlaşılır bir ifade tarzıdır. O dönemin insanları yer olarak yaşadığı gezegeni gök olarak da gökyüzünü algılamışlardır. Günümüzde ise bu ayet şöyle yorumlanabilir. Yerden kasıt sonsuz ve karanlık evrendir. Sulardan kasıt da uzay boşluğudur. Allah’ın ruhu ifadesi de henüz maddenin oluşmadığı ve herşeyin soyut olduğunu anlatmaktadır. Sular ifadesi de aslında boşluğu anlatmaktadır. Yaratan işaretini vermiş ve büyük bir patlama sonucu korkunç bir ışık parlamış ve o maddeden çıkan atomlar evrenin heryerine dağılmıştır. 3 Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu. 4 Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı. Evrenin %95 inin karanlık bölge olduğunu düşünürsek, Tevrat’taki bu anlatım bilimle çelişmemektedir. Hatta bilim insanlarını desteklemektedir. Beşinci ayetle de bu aşama vurgulanmaktadır. Yani evrenin ilk oluşumu; galaksilerin, yıldızların, kuyruklu yıldızların, gezegenlerin, astroitlerin vs. oluşumu… 5 Ve Allah ışığa Gündüz, ve karanlığa Gece, dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün. Bu ayette sözü edilen bir gün bizim zaman anlayışımıza göre 24 saat olarak algılanmamalıdır. Buna evre demek daha doğru olacaktır diye açıklama yapmıştık.

Araştırmacı Yazar

Ahmet Hüseyin DAMARLI

İsrail Filistin’e Neden Saldırır?

Merhaba. Bu mevzu uzun zamandır değinmek istediğim bir konuydu ancak uygun bir zaman bekliyordum. Dün yaşanan çirkin olaylar (buradan hepsini lanetliyorum) ile vaktin geldiği kanısına vardığım için sabaha karşı bu makaleyi yazmakta fayda gördüm.

Başlıktaki gibi şöyle bir soru ortaya atalım isterseniz. “İsrail Filistin’e neden saldırır?” Bunu İsrail gibi şeriatçı bir ülkenin olduğu bir durumda sadece politik olarak ele almak büyük yanlış olacaktır.Nitekim son zamanlarda gündeme gelip duran mezhepler çatışması ve Ortadoğu bize bir ipucu olabilir.

Öncelikle Tevrat’tan bir ayet paylaşayım.

Tekvin-  Bab:9 – Ayet: 20-25
Ve Nuh çifti olmağa başladı, ve bir bağ dikti; “ve şaraptan içip sarhoş oldu, ve çadırının içinde çıplak oldu, ve Kenân’ın atası olan ham, babasının çıplaklığını gördü, ve dışarıda iki kardeşine söyledi.Ve Sam ile Yâfet bir esvap alıp onu kendi iki omuzları üzerine koydular, ve geri geri gidip babalarının çıplaklığını örttüler; ve yüzleri geri olup babalarının çıplaklığını görmediler.
Ve Nuh şarabından ayıldı, ve küçük oğlunun kendisine yaptığını anladı.Ve dedi:
Kenan lanetli olsun,
Kardeşlerine kullar kulu olacaktır
.

Sâm, Hâm, Yâfet adında üç oğlu olan Nuh Peygamber, Tufan’dan sonra çiftçiliğe başlar.Bir gün dikip yetiştirdiği bağın üzümlerinden yapılan şaraptan içip sarhoş olur, çadırında çıplak olarak sızar.Onu bu durumda küçük oğlu Hâm görür. (Muharref Tevrattaki ekleme bir izah)
İşte bu olay onca yıldır süren ve Ortadoğu’ya rahat yüzü göstermeyen kanlı kavganın, Tevrat’ça çıkış noktasıdır.Çünkü, Nuh ayıldığında oğlu Hâm’ın çadıra girip kendini çıplak gördüğünü anlayınca, son derece öfkelenir, ceza olarak Hâm’ı oğlu Kenan’ı ve ondan türeyecekleri lanetler; Kenan soyunun, Sâm ve Yâfet’in oğullarına kul köle olmasını diler.

Tevrat’ın birinci kitabı “Tekvin’in dokuzuncu bölümü bu olayı anlatır(yukarıdaki bölüm) onuncu bölümü de okursak, lanetlenen Kenan soyunun oluşturduğu kavimleri öğrenebiliriz.Bunlar: Gilgaşi’ler, Amori’ler, Yebusi’ler, Hivi’ler ve diğerleridir.
Filistinliler ise babası Nuh tarafından lanetlenen Hâm’ın öteki oğlundan türeyen Kasluhi’ler kavmindedirler.
Nuh’un büyük oğlu Sâm ile küçük oğlu Yâfet’e gelince, babalarının ayıbını(çıplaklığını) örttükleri için, onlar ve soyları lanetlenmez.Sâm’ın oğulları Sinar (Mezopotamya) dolaylarına yayılırlar ve çoğalırlar.

İşte bu Sâm oğullarının onuncu kuşağı olan Hz. İbrahim Peygamber, Mezopotamya’nın Ur kentinde doğar, daha sonra Kenan Ülkesi’ne göç eder.Burada iki oğlu olur.Bunlardan İsmail (A.S), Hz. Muhammed (S.A.V) Peygamber’in, İshak (A.S) da İsrail oğullarının dolayısıyla Musa (A.S) Peygamberin ceddidir.
İshak oğlu Yakub’un on iki oğlundan üreyerek oluşan İsrail oğulları, kuraklık yüzünden göç etmek zorunda kaldıkları Mısır’da çok ağır koşullar altında yaşarlarken soydaşları Musa’ya Horeb’de (Sinan Dağı’nda) Allah seslenir.

Bu izahlardan sonra Hahamların Tevrat’ı bozarak ekledikleri Va’dedilmiş topraklarla ilgili ayetler gelmektedir.Süt ve Bal  akan diyar olarak belirtilen bu topraklar sözde tüm içindeki milletlerle beraber İsrailoğullarına miras olarak verilmiştir!
Tekvin Bab: 17 Ayet: 8,13,14 ve Sayılar Bab:34 Ayet:1-10 bölümlerini okuyanlar  (çok uzun olduğu için buraya yazmadım) Kenan Ülkesi hakkında bilgiye sahip olacaklardır.

Öte yandan, bu Kenan Ülkesi’nin başta Filistin olmak üzere, Lübnan’ı, Ürdün’ü, kısmen de Suriye, Mısır ve Anadolu’yu içerdiğini, ayrıca yıllar önce (Ben o zamanlar orta okuldaydım) “Türkiye, ‘yaşam hakkı’ sınırlarımızın içindedir” diyen bir İsrail yetkilisinin sözlerini hatırlamalıyız.
Ayrıca sınırlarının belirtilmesine itiraz eden tek devletin İsrail olduğunu da not olarak belirteyim.

Komplo teorisyenlerinin bahsettiği Tapınak Şovalyeleri, Tapınak Şovalyeleri’nden esinlenmiş ve çoğu zaman onların devamı gibi gösterilmeye çalışılan Masonlar,ve son günlerde kulağıma sık sık gelen İllüminati isimli örgütün Ortadoğu’da başkenti Kudüs olacak bir Dünya devleti kurma idealleri iddiaları yukarda bahsettiklerim ile sizce de uyuşmuyor mu?

Son olarak başta da belirttiğim gibi tamamen şeriat ile ve Tevrat’ın emirlerine göre yönetilen İsrail ülkesinin neden bu kadar insanlık suçu işlediğini neden bu kadar katliam yaptığı sorusuna cevap arayalım.Elbette sorunu yine özlerinde yani Tevrat’ta arayacağız.Aşağıda verdiğim ayetler sadece bazılarıdır.Ayrıntılı bilgi isteyenler bir Tevrat alıp okuyabilirler.

Çıkış – Bab:23 – Ayet:31
Ve Kızıl Denizden Filistîlilerin (Filistinlilerin) denizine kadar, ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım; çünkü memleketin ahalisini sizin elinize vereceğim..
Mezmurlar – Bab:2  – Ayet:8,9
İşte benden ve miras olarak sana milletleri
Mülkün olarak yeryüzünün uçlarını vereceğim.
Onları demir çomakla kıracaksın;
Bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın.

İşaya – Bab: 11 – Ayet: 14
Ve garp tarafında Filistinlilerin sırtına uçup atılacaklar; şark oğullarını birlikte çapul edecekler; Edam ve Moab üzerinde ellerini atacaklar ve Ammon oğulları sözünü dinleyecekler.

Mezmurlar – Bab: 137 – Ayet:8,9
Ey sen, harap olacak Babil kızı,
Bize karşılık ettiğinin karşılığını,
Sana verecek olana ne mutlu!
Senin yavrularını tutacak,
Kayaya çarpacak olana ne mutlu!

Tsefenya – Bab:2 – Ayet:5
Deniz kıyısında oturanların, Keretiler milletinin vay başına! Ey Kenan, Filistiler (Filistinliler) diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki, artık sende oturan kimse olmayacak…

Tevrat ülkelerin helakı ve yok edilmesi için İsrail’in görevlendirildiğini şu şekilde açıklar.

Yeremya – Bab:51 – Ayet: 19-20
Ve İsrail onun mirasının sıptıdır; orduların Rabbidir.Sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın; ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeleri helak edeceğim.

Mezmurlar – Bab: 149 – Ayet: 7-9
..milletlerden öç alsınlar;
Ve ümmetleri tedip etsinler;
Ve ileri gelenlerini demir bukağılar ile bağlasınlar;
Ta ki, yazılmış olan hükmü onlara karşı yürütsün

İşaya – Bab:34 – Ayet:8
Çünkü Rabbin bütün milletlere öfkesi, bütün onların ordusuna kızgınlığı var;
Çünkü Rabbin öç alma günü, Sİon davasından ötürü karşılık yılı var.

Yeremya – Bab:10 – Ayet:10
..bak, bugün milletler üzerine, ve ülkeler üzerine, kökünden sökmek ve yıkmak için helak etmek ve yok etmek için seni koydum.

Peki sadece Filistin mi? Elbetteki hayır.Yakın geçmişe bakalım.

1947’de Yahudiler Araplara karşı 3 ay gibi kısa bir sürede 2.000 saldırı yapmıştır.Üstelik savaş ilan etmeden.

1956 yılının Ekim gecesi  yine savaş ilan edilmeden Mısır’a saldırmışlardır.Ayrıca savaşa Fransa ve İngiltere’de katılmıştır.

1967 yılında Yahudiler Haham uydurması vaadlere kavuşmak için tekrardan Mısır,Suriye ve Ürdün’e saldırdılar ve Sina yarımadası, Gazzeşeridi, Batı Şeria ve Golan tepelerini işgal ettiler.

6 Haziran 1982’de Lübnan’a saldıran yine İsrail’di.Saldırı sırasında Sabra ve Şatilla göçmen kamplarında yaşayan siviller topyekün katledilmiştir.
Arşivlerden 9 Temmuz 1982 tarihli Günaydın gazetesine bakınız.İsrail vahşeti! İsrail tanklarına yol açmak için yoldaki ölüleri grayderlerle kenara süpürüyorken fotoğraflarını gördünüz mü ?

Sizlere bu vahşeti yine ayetlerin ışığında biraz daha açıklamak istiyorum.Fotoğraflarını da koyacaktım ancak işin açığı fazla korkutmak istemedim..Çünkü ben bile baktıkça ürküyorum…Onun yerine daha az ürkütücü fotoğraflar eklemeyi yeğledim.

İşaya – Bab: 34 – Ayet: 3
Ve öldürülmüş olanları dışarı atılacaklar ve leşlerinin kokusu çıkacak; ve kanları ile dağlar eriyecek.

Bu ayet ile televizyonlardan hatırlayacağınız Filistin sokaklarındaki ölmüş sıcağın altında kokmuş ve çürüyen insanlar arasında bir bağlantı kurabildiniz mi?  Göğüs hizasından altı kopmuş olarak çimlerin üzerine yatmış bir gencin görüntüsünü hatırladınız mı? Aşağıdaki ayete bakın:

İşaya – Bab:13 – Ayet: 15
Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek.
Peki yine Filistin sokağında bisikletle giden birinin hemen kaldırımdaki ölülere acıyla bakan görüntüsünü hatırlıyor musunuz?
Yeremya – Bab:26 – Ayet :4
..ve gömülmeyecekler; ve toprağın yüzünde gübre gibi olacaklar; leşleri de yerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacaklar.


Peki ya kadınlar,çocuklar,yaşlılar,hayvanlar?Hepiniz bu katliamları biliyorsunuz.Okuyun:

Yeremya – Bab:51 – Ayet: 19-23
Ve İsrail onun mirasının sıptıdır; orduların Rabbidir.Sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın; ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeleri helak edeceğim.ve seninle atı ve binicisini kıracağım; ve seninle cenk arabasın ve binicisini kıracağım ve seninle erkeği ve kadını kıracağım; ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım; ve seninle genç adamı, ere varmamış kızı kıracağım.

1.Samuel – Bab:15 – Ayet:3
..onların her şeylerini tamamen yok et, ve onları esirgeme; erkekten kadına,çocuktan,emzikte olana,öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.

Muharref Tevratta emredildiği gibi genç,yaşlı,kız,erkek,hamile,bebek,öküz,koyun at her türlü canlı Yahudiler tarafından vahşice katledilmiştir.
Evet sevgili okurlar  uzunca bir yazı oldu ancak eminim ki okuyanlar oldukça faydalanmışlardır.İsrail vahşeti eğer birileri dur demezse çok daha vahim sonuçlara yol açacaktır.Yukarıda da belirttiğimiz gibi kim bilir beklide bir gün sıra Anadolu’ya gelecektir?

Son sözüm olarak diyeceğim şu ki bugün ki olaylar bilin ki geçmişten gelen şeylerin uzantısıdır.O yüzden tarihi iyi bilmeyi, ve gündemi tarihin ışığında aramayı  tüm insanlarımıza öneriyorum.

Sevgiler.

1 Nisan’ın Tarihçesi!

Merhaba.Senelerdir bu 1 Nisan gününü bir şaka günü olarak kutlarız.Ancak bize yansıtıldığından farklıdır mevzu.

1 Nisanın tarihçesi;

15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir. En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur’an bir elinde İncil ‘Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım’ der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.

Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine Müslümanlar ‘Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz’ dediklerinde Haçlı ordusu komutanı :

‘Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur’ diye cevap verir ve BÜTÜN MÜSLÜMANLAR ORADA ŞEHİT EDİLİR.

İşte o gün bugündür. 1 Nisan hristiyanlar arasında ‘Hile Günü’ olarak kutlanmaktadır. Maalesef halkımız arasında da yaygınlaşmış, yüzlerce, binlerce müslümanın katliam günü olan 1 Nisan’lar, bir şaka günü olarak kutlanmaktadır.

Tarihin İlk Darbeleri

Merhaba. Balyoz, Ergenekon falan derken gündem yine darbe oldu tabii. Hele de bol darbeli bir geçmişimiz olunca insan daha da başka düşünüyor tabii. Balyoz, Ergenekon Terör Örgütüymüş gibi saçmalıklar söylemeyeceğim size elbette. Bu yazımda tarihin ilk darbesinden bahsedeceğim.

Darbelere 2500 yıl önce rastlandı.

M.Ö 700 yıllarında eski Yunan’da asillerin yüzyıllar boyu süren egemenliği sona erdi.Denizyolları keşfedilmiş,ülkeler arası ticaret başlamıştı. Ticaret yoluyla gelen servet, ülkenin sosyal ve siyasal düzenini değiştirecekti…

İktidarı elinde tutan asiller, iş ve ticaret alanında birden etkin olanları yadırgadılar. Atina, iki büyük kampa ayrıldı. Toprağa bağlı kalanlarla, denizlere açılanlar arasında başlayan kavgalar darbelere yol açtı. İrili ufaklı darbeler işte böyle başladı..

Yöntem ise basitti: Birkaç tahrikçi öne geçer, bir kısım halkı ayaklandırır, elde mızraklarla önemli kişilerin evleri basılır, darbe yapanlara karşı olanlar ya öldürülür ya da kent dışına sürülürdü. Darbe birkaç saat içinde tamamlanır ve “iktidar el değiştirirdi.”

Bir gün beklenmedik bir olayla karşılaşıldı. Darbelerin günlük işlerden olduğunu gören halk, bu kez lidersiz bir ayaklanma başlattı. Değişik parti yöneticileri tehlikeyi gördüler ve hepsini süpürecek bir ihtilalle karşılaştıklarını anladılar.

İhtilali geçiştirmek için bir “hakem” aradılar. Hakem, hiç bir sınıfın adamı olmayacaktı. Adı Solon‘du.Ünlü yasalarını yaptı, karşı karşıya gelenlerin arasını buldu.

Düzen yeniden kuruldu. Solon, Asya’da on yıl sürecek geziye çıktı.

İçi rahattı, “kavganın” sona erdiğini sanıyordu.

M.Ö 560‘ta döndüğünde halkının Angora’da birbiri ile yine dövüştüğünü gördü. Yanılmıştı:

“Atina yeni bir iç savaşın eşiğindeydi.”

O tarihlerde Atina’da Pzistrat adında bir asker yaşıyordu. Zaferler kazanmış bir komutandı. Asildi ama asillerin Atina’da iktidar şansını yitirdiğini görüyordu. Kalabalıklara toprak dağıtmaktan, özel ayrıcalıklardan söz ediyor, bütün borçların ve vergilerin affedileceğini ilan ediyordu. Bir yandan da iktidardakilerle iyi ve yakın ilişkiler kurmuştu. Pzistrat nasıl bir adamdı? Plütark yanıtlıyordu: “Sevimli, hoşsohbet, yoksullara dost görünen, karşıtlarına karşı ılımlı ve yumuşak davranmayı bilen, alçakgönüllü ve çok adil tanınan, her ayaklanmanın (darbenin) aleyhinde bulunan, yeğeni Solon’un yasalarını yani kurulu düzeni koruma yeminleri eden parlak bir asker.”

Oysa Pzistrat, tarihin tanıdığı en büyük, en tehlikeli “demagoglarından” biriydi. Fakat Plütark’ın çizdiği görüntüyle Pzistrat’ın içinde kaynayan ihtirasları dışarıdan anlayabilmek hemen hemen olanaksızdı.

Günlerden bir gün, Atinalıların kentin alanında toplandığı bir saatte, Pzistrat çıkageldi. Giysileri paramparçaydı, yüzü gözü kan içindeydi. Sonradan çıkan söylentilere göre, halkı heyecanlandırmak için kendi kendini yaralamıştı. Yüksek bir yere çıktı:

“Atinalılar şu halime bakın!” diye haykırdı. “Kırda gezinirken üzerime atlayıp beni öldürmek isteyen düşmanlarım, bakın beni ne hale soktular. Atinalılar! Ben vatanı için canını ortaya koymuş, tehlikeli düşmanımızı yenmiş bir askerim. Bana bu muameleyi reva görecek misiniz? Hayatıma kastediyorlar, çünkü benim halka nasıl bir aşkla bağlı olduğumu biliyorlar”, diye sürdürdü.

Kalabalık heyecanlandı, homurdanmaya başladı.Bir rastlantıyla oradan geçen Solon, “hileyi” anladı, halkı uyarmak istedi.Onu susturdular… Pzistrat kışkırtmayı sürdürdü. Halk hemen karar aldı. Hemen “iktidara el konacak ve Pzistrat’ın yaşamına kastedenler cezalandırılacaktı. ” Daha önce Pzistrat’ın ayarladığı Ariston adında biri ortaya fırladı, bir öneride bulundu:

“Pzistrat’ı korumak için silahlı 50 adam seçelim!”

Bu karara karşı çıkmak amacıyla kürsüye fırlayan birkaç görevli yaka paça aşağı indirildi. Muhafızlarının sayısını Pzistrat’ın saptaması kararlaştırıldı.

Az sonra, ardında dört yüz silahlı muhafızıyla Pzistrat, Akropol’ü zaptediyor ve iktidara el koyuyordu.

Bu, ilk hükümet darbesiydi.

“İhtilaller ve darbeler tarihinde” anlatılan bu masalımsı hükümet darbesi, ne ilkti, ne de sonuncu olacaktı. Pzistrat, iki kez düşecek, iki kez yine darbeyle iş başına gelecekti.

Çağlar değişecek, uygarlık gelişecek, kuşkusuz darbeler de her çağa göre yeni yöntemlerle sürüp gidecekti. Ta, günümüze kadar..

Pzistrat darbesinin çizgileri, yakın tarihimizi yaşayanlarda kimi çağrışımlar yapabilir. Aslında amaç, darbelerin yüzyıllar ötesinden günümüze şapka çıkardığını anımsatmaktı…….

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Nutuk’un Gizli Şifresi

Merhabalar. Bu sefer konumuz ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk. Hakkında her türlü görüş bildirilmiş ancak düşmanlarının bile önünde düğme iliklediği yüce insan.. Atatürk öyle bir liderdi ki onu istediğiniz her yönden ele alabilirsiniz. İşte belki de günümüzde Atatürk’ü sadece belli bir kısmından inceleyip kendi görüşüne entegre etmeye çalışanların sebebi budur.

Dediğim gibi Atatürk her yönden ele alınabilecek bir insandır. Yüce bir insandır. İyi ama bir insan nasıl olur da tüm tarihe adını bu kadar ihtişamlı kazıyabilir, her konuda nasıl bu kadar deha olabilir? Şöyle söyleyeyim,  Atatürk hakkında sohbet ettiğim bir reiki master aynı zamanda spiritüel konularda bilgili birisi bana onun seçilmiş bir insan olduğunu söylemişti. Agarta soyundan geldiği (Agarta, Kayıp Kıta Mu’da bir ailedir. Atatürk’ün Mu kıtasını araştırması ne kadar da tesadüftür!). İnşallah o kardeşimizde bu yazıyı okursa aşağıya ayrıntılı bir açıklama yazar ama esas bahsetmek istediğim bu değil. Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk” eserindeki bilimsel olarak ispatlanmış bir şey..

Beyin cerrahı Dr. Muammer Yüksel ile biyofizik uzmanı Dr. Erhan Kızıltan, bir bilimsel araştırma için bir araya gelip çalışmaya baslar.
Bu araştırma için gerekli olan bilgisayar programı Dr. Erhan Kızıltan yazar.

Programın çalışıp çalışmadığını denemek için o sırada bilgisayarda tam metni hazır olarak bulunan Atatürk’ün 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında CHP kongresinde okuduğu Büyük Nutuk’unu programa koyarlar. Bir süre sonra, program Nutuk’un içinde her kelimenin kaçar kez tekrarlandığını ortaya çıkarır. İki bilim adamı,  ilk olarak Nutuk’ta 19’ar kez tekrarlanan kelimeleri ilk kullanım sıralarına göre bir araya getirerek bir metin ortaya çıkarırlar.

19 rakamı Atatürk’ün hayatında önemli bir yer tutmaktadır.

ÇÜNKÜ:

  • Atatürk, 19.yüzyılın bitmesine 19 yıl kala 1881 de doğdu. (1881, 19’un 99 katıdır.)
  • 1881, Rumi takvime göre 1297’ye denk gelir. (1+2+9+7=19
  • Selanik’te doğdu. Selanik sözcüğünün ”ebced” hesabıyla (Arapçada her harfin sayısal bir değeri olduğunu belirten hesap) değeri 171’dır. (171, 19’un 19 katıdır.)
  • Nüfus kütüğünde sıra numarası 19’dur.
  • Nüfus Cüzdan numarası 999814’tü. (Bu sayı 19’un 52’306 katıdır.)
  • İstanbul Harp Okulu’na 1900’de kayıt oldu. (1900,19’un 100 katıdır). Bu sırada yaşı 19’du.
  • Harp Akademi’sine 57. ekşi devre olarak girmiştir. (57, 19’un 3 katıdır.)
  • Atatürk Harp Okulunu 20’nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancıydı. Bu nedenle mezun olan 19’uncu subay oldu.
  • Yüzbaşı olarak orduya katılış sırası 38’di. (19’un iki katıdır.)
  • Çanakkale Savaşları’nın zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynayan 19.uncu tümeni kurdu.
  • 19 Mayıs 1915′ de albay oldu.
  • Komutanı olduğu alayın numarası da 38′ di. (19’un 2 katıdır.)
  • Komutanı olduğu bir başka alayın numarası 57 idi. (19’un 3 katıdır.)
  • 19 Mart 1916’da tuğgeneral oldu.
  • 19 Aralık 1904’de Yıldız Sarayı’na çağrıldı.
  • 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savasını başlattı. O zaman 38 yaşındaydı. (Yani 19’un 2 katı)
  • Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma vapurunun 19 yolcusu vardı.
  • Samsun’da 19 gün kaldı.
  • 4 Temmuz 1919’da Erzurum’a gitti.19 gün sonra 23 Temmuz’da ErzurumKongre’sini topladı.
  • 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden 114 gün sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gitti. (19’un 6 katıdır.)
  • Mili Mücadele’ye başlanması için komutanlarıyla yaptığı konuşmanın tarihi 19 Kasım 1919’du.
  • TBMM’nin kurulmasına 19 Mart 1920’de karar verdi.
  • 19 Eylül 1921’de mareşallik ve gazilik unvanı aldı.
  • Gençliğe Hitabe’de 19 cümle vardır.
  • Mustafa Kemal Atatürk adında 19 harf var.
  • 10 Kasım 1938’de öldü. (1938, 19’un 102 katıdır.)
  • 57 yıl yasadı. (19’un 3 katidir.)
  • Yaşının ilk 19 yılında askerliğe hazırlandı. İkinci 19 yılında asker olarak hizmet verdi. Üçüncü 19 yılında ise ülkenin kurtarıcısı ve devlet başkanı olarak görev yaptı.
  • Öldüğünde yatağının altında bulunan otomatik silahta 19 mermi vardı.
  • Cenaze namazı 19 Kasım 1938’de Dolmabahçe Camii’nde kılındı.
  • Atatürk’ün ölümü üzerine silah arkadaşı İsmet İnönü’nün Türk Milletine yazdığı beyanname 19 cümledir.
  • Cenazesinde çalınan Chopin’in cenaze marsının numarası 19′ dur. Bu marsta 19 nota vardır.
  • Miras olarak 19.000 lira bırakmıştır. (Yani 19’un 1000 katı)
  • ”Ne mutlu Türküm Diyene” cümlesi 19 harftir.
  • ”İstikbal Göklerdedir” cümlesi de 19 harftir.
  • İstanbul Akaretler ‘de kaldığı evin numarası 19’dur.

İste bu nedenle, NUTUK’da 19’ar kez tekrarlanan kelimelerden bir metin oluşturan Dr. Muammer Yüksel ile Dr. Erhan Kızıltan, Osmanlıca sözcükleri günümüz Türkçesine çevirir bazı eksik cümleleri, anlamını bozmayacak şekilde tamamlar. Sonuçta ortaya su şaşırtıcı metin çıkar:

”TÜM SEÇKİN TEMSİLCİLER’, MİLLETE HİZMET ETMEK YERİNE, GÖREVLERİNİ YERİNE GETİRMEMEKTEDİRLER. BUNLARIN KANUNLARA BİLFİİL UYMALARI GEREKTİĞİNİ BELİRTİNİZ. ŞUNU SÖYLEYİNİZ: YAKIN ZAMANA KADAR MEVCUT FAALİYETLERİ BAŞKA GÖZLE GÖRMEYE ÇABALAYANLAR ARTIK DURUMUN FARKINA VARMIŞLARDIR. KUMANDANLARIN (ASKERLER VE YÖNETİCİLER) HİZMET ETMELERİNE SİZ ENGEL OLUYORSUNUZ. OLAYLARI TAM OLARAK DÜŞÜNEN HER KİŞİ BUNUN NEDENİNİN, HÜKÜMET OLDUĞUNU GÖRÜR. TÜM BAŞKANLIK SİSTEMİ BİZCE SUİSTİMAL EDİLMEKTEDİR. TOPLANACAK TARAFLAR SAYICA AZ OLSA BİLE AZAMİ SAYIDAKİ DÜŞMANIN KARŞIŞINDA DURMALIDIR. BU ÇAGRIYI YAPMASI GEREKEN YÜZBAŞILARDIR. BÜYÜK ŞEREFLİ CEPHE DÜŞÜNÜLMELİDİR.”

Bu metin 2 bilim adamını çok şaşırtır. Çünkü günümüz Türkiye’si ile ilgili ipuçları vermektedir. Bir başka deyişle Atatürk, 100 yıl önceden Türkiye’de olup bitecekleri görmüş gibidir. Dr. Muammer Yüksel ve Dr. Erhan Kızıltan araştırmaları sırasında 19’ar kez tekrarlanan (Türkçe?) sözcükler de bulur. Bu sözcüklerle oluşturdukları metin ise Türkiye’deki bölücülük hareketinin ne aşamaya geleceğini 100 yıl önceden gösterir gibidir.

”MAKSADIN ANLAŞILIYORDU. TARİHİ VİLAYETİN AHALİSİNİ BÖLÜP DİYARBAKIR KÜRT DEVLETİ’NİN KURULMASINA YOL AÇMAK. MEMLEKETİN İÇİNDE BULUNDUğU DURUM KESİNLİKLE BiRiSiNiN DURUMA MÜDAHALE ETMESiNi GEREKTİRCEKTİR. İÇİNDE BULUNULAN SOMUTSUZ KOŞULLAR GEREĞİNCE BAGIMSIZ GRUPLAR HAREKETE GEÇECEKTİR. YİRMİ VAKİT SONRASINDA BU DEGERLENDİRMEYİ KİM YAPACAK VE EYLEME GEÇECEKTİR.”

Bu metinde yer alan ”YİRMİ VAKİT” ifadesini ilgi çekici bulan iki bilim adamı bir araştırma yapar. Vardıkları sonuç şaşırtıcıdır. Güneydoğu ‘da bir Kürt devleti kurmak için yola çıkan Abdullah Öcalan PKK’yı 1978’de kurmuştur. Öcalan 1999’da yakalanmıştır. Bir başka deyişle eylemlere başladığı yıl ile yakalandığı yıl arasında 21 sene vardır. Bu da Atatürk’ün ”YİRMİ VAKİT” deyimine uygun bir zamandır. İki bilim adamının yorumuna göre bu 20 vakit dolmuştur. Ve ülkenin bölünmesini engellemek için eyleme geçilmesi zamanı gelmiştir. Nutuk ‘u iki bölüm halinde kitaplaştırıldığını göze alan Dr. Muammer Yüksel ile Dr. Erhan Kızıltan, kitabin ‘belgeler’ bölümünde de 19’ar kez geçen sözcükleri arayıp bulur ve yeni bir metin ortaya çıkarır.

”DÜŞÜNDÜKLERİNİ AÇIKÇA SÖYLEYEN PEK ÇOK KİŞİNİN ORTAK FİKRİ; HÜKÜMETİN BUGÜN DÜNYAYA YAKIN DURMASININ ASIL NEDENİNİN, SEÇİMLE KENDİLERİNE VERİLEN GÜCÜ KULLANARAK, SİSTEME RESMEN AYKIRI FİKİRLERİ UYGULAMAYA CALIŞMASIDIR. GERCEK YÜZÜ BELLİ OLMAYAN AZINLIKTA OLAN YÖNETİM MERKEZİ<, GERCEK YÖNETİMİN, ANKARA’NIN DİKKATINİ ÇEKMEK ZORUNDADIR. RÜŞVETÇİ VALİLERİN (YÖNETİCİLER) CUMHURİYET İLKELERİ YERİNE<, KENDİ ÇIKARLARINA YÖNELMELERİ MÜDAHALEYİ GEREKTİRİR.”

Dr. Muammer Yüksel ile Dr. Erhan Kızıltan bu son metni günümüz Türkiye’sini anlattığını düşünüyor. İki bilim adamı bu çalışmayı kitap haline getirdi. Kitap’tan çıkan ve ”NUTUK’DAKİ GİZLİ HİTABE” adını taşıyan kitabın önümüzdeki günlerde epey tartışma yaratacağı ortada. Çünkü kitapta Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin hangi anlama geldiği ve hitabedeki uyarıların hangi zaman diliminde geçerli olacağı da yine 19 formülü ile açıklanıyor.

Sonuç olarak;

ZAMANININ İLERİSİNDEKİ ADAM OLARAK NİTELENEN ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN 100 YIL ÖNCE YAZDIĞI NUTUK, GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUMU ÇOK NET OLARAK ORTAYA KOYUYOR.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

5.Kol Faaliyetlerine Genel Bir Bakış

Herkesin kafası karışıktır. Derin devlet, gladio derken daha çok karışmıştır eminim. Peki ama tüm bunları kim yapar? Esas baş kimdir. İsterseniz bu yazıda pek çok kimsenin ismini bile bilmediği bu konuya bir göz atalım. Evet, biraz daha derinleşelim ve 5. kol faaliyetlerinden bahsedelim.

Beşinci kol: Fiili müdahale ile ele geçirilemeyen bir kitleyi ya da devleti propaganda, casusluk, sabotaj ya da terör yoluyla manevi etkiye maruz bırakmak suretiyle kendi müdahalenize uygun hale getirmek ya da fiili savaş esnasında savaşı daha kolay kazanmak için yapılan her türlü manevi yıkıcı çalışmadır.

  • Tarihçesi

Bu terim propaganda çalışmalarından farklı olarak yapılan tüm casusluk, sabotaj ve istihbarat hareketleridir.

Bu kelime ilk kez General Franco tarafından 1936-1939 İspanya İç Savaşı sırasında söylenmiştir. Generalin orduları Madrid’e dört koldan saldırdıkları sırada beşinci kol görevindeki Madrid içerisinde bulunan Generalin istihbarat yetkilileri şehirde bir ayaklanma çıkarmış ve Madrid’in düşmesine yardımcı olmuşlardır.

Bu terimin çıkışı günümüze yakınsa da ilkçağdan bu yana neredeyse bütün uygarlıklar bu çalışmada bulunmuştur. Spartalıların truva atı beşinci kol çalışmasına örnektir. Yine Roma İmparatorluğu da bu çalışmadan en çok yararlanan uygarlık olmuştur. Romalılar Kavimler Göçü sırasında Roma topraklarına giren kavimler arasında huzursuzluk çıkartmak ve onları topraklarından uzaklaştırmak için casusluk ve propaganda çalışmalarında bulunmuştur. Kartacalı General Hannibal Roma topraklarında zayıf düşen ordusuna insan bulmak için Roma topraklarındaki Romayla çatışan kavimleri kendi safına çekmek adına beşinci kol çalışmasında bulunmuştur.

Tabi tüm bu çalışmaları en geniş biçimi olarak tanımlayabileceğimiz beşinci kol çalışmalarının teşkilat kökeni I. Dünya Savaşı ve yakın geçmişine dayanır. Her ülkede farklı adlarla anılan legal istihbarat örgütleri bulunur. Bunlardan bazıları GESTAPO, CIA, KGB, MI6, MİT, MOSSAD gibi adlarla anılmalarına karşın aslen istihbaratın dışında beşinci kolun legal görüntülerini teşkil ederler.

Beşinci kol çalışmalarını en mükemmel şekilde kullanan ilk devlet Nazi Almanya’sıdır. Bu devlet Gestapo aracılığıyla bir çok devletin içine sızmış ve halkı kendi görüşlerine göre yönlendirmiştir. Bu sebepten dolayı Nazi Almanyası II. Dünya Savaşı sırasında Polonya,Norveç,Hollanda,Danimarka,Avusturya gibi devletleri istila ederken bu çalışmayı temel koşul olarak görmüştür.

Beşinci kol çalışmasından bir örnek: Nazi Almanyası kısa sürede Norveç’e teknisyen ve turist adıyla bolca Alman soktukları gibi içerideki hükümet karşıtlarını organize edip kısa sürede ülkede nüfuz sahibi olmuşlardır.

Norveç’in işgalinden bir gün önce(8 Nisan 1940), Norveç’te bütün devlet mesnsupları ve diplomatlara Polonya’nın işgaline ait dehşet saçıcı bir film göstermişler; film Alman askeri gücünü gösteriyor ve Alman ordusuna karşı konulduğunda devletlerin başına gelecek ürkütücü olaylar açıkça gösteriliyordu.

Ertesi gün devlet başkanı uyandırılıyor ve Alman işgalinin başladığı(9 Nisan 1940) haberi verilince, başkan kararsız, şaşkın ve bir önceki gün izlediği filmin etkisiyle savaşın anlamsız olduğuna hükmediyor. Bu sebepten ötürü Almanların isteklerini kabul eden başkan beşinci kolun yardımıyla ülkesini Almanların eline teslim ediyor.

Beşinci Kolda Çalışanlar?

Bu sorunun yanıtı basittir: Çöpçüden tutun da bir ülkenin devlet başkanına kadar herkes beşinci kolun üyesi olabilir.

Beşinci kolun çalışanları:

  • Özel olarak yetiştirilmişler: Bunlar beşinci kol teşkilatının en değerli çalışanlarıdır. Ekibin beynini oluştururlar.
  • Bilim zümresi, sanatçılar, film yıldızları: Bu kişiler daimi görevli olmayan daha çok tek ya da bir kaç görev için ülkeye sokulan şahıslardır.
  • Yerli unsurlar: Bunlar çoğunlukla ayrı bir ideolojiyi benimsemiş devlet otoritesine aykırı hareket edenler ya da devletin yaptıklarından hoşlanmayanlardır.
  • Çıkarcı kesim: Bu kişiler çıkarları için parayla satın alınır ve her türlü işte kullanılabilirler.
  • Hiç bilmeyerek alet olanlar.
  • Hiçbir çalışmaya gerek duymaksızın kendiliğinden beşinci kola alet olanlar: Ahlaksızlar, sahtekarlar,suistimalciler…
  • Beşinci kol mensuplarının hepsi dışarıdan gelmez. Aksine çoğunlukla içeriden insanlardır.

Beşinci Kol Ne Şekilde Çalışır?

Beşinci kol insan psikolojisini ve sosyolojiyi çok iyi bilir. Beşinci kol mukavemeti yüksek bir toplumda çalışamayacağını bildiği için öncelikle bu kesime saldırır.

Medya, beşinci kol için çok iyi bir araçtır. Bunu bilen beşinci kol medyayı kullanarak ülkeye genel ahlakı bozucu ve kültür seviyesini düşüren filmler sokar. Ulusal medyayı kullanarak yine aynı amaca yönelik programları televizyonlarda yayınlatır. Hatta izlenirliği artırmak için halk içinde itibar görmüş sanatçıları bu işe alet eder.

Beşinci kolun en önemli silahlarından biri de modadır. Moda beraberinde israf ve lüksü getirir. Bu da bol para harcamak demektir. Para yoksa suistimal imdada yetişir.

Beşinci kol ekonomik durumu kullanarak insanları kolay para kazanmaya teşvik eder. Şans oyunlarını peşi sıra ülkeye sokarak daha büyük bir batak olan kumara doğru geçişi kolaylaştırır.

Beşinci kol boş bir gençlik yaratmak için bir an bile durmaz. Gençliğin yapısından yararlanarak onu ahlaksızlaştırmak için her şeyden faydalanır. Uyuşturucu,fuhuş ve eğlence düşkünlüğü bunların başında gelir.

Kumar, fuhuş ve içki düşkünlüğü beşinci kolun sahip olduğu en büyük üç silahtır. Toplumun etik yapısına tümüyle saldırır. Dürüst kavramların yerini zamanla dolandırıcılık, zevk ve eğlence alır.

Beşinci kol devlet düzenine de saldırır. Mevcut rejimi yıkmak için farklı ideolojiler benimseyen bir toplum oluşturur. Halkı birbirine düşürmek için terörü kendi çıkarlarına alet eder.

Sonuçta beşinci kol: Ahlaksız ve bilgisiz bir gençlik, sadakatsiz bireyler, fizyolojik ve psikolojik açıdan rahatsız bir toplum yaratmayı amaçlar.

Beşinci kol faaliyetlerinden en tehlikeli olanı, radikal güçleri organize ederek bunların ülkelerin laik ve demokratik düzenlerini yıkıcı yönde çalışmalarını sağlamak, ortaçağ dogmalarıyla genç insanların beyinlerini yıkayarak onları özgür düşünme yeteneğinden uzaklaştırıp kirli amaçları doğrultusunda ve terörist faaliyetlerde köle gibi kullanarak emperyalist işbirlikçilerine hizmet etmektir.

Evet. Bu yazıdan sonra kafanızda birşeyler şekillenmeye başlamıştır diye umuyorum.

Tarihten Notlar

sokrates

Sokrates 71 yaşında iken ölümle yargılanıyor. Dava sonunda, baldıran otu ile öldürüleceği kesinleşmiş durumda.

Elinde sazıyla hapishaneye gelen öğrencisine sazı işaret ederek, “Bana şunu çalmayı öğretsene” diyor. Öğrencisi ağlamaklı ve hayli üzgün ses tonuyla “ölmek üzeresiniz hocam, saz çalmanın size ne yararı olacak” deyince Sokrates ona çok düşündürücü bir cevap vermiş:

Zevk çalmakta değil, öğrenmektedir.

 

yavuz sultan selimYavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri son ana kadar gizli tutarmış. Yine bir sefer hazırlığında iken, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi öğrenmek isteyince;

“Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş. Vezir: “Evet hünkarım, bilirim” dediğinde Yavuz vezire öyle bir cevap vermiş ki, vezir yaptığı hatayı anlayıp ısrarından dolayı özür dilemiş. Sizce Yavuz Sultan Selim vezire :

– Ben de bilirim.

 

NapolyonNapolyon bir gün zor durumdadır. Düşman askerlerinden kaçarken bir bakkala girer, Napolyon’u hemen tanıyan bakkal yardım eder ve onu saklar. Arkadan gelen düşman askerlerine ise yolu göstererek: “Şu tarafa doğru kaçan bir adam gördüm” der.

Düşman askerleri gittikten az sonra Napolyon’un muhafızları gelir. Bakkal: “Efendim, haddim olmayarak size bir şey sormak istiyorum. Ölümle burun buruna gelmek nasıl bir duygu?” diye sorar. Napolyon “Terbiyesiz adam! Sen kim oluyorsun da, dünyayı titreten insana böyle bir şey sorabiliyorsun” diye çıkışır ve muhafızlara “Dizin bu adamı kurşuna” diye emir verir.

Gözü bağlanan bakkal, “üç, iki, bir” diye geri sayılırken: “Ne yaptım ben? Durduk yere öleceğim şimdi” diye düşünüp ecel terleri dökmektedir. Birden bakkalın hiç beklemediği bir şey olur ve bir el uzanarak göz bağını açar. Bağı açan Napolyon’dur ve adamın kulağına bir şeyler fısıldar:

İşte, böyle bir duygu!..

 

cinGünün birinde Çin imparatoru saray nazırı ile birlikte sarayın bahçesinde dolaşmaktadır. İmparator birden durur, bahçeyi baştan sona süzer ve nazıra şöyle der: “Bu sarayın etrafına sedir ağaçları diksek ne kadar güzel olur?”. Nazır şaşkınlıkla konuşur: “Sayın imparatorum, sedir ağaçları 300 senede ancak yetişir”.

Bunun üzerine imparator zamanın önemi ile ilgili çok güzel bir cevap verir ve saray nazırı çok şaşırır. İmparator nazıra:

Ne duruyorsun, hemen dikmeye başlasana!..

 

fransa kralıFransa Kralı XI. Louis’in Müneccim Başı (astrolog) bir kehanette bulunmuş ve kralın sevgilisinin öleceği günü söylemişti. Kadın gerçekten de Müneccim Başı’nın söylediği tarihte ölür. Batıl inançları olan kral, kadının ölümü ile Müneccim Başı arasında bir ilişki kurar ve onu öldürmeye karar verir. 

Ancak son anda kendisine bir şans tanımak ister ve Müneccim Başı’na “Kendi ölüm tarihini bilebilir misin?” diye sorar. Müneccim Başı bu soruya öyle bir cevap verir ki kral hemen fikrini değiştirerek onu öldürmekten vazgeçer, hatta onun ömrünü uzatmak için elinden geleni yapar. Müneccim Başı krala:

Sizin ölümünüzden üç gün önce, majesteleri!

 

 

osman gaziOsman Gazi ülke sınırlarını büyütmek istiyordu. Bu husustaki en büyük isteği ise Bursa’yı almaktı. Ancak ömrü Bursa’nın alındığını görmeye yetmedi.

En büyük arzusunun kendisinden sonra olsun gerçekleşmesi için oğlu Orhan Gazi’ye ölmeden önce vasiyetini açıkladı. Hastalanınca yerine geçen oğlu Orhan Gazi ve Osmanlı ordusu onun vasiyeti ile müthiş motive olup Bursa’yı alır. Osman Gazi vasiyetinde şöyle yazmıştır:

Osman Gazi ülke sınırlarını büyütmek istiyordu. Bu husustaki en büyük isteği ise Bursa’yı almaktı. Ancak ömrü Bursa’nın alındığını görmeye yetmedi.

En büyük arzusunun kendisinden sonra olsun gerçekleşmesi için oğlu Orhan Gazi’ye ölmeden önce vasiyetini açıkladı. Hastalanınca yerine geçen oğlu Orhan Gazi ve Osmanlı ordusu onun vasiyeti ile müthiş motive olup Bursa’yı alır. Sizce Osman Gazi vasiyetinde ne yazmıştır? 

Beni Bursa’ya gömün.

 

 

diyojenBüyük İskender’e “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyen ünlü filozof Diyojen, dünya nimetlerine önem vermeyen biridir.

Günün birinde çok dar bir sokaktan geçmektedir, karşısına zenginliğinden başka bir şeyi olmayan kibirli bir adam çıkar. Sokak, ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçilemeyecek kadar dardır. Mağrur zengin, Diyojen’e: “Ben bir serserinin önünde kenara çekilmem” deyince ünlü filozof derhal kenara çekilir ve gayet sakin bir şekilde karşılık verir. Diyojen adama:

Ben çekilirim. 

 

 

alparslannSultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerinden biri huzuruna gelir ve telaşlı bir şekilde “Komutanım, 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor” der.

Sultan Alparslan başarıya giden yolda en büyük engelin korku olduğunu bilen dirayetli ve geniş ufuklu bir liderdir. Haberi getiren askere verdiği cevap tüm orduyu olumlu yönde etkiler ve motive eder. Alparslan’ın kararlılığını ve kazanma gücünü net bir şekilde ortaya koyan bu tarihi söz:

  Biz de onlara yaklaşıyoruz!.. 

kaynak: www.oguzsaygin.com

Tarihte Önemli ve Anlamı Olmayan Bir İcat: SIFIR(0)

images[1]

Tarihte belki bu kadar anlamı olmayan ve bir o kadarda icadı önemli olan bir rakamdan bahsediyoruz.”SIFIR”

Ama , belki de matematik tarihinin en rahatlatıcı icadı ya da bulunuşu.

Sayı sistematiğinin temelini oluşturan bir rakamın tarihinden bahsediyoruz.Aslında bu sayının ne zaman bulunduğuna kim tarafından bulunduğuna dair kaynaklar bir noktada birleştiği söylenemez.Bununla birlikte eski Hintlilerin M.S 632 yılında sıfır için özel bir sembol kullandığını kaynaklar gösteriyor.

ESKİ HİNT MEDENİYETLERİNDE SIFIR

Romalı ve Çinlilerin eksine Eski Hint alimleri aritmetik işlemleri özel bir harf ve işaret belirtmeden sadece 1 den 9 a kadar olan rakamlardan istifade ederek yazarlardı. Rakamla hesap yapmanın tek örneği olan bu pozisyonun tespiti ve yazılması merhalesine ulaşanlar sadece Eski Hintliler ve Mayalardı.

Kaynaklar; Hindistan‘dan 300 yıl kadar önce sayı işaretinin rakam şekline dönüşmeye başladığını belirtmekte. Hintliler en geç 6. yüzyıla doğru belki de biraz daha önceki tarihlerde aritmetik işlemlerde sadece 1 den 9 a kadar devam eden dokuz ayrı rakam halinde kaldılar. Böylece hesap işlerinde sağdan sola doğru çoğalan (yükselen) rakamlar ilk olarak ortaya çıktı (görüldü). Bu rakamlar hemen hemen 622 yılından itibaren Hindistan dışında da tanınmaya başladı. Fırat’ta bir okul müdürü aynı zamanda da manastır idarecisi olarak çalışan Suriyeli alim Sevarus Sabokht : “Bilinen bütün usullere üstün olan Hint hesabının yani dokuz ayrı rakamın (işaretin) maharetli usulünden bahseder” . Bu durum Hint rakamlarının mahzar olduğu ilk taktirdir. S. Sabokht bu dokuz ayrı rakamlarla yeni bir usul dahilinde hesap yapabildi.
Ancak; bu dokuz ayrı rakam bazı sayıları ifade etmeye yeterli gelmiyordu. Çünkü; üç bin yedi yüz elli dört olan bir sayıyı 3754 şeklinde belirtmek mümkündür. Değeri üç yüz sekiz olan bir sayının da 38 şeklinde meydana çıkmaması için noksan (boş) kalan onlar basamağına (hanesine) değişik bir işaretlemenin yapılması zorunludur. Noksan (boş) kalan basamağı (haneyi) işaretleyip belirtmek için “boşluğu” şekillendirmek anlamlandırmak zorundaydılar. Noktayı “sunya” veya “sunyabinde” boşluk veya içi boş yuvarlağı da “kha” kelimesi ile adlandıran Hint alimleri boş kalan basamağa (haneye)
sembol olarak “daire” veya “nokta” şeklinde yeni bir sembol verdiler.
Düşünce tarihin en önemli olaylarından biri sayılan bu sayı yazısına
son mükemmeliyeti Hintliler’in vermiş olduğu ortaya çıkmaktadır.
O halde menşe itibariyle sadece basamak sistemi içinde noksan basamağa (haneye) gerekli işaret olarak başvurulan bu sembol yani bugünkü ifadeyle “sıfır” rakamı derhal müstakil bir sayı şeklinde
ilk olarak Hint hesabında ortaya çıkmıştır.

 

sıfırBu sayı işareti yani “0” (sıfır) veya “.” (nokta) anlamındaki işaret miladın 400. yılında ilk defa Hint yazılı eserleri içinde görülmeye taşlar. Hint Dünyası’nın ünlü matematikçi ve astronomu Brahmagupta (598-660) 632 yılında yazdığı astronomi konuları ile ilgili Siddhanta adlı eserinde Kankah isimli Hintli bir astronom Halife el-Mansur’un (754-775) Bağdat’taki sarayına gelir. Zamanın ünlü İslam alimi İbn’ül Adami astronomi cetvelleri ile ilgili eserinde ilim tarihi için önemli olan bu olayı “İnci Gerdanlık” başlığı altında şöyle açıklar;
“Hicretin 156. (773) yılında Hintli bir alim elinde bir kitapla Halife el-Mansur’un huzuruna çıkar. Kardağa’ların Kral Figar adına istinsah ettikleri bir kitabı Halifeye sunar. El-Mansur bu eseri hemen Arapça’ya çevrilmesini ve gezegenlerin hareketleri ile ilgili bir eser yazılmasını emreder… Bu görevi Muhammed bin İbrahim el-Fezari üzerine alarak ‘Astronomlar Nazarında Büyük Sinhind’ adlı bir eser yazar. Bu eserin etkinliği halife el-Memun zamanına kadar sürer. Eseri Muhammed bin Musa el Harezmi
astronomlar için yeniden hazırlar (yazar). Sinhind Metodunu uygulayan astronomlar eseri çok beğenirler ve konusunun süratle yaygınlaşmasını sağlarlar.”

Hintli alimin beraberinde Bağdat’a getirdiği ve onunla önce Halife el-Mansur’un ilgisini çektiği kitap gerçekte Brahmagupta’nın Siddhanta adlı eserinden başka bir eser değildi. Sinhint adıyla Arapçaya çevrilen bu eser zamanın halife ve alimleri arasında hemen ilgi görüp süratle yayıldı.
Harezmi tarafından yeniden hazırlanan söz konusu eser İngiliz tercüman Baht’lı Adelhard tarafından zamanın ilim dili olan Latinceye tercüme edildi ve Batılı alimlerin istifadesine sunuldu. Bu tercüme kitap; Hint sayılarını açıklayan Hint hesabını sayı yazısını toplama ve çıkarma ikiye bölme
iki misli artırma çoğaltma ve bölme ile kesir hesabını öğreten Hesap Sanatına Dair adlı ikinci eserdir.
Bu Latince tercüme eser
önceleri İspanya’ya gelir ve 12. yüzyıl başlarında Orta Avrupa’ya geçerek yaygınlaşır.
Hint alimleri
daire şeklinde gösterdikleri ve bugünkü ifadeyle “0” (sıfır) olarak adlandırılan kelime için bir şeyin hiçliği ve boşluğu anlamını ifade eden “sunya” adını vermişlerdir.

İslam alimleri (Araplar) da bu işareti ve anlamını öğrenince; Arapçada boşluk anlamına gelen “es-sıfır” adını vermişlerdir.
Leonardo es-sıfır kelimesini Latince’ye tercüme ederek Latince metinlerde cephrum şeklinde Latince’leştirdi.
Daha sonraki yıllarda
Avrupa’nın değişik memleketlerinde değişik yazım (imla) şekilleri kazanmıştır. Bunlardan :
Leonardo’nun eserine istinaden
önce zefero daha sonra da zero yazım şeklini aldı ( Livra kelimesinin zamanla lira yazım şeklini alması gibi.)
Fransa’da ise; gizli işaret anlamına gelen chiffre şeklinde adlandırılan cephirum kelimesi
chiffer = hesap yapmak şeklini alarak yaygınlaşmaya devam etti.

Batı’da İtalyanca aynı anlama gelen zero kelimesinin kabülü sonucu bu kelimenin iki ayrı anlamı sebebiyle İngiltere’de cipher ve zero şeklini aldı.
Almanya’da da ziffer yazım şeklini aldı. 14. yüzyıldan sonraki yıllarda da ziffern yazım şeklinde kullanılmaya başlandı.
Saverus Sabokht Brahmagupta ve Harezmi isimleri
Arap rakamlarının Batı’da görülmesinde birbirini takip eden üç isim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Batı literatüründe “Arap Rakamları” olarak bilinen İslam Dünyası rakamlarının sıfır “0” dahil olmak üzere on ayrı şeklini Batı’ya ilk defa öğreten papalık tahtının şair ve matematikçisi Gerbert olmuştur. Gerbert’in etkisi tam sekiz yüz yıl devam etmiştir.
Gerbert öğrenimini Aurlillac Klisesinde tamamlamıştır. Burada edindiği bilgiler sonucu birçok matematikçinin dikkatini çekti. Sonuçta da matematik araştırmalarını hızlandırdı. İstinsah faaliyetlerini çoğalttı. Gerbert hakkında değişik rivayetler vardır. Bu rivayetler hakkında
geniş bilgi müsteşrik Sigrid Hunke tarafından hazırlanan İslam’ın Güneşi Avrupa’nın üzerinde eserde bulunmaktadır. Bu rivayetlerden birisi şudur :
Gerbert sıfır kavramını bilmiyordu. Mesela 1002 sayısında sıfır 0lmayınca yazılanların anlaşılması mümkün değildi. Gerbert ve öğrencileri sıfır hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarından yapılanların manasını kavrayamadıkları anlaşılmakta. Gerbert sayı yazısını
Batı Arapları’ndan getirir. Araplardan İspanya seyahati sırasında öğrendiği sanılmaktadır.

Gençliğinde itibaren Hindistan’ın bir ucundan öbür ucuna yaptığı bir çok seyahatlerle Hint dilini ve ilmini tam anlamıyla Öğrenen Gertert’in çağdaşı olan Beyruni‘den o sıralarda Hindistan’da yazılmış harf şekillerinin ve ilk rakam şekillerinin diğer memlekete geçince değiştiğini öğreniyoruz Beyruni Araplar’ın Hintliler’den en elverişli rakamları aldıklarını açıklar. Araplann birbirinden farklılık gösteren iki çeşit Hint sayı yazısını kullandıklarını Harezmi de açıklar.

Harezmi tarafından 830 yılında yazılan eserin ilk kopyaları Viyana Saray Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu elyazmaları (manüskri) 1143 tarihini taşımaktadır. Salen Manastırı’nda bulunan ikinci bir kopya ise bugün Heilderburg’ta muhafaza edilmektedir.
Avrupa ilim dünyasında sunulan bu önemli belge ile Araplar’ın önce birler basamağından başlayarak
rakamları sağdan sola doğru yazıp okuduklarını bu eserden öğrenir. Harezmi‘ye ait bu eserde; toplama ve çıkarma işlemlerine ait örnekler görülmektedir.
Latince tercümesinde bugünkü yazım şekline göre
“0” (sıfır) a ait bir örnek . Şöyledir : 38-18=20 geriye bir şey kalmaz. Bu takdirde boş kalmaması için bir dairecik koy. Dairecik boş hanenin yerine geçmek zorundadır. Eğer bu hane boş kalırsa diğer haneleri de tahdit edilmiş olurlar. Artık ikinci hane birinci hanenin yerini tutar.  Yani; ikinci hane birinci haneden başka bir şey değildir.”

Bugünkü bilgilerimize göre basit gibi görünen ancak zamanın matematik görüşü olarak son derece önemli olan bu açıklamanın böyle olması düşünüldüğünde Harezmi‘nin görüşü olan açıklamanın önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Şöyle ki; sıfır ilk basamağın aksine sola konsaydı “02” gibi bir sayı elde edilir ki ikinin solundaki sıfır sonucu değiştirdiğinden Harezmi’nin matematik görüşünün zamanı matematik bilgileri karşısındaki önemi açık olarak ortaya çıkar.

Brahmagupta‘nın Siddahta adlı eseri 776 yılında Saverus’tan 114 yıl sonra Arapça’ya çevrilen bir eserinin içinde yer almıştır. Gerbert’ten yüz yıl sonra Harezmi’nin Latince tercümesi Orta İspanya yoluyla Batı’ya ulaşır. Bu tarihlerde “Arap Sayı Yazısının” ilim dünyasındaki zaferine çığır açan başka bir şahıs ile karşılaşıyoruz. Pizza’lı Leonardo (1180~ ?) ;  matematik bilgisinin esaslarını bizzat ilk kaynaklarından yani Mısır’a yaptığı uzun süreli seyahatler sonucu elde etmiştir. Elde ettiği bilgileri de Batı’ya öğretmiştir. Leonardo‘nun babası Cezayir sahillerinde ticaret işleri ile meşgul idi. İslam medeniyetinin etkinliğini gören baba Leonardo oğlunu yetiştirmek için yanına çağırır. Oğlu Leonardo Hint yani Arap (İslam) rakamları ile hesap yapmaya hayran kalır. Hint hesap sistemlerinin her türlü uygulamasını öğrenir. Bu arada İskenderiye ve Şam kütüphanelerinde eline geçirebildiği ilmi değeri olan eserleri de toplayıp Avrupa’ya  götürdüğü tarihi bir gerçek olarak bilinmektedir.
Oğul Leonardo İslam (Arap) hesap öğretmenlerinden öğrendiği bütün bilgileri sıfır rakamı dahil olmak üzere
çevresindekilere uygulamaları ile birlikte öğretir.

Bu rakamlar Arapçada “sıfır” adı verilen “.”  işareti ile her türlü hesabın yapılabildiğini açıklar.

Matematikte; bugün Türkçe’mizde gösterim şekli olan “0” (sıfır) Arapça’da gösterim şekli olan “.” (sıfır) sembolü ile Türkçe yazım §ekli olan “sıfırı” ve aynı anlama gelen diğer Batı dillerinde kullanılan ve “rakam” ve “yazım” şekillerinin tarihi gelişimleri ayrıntılı olarak incelemeye değer bir konudur. Onluk sistemi bilmediklerinden sıfır anlamını ifade eden bir sembol (işaret) kullanmamışlardır. sadece astronomi metinlerinde sıfır anlamına gelecek özel bir işareti sürekli olarak kullanmışlardır. Batlamyos‘un astronomi metinlerinde Yunan alfabesinde görülen içi boş anlamını ifade eden “0” şeklinde bir harf kullanmışlardır. Ancak matematiklerinde bu harfi (işareti) kullanmadıklarını kaynaklar açık olarak belirtmektedir. ilk defa bugünkü ifadeyle sıfır anlamına gelen “0” ve  “.” şeklinde işaret (sembol) görülmeye başlamıştır. Dokuz ayrı ve sıfır rakamı ile hesap yapmayı gösteren kaideler belirtilmiştir. Dokuz ayrı rakam dahil sıfır rakamı ile birlikte aritmetik işlemlerin nasıl yapılacağı açık olarak gösterilmiştir. yaygın olarak kullanılmaya başlar.

TÜRK-İSLAM DÜNYASINDA SIFIR

773 yılında dokuz ayrı sayı işareti ve sıfır ile birlikte hesap yapmaya dair kaideleri göstermiştir.

“Sekiz diğer sekizden çıkınca”

SIFIRIN TARİHİ KRONOLOJİSİ

-M.Ö. 3000 yılları : Eski Mısırlılar

-M.Ö. 700-500 yılları : Mezopotamyalılar

-M.S. 2. yüzyıl : Eski Yunan’da

-M.S. 400 yılları : Eski Hint Dünyasında

-M.S. 632 : Eski Hint alimi Brahmagupta’nın astronomi ile ilgili olan Siddhanta adlı eserinde

-M.S. 830 : İslam Dünyasının önde gelen matematik alimi Harezmi tarafından

-M.S. 1100 yılları : Avrupa matematik dünyasında