AHİLİK – CÖMERT KARDEŞLER

CÖMERT KARDEŞLER

Öyle bir bina kurulsun ki temelinde kardeşlik olsun. Öyle bir bina düşünün ki bütün tuğlalar kardeşlikle birbirine tutunsunlar, dahası o binanın tüm tuğlaları evet tüm tuğlaları kardeş olsun. Şimdi sormak istiyorum. Sizce böyle bir bina kolay kolay yıkılabilir mi? Böyle bir bina yüzyıllarca ayakta kalmaz mı? Felsefesi kardeşlik olan, “kardeşim” anlamına gelen “ahi” kelimesini örgütlerinin adı kabul eden bir topluluk… İşte bu topluluk yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirmiş, başta ticaret olmak üzere, toplumun her alanında da söz sahibi olmuştur.

Kardeşlik, Ahilik kurumunun temelinde tasavvufi değerlerin yer alması sonucunda vazgeçilmez bir kural olmuştur. Evet, Ahilik kurumunun her bir ferdi kardeşti, onlar kardeştiler. Kardeşlik demek sadece bir anadan doğmak değildir. Sadece aynı kanı taşımak demek, aynı soydan gelmek demek değildir. Ahiler, kardeşliği, cömertliğe, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygu olarak nitelendirmişler ve yaşatmışlardır. Dini, mesleki, karakterli bir kurum olan “Ahilik”, görüşlerini bilhassa kişiler arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve bu düşmanlıkların yerine kardeşlik duygusunun hakim olmasını teşvik eden Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Muhammed’in hadisi şeriflerinden alır. Ahiler benimsedikleri görüş çerçevesinde tüm insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

Ahiliğin temel öğeleri din ve meslektir. Daha doğrusu Ahilik dini kurallar çerçevesinde mesleki yapılanmadır. Ahilikte temel meslek sahibi olmayan bir ahi tasvir edilemez. Her şahıs, becerisine, imkânlarına göre bir mesleğin maharet ve hünerlerini kazanır, o işin piri olur ve hem kendine hem de topluma katkı sağlar. Mesleği olmayan birinin ne kendine ne topluma faydası olur.
Ahilik gibi bir kurumun oluşturulmasındaki temel amaç insanlığa hizmet etmektir.

Mükemmel toplumlara ancak ahlakla yoğrulmuş, kardeşlikle pişmiş fertler yetiştirerek ulaşabilirsiniz. Fertler mükemmel olursa onlardan meydana gelen topluluklar da mükemmel olur.Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman dünyayı düzene sokabilirsiniz. Bu yüzden Ahilikte öncelik, fertlerin kişiliklerini bir düzene sokmaktadır.

Ahi olmayı seçen birinin üç şeyi bağlanır, üç şeyi açılır: gözü harama, ağzı günah söze, eli zulme bağlanır; kapısı konuklara, kesesi ihtiyacı olanlara, sofrası aç olanlara açılır.

Aslında ahilik başlı başına bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Temel ilkeleriyle 300’e yakın görgü kurallarıyla her millete örnek olacak bir yaşam biçimi.

Ahilik; kardeşliktir, adalettir, yardımseverliktir, insan haklarına saygı duymaktır. . Ahilik devletini ve tüm insanları seven, kudretli, şefkatli, çalışkan, yardımsever, ekmeği bol ve sofrası açık iyi insanların birliğidir.

Günümüz dünyasının yükselen onlarca değerinin önemli bir kısmının temelinde ahiliğin ana ilkeleri bulunmaktadır. Tüketici hakları, sivilleşme, kooperatifçilik, gibi kavramları dünyaya aktaran birikim, ahilik kültürüdür. Bu yönüyle de ahilik, yalnızca Türk Milletinin değil, dün olduğu gibi bugün de bütün dünya toplumlarının örnek alması gereken bir ahlak sistemidir.

Yazımı kardeşliği, eşitliği, Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel!” görüşünü kendisine temel edinmiş güzel bir ahi sözüyle bitirmek istiyorum:

“Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir,
Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir.”

Yavuz ÇAĞLAR

Hangi Türkçe? Dombıra

Merhaba.Dün ofisimde Dombıra şarkısını dinliyordum.Bizim eleman “Abi bu hangi dilde söylüyor?” diye bir soru yöneltti.Ben de “Türkçe” dedim. Şaşırdı..”Sen şimdi konuştuğunu Türkçe’mi sanıyorsun evladım” dedim ve güldüm. Madem öyle birde kaleme dökelim dedim bende. Bu yazımda size Türklerin efsanevi çalgısı Dombıra ve bunun Türkü’sünden ve tabii konuştuğumuz Türkçe ile bir de diğer Türki cumhuriyetlerdeki Türkçe’den bahsedeceğim.

Dombıra Kazak Türklerinin en yaygın çalgısıdır bildiğiniz üzere. Birde şarkısı vardır..

Dombıra şarkısını bir orijinal dilinde bir de bizim Türkçe’de karşılaştıralım.Aşağıdaki resimde sol taraftaki mavi bölüm orijinal dili; sağ taraftaki turuncu yer bizim Türkçe.

Çok büyük bir fark gördünüz mü? Şahsen ben göremiyorum.Bazı kelimeler öğrenilse ufak harf ve söyleyiş değişiklikleri yapılsa BİLDİĞİMİZ TÜRKÇE! Diyeceğim o ki farklı dilleri konuşmuyoruz, yabancı bir dil değil hani..Aynı kökten geliyor ancak zamanla bazı değişiklikler olmuş. ÖZÜ bir... Bugün Türkiye Türk’ü de Kırgız, Özbek, Türkmen, Kazak,Azerbeycan, KKTC Türk’ü de aynı dili konuşuyor(uz).

Sayın Oktay Sinanoğlu’nun Boston konferasında anlattığı bir anısında da belirttiği gibi:

Ruslarla karşılaşmış Sinanoğlu.Dil konusunda anlaşamışlar.Ruslar “Kazakça biliyor musun? O dilde konuşalım” demişler.Sinanoğlu demiş ki:  “Tamam siz Kazakça konuşun.Ben anlarım.” Sinanoğlu Kazakça bilmediği halde  anlaşmışlar.

Diyeceğim o ki; özü bir kardeşlerimiz ile konuştuğumuz dil de aynı ve ÖZÜ BİR..TÜRKÇE!

Sizleri bu ufak yazının sonunda o muhteşem şarkıyla “Dombıra” ile baş başa bırakayım..

Sevgiler…

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Türkler Belgeseli

Bu videoyu izlediğinizde tüyleriniz diken diken olacak.

Türkleri yaratılışından bu yana kısa kısa anlatan etkileyici bir belgesel olmuş.

Belgesel ekibine sonsuz teşekkürler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com


Ve dediler ki bir gün; binlerce yıl aldı senin yolculuğun.
Bir suyun sesi vardı,birde rüzgarın.
Tarihe,tarih denmeden önce !
Ol dendiğinde çamur kıpırdandı,balçığa gün vurdu,ışığa çıkmak istedi canlı.
Suyu emdi,kuru toprağa kök saldı.Güneşi emdi göğe dal saldı.
Balçıkta kalanlar vardı !
Işığı görmek istedi,göz verildi.
Işıktan kaçmak istedi,akıl verildi.
Aklıyla öğündüğü gündü,tarihin başladığı gün.
Aklını yönetenler,o gün bir destan yazdılar.
Türeyiş Destanı dediler adına !

Yazıları,kitapları yoktu;çocuk belleklerine yazdılar destanı.
Ama isimleri vardı.
Diline geleni taşa kazımayı öğrendiğinde tarih,ismini de yazdı !

Dağ eğildi de üzengi oldu asıldık,çeliği pek tutacak suyumuz vardı.
Toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızın,sağrılarında çok bilişli ak kızlarımız,oğlanlarımızla bir oynaştı pusatlarımız.
Yanıbaşımızda er kurumlu evdeşlerimiz,kısraklarımızda bir nakışlı eğerlerimiz,kopuzlarımızda iç çekişli mut yırlarımız…
Yol tuttuk,iz sürdük,yurtlandık.
Destanın başında Oğuz Kağan’dı adımız !
Gün doğumunu sırtlanıp yürüyüverdik, Attila koyduk destanımızın adını.

Bumin ve İstemi Atalarından birlik öğüdü görmüş, Bilge ve Kültigin.
Dirlikmiş,birliğin ödülü.
Ben Tanrı’dan olma,Türk Bilge Hakan !
Sözlerimi iyice işitin !
Önce siz; kardeşlerim,oğullarım,birleşik boyum ve ileride gün doğusuna,güneyde gün ortasına,geride gün batısına,kuzeyde gece ortasına kadar,halkım.
Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.
Kardeşim Kültigin’le ölesiye,yitesiye çalıştım,çabaladım.
Halkı ateş ve su gibi birbirine düşman etmedim.
Çıplak halkı giyimli kıldım,fakir halkı zengin kıldım.
Güçlü devleti olandan,güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım.
Türk Milletini düşmansız kıldım.
Ey Türk Milleti, işit:
Üstteki mavi gök çökmedikçe,alttaki yağız yer delinmedikçe,senin ilini ve töreni kim bozabilir !

Çökmedi mavi gök,delinmedi yağız yer,güneş yaktı toprağı,güneş yaktı suları.
İnsan göğe bakındı,insan yere bakındı…
Tanrı beni unuttu mu ?
Bir lokmaya bin ağız açıldı,bir yuduma ölüyorlardı.
Göç,göç diyen kuşlar uyuyorlarmış,gagaları kanatlarına gömülmüş,tekin.
Gün beğleri oturdu danıştılar.
Bir susuz kara aygırlarına,bir sütü kesik analarına,bir meyve vermez ağaçlarına,
bir kıraç yere bakındılar…
Su isterdiler; Tanrı’nın suyundan bir yudum su.
Bakır bakışlıydı güneş,demir göz alıyordu,çocuğun kirpiğinde toz,kadının saçında beyaz,adamın sakalında güneş sarısı…
Rüzgara tuttular yüzlerini,gözlerini göğe diktiler de öyle yürüdüler.
Taşları yalarken,gökteydi bakışları.
Ala çadırlar azaldı,kor ocaklar azaldı,kara aygırlar düşüp kaldı,kuru bebeler toprak oldu.
Yağmuru bulduklarında,uzun bir yoldan gelmişlerdi.
Uzun bir savaşa durdular.
Yağmurun sahibi vardı,paylaşmıyorlardı !
Ben Satuk Buğra Han !
El aldım Atam Bilge Kül Kadir Han’dan !
Uzun yoldan yağmura geldim,yağmuru düşümde gördüm.
Dudaklarıma serin serin değiverdi,alnımı bir aydınlık okşadı,sordum kimsin ?
Muhammed deyiverdi,şehadetle…
Yağmuru aldım,paylaştım.
Alp’tım, Alperen oldum !
Soyuma el verdim,soyuma Yasa’mı verdim.

Rüzgarla koştu okları,nefesle yetti atları,yandım deyene vardılar,yetiş deyene yettiler…
Bir denizden bir denize,bir nehirden bir nehire at sürerek çoğaldılar.

Selçuk Atam hediyesi,Ertuğrul Babam emaneti,Domaniç yaylağıma gelin,Söğüt kışlağıma gelin.
Meğer ki saraylar kurdunuz,meğer ki şaraplar içtiniz,meğer ki atlaslar giydiniz,kan rengi yüzükler taktınız,altın kabzalar kuşandınız,Anadolu çilesinden…
Ki biz,ki Kağı Beğleri Oğuz’un,Anadolu’nun,
toprak donumuzu giyeriz,demire su verir,çalarız çeliği mermer otağımıza.
Çün biz var idik,çün biz varız !
Ben Ertuğrul oğlu Osman,
Anadolu Beğlerinin Beği Osman !
Hele gelin !

Devlet-i ebedi müddet, sonsuza kadar adalet,sonsuza kadar devlet,sonsuza kadar hürriyet,sonsuza kadar Millet !

Sancağa Hilal’i nakşeden kim ?
Denize karadan yürüyen kim ?
Alevi semadan düşüren kim ?
Çağ açıp,çağ kapayan,Toy kurup Tuğlar diken,
Fethedip İstanbul’u,Osmanlı kılan,
Türk kılan kim ?

Açtığımız kapı,bize muşkulanmıştır.
Kilidi kıran ele kutlular olsun !
O el nerededir ?
O el toplarımızla döğdüğümüz hisarda,hisarın kana boyanmış enkazında,hala sımsıkı tutar kılıcı.
Şehadetler üstüne dudakları,armağan olsun elin sahibine !
Ulubatlı Hasanı veren Anadolu’ya !
Çün İstanbul onundur artık.
Bu kapıdan yürüsün güneşe,bu kapıdan yürüsün geleceğe.
Batı’dan Doğu’ya,Doğu’dan Batı’ya.
İlmimizle geldik,ilmimizle.
İnancımızla geldik,inancımızla.
Kanunumuzla geldik,kanunumuzla,
Adımızla geldik,adımızla yaşayalım !

Atam Oğuz’un oğulları,durup oturmadı.
Güneşi sırtlanıp Batı’ya yürüdüler.
Serin rüzgarı göğüsleyip,Kuzey’e yürüdüler.
Suyun kokusunu alıp,güneye yürüdüler.
Vedalaştıkları yerde,sözcüler bıraktılar.
Tarihe tanık,bekçiler bıraktılar.
Dört yöne tanıklar bıraktık.
Gün geldi,dört yönden kuşatıldık !
Can evimizden vurmaktı niyetleri,asırları hafızamızdan silmekti.
Şah damarında cenge tutuştuk Osmanlı’nın,tırnaklarımızla yırtıyorduk boğazımıza uzanan pençeleri.
Demir parmakları kırıp,suya gömerken,tarihe ;
Mustafa Kemal adını yazdık !

Atlılar,atlılar hiç uyumadılar.
Karakalpaklarını alınlarına düşürdüler,yolun sonuna baktılar,gördüler !
Arkadaşlarını yol üstünde bir ağacın yamacına,kardeşlerini buz tutmuş siperlerde,çocuklarını öfke yutmuş düşman elinde,analarını iki elleri Tanrı’ya açılmış bıraktılar,babalarıyla zaten cephede helalleşdilerdi !
Hiç ağlamadılar,hiç uyumadılar !
Bir soğuktan gözleri yaşardı,birde alevli güneşten.
And içmişlerdi,titrek elleriyle Sevr’e gidip,kelle kurtarmak için imza atanlara,zavallı canı için Ata Yurdu’nu İngiliz’e,Yunan’a,Fransız’a,İtalyan’a peşkeş çekenlere,utanmadan dönüp gelenlere,hesap sormaya…
And İçmişlerdi !
Rütbelerini İstanbul’da bıraktılar,artık Mustafa Kemal’in ordusuydular.
Türk’ün ordusuydular !
Değilmi ki son kurşunu kuşaklarına sokup,kurşunu yoksa yabasını sırtlayıp,orağını-tırpanını bileyip,Kuvva oldular,artık
halkın ordusuydular !
Ankara‘nın ordusuydular.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordusuydular.
Rütbelerini,Başkomutan’dan aldılar !

Ve dedilerki bir gün,dönüp geriye baktığında meçhul gölgeler görmeyeceksin !
Yol yürünmüş,ayak izlerin kalmıştır.
Kurd’un gölgesi Batı’ya uzandığında,ayağında zincir yüklü soydaşımı anlattım oğluma.
Diline pranga vurulmuş ozanların türküsü için hayır diledim.
Manas’ı çığırırken niye ağlıyorlar anlattım,gücüm yettiğince !
Ergenekon niye yasak,bir bir anlattım oralarda…
Başkomutanın özgürlük aşkıyla hatırladım,Ata topraklarımı !
Toprak,Kızıl Elma’ya uyandığında,dile gelip konuştu:
Bir ağaca öz su verdim dedi,dallarına sızdırdım,sızan özün kokusundan tanışasınız diye !
Binlerce yıllık birlikte,birkaç günlük ayrılık nedir ki ?
Bir ağacın yaprağı sararıp dökülsede,dibine düşer.
Bir ağacın yapraklarıyız biz,yazı-kışı birlikte yaşadık,birlikte yaşarız !

Ve dediler ki köşe başlarındaki pusular,güneş altındadır.
Yol arkadaşlarından geride kalanlarda olacak,
hala ayaklarına dolananlarda !

Batı’ya çıkan yolu,yürüyüp gelen sensin.
Kuzeyde üşüyen,güneyde terleyen sensin.
Doğu’dan yürüyüp gelen de sen değil miydin ?
Geldiğin yolda,senin için işaretler var !
Şimdi daha hızlı yürümelisin !
Yorulana bakıp,üzülme !
Yoluna çıkana bakıp,umudunu yitirme !
Bu güne kadar herşey yazıldı,şimdi sen yazıyorsun,
Tarihi en büyük Türk’le, Atatürk’le yazıyorsun

Ve dedi ki:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir..!”

Yecüc ve Mecüc Türklerdir

Yecüc ve Mecüc Türklerdir.

İnsanlar üç ırk olarak incelenir. Bunlar sarı, beyaz ve siyah ırktır. Türkler sarı ırka mensupturlar. Bunlara Hun Türkleri denilmekteydi. Sonradan öncü boy olan Kayı boyu beyaz ırka dönüştü. Anadolu’ya yerleşenler beyaz ırka dönüşenlerdir.
Başka hiçbir milletin kafatası yapısı dolikosefalden, brakisefale dönüşmemiştir. Bu durumda iki Türk halkının varlığını tespit etmiş oluyoruz. Bunlar orta Asya Türkleri ve Anadolu Türkleridir. Anadolu Türkleri Oğuz soyunun Kayı boyundan gelmektedirler. Yani Oğuz’un ilk karısından olan ilk oğlunun, ilk oğlu olan Kayı’nın soyu… Kendilerine çok önemli görevler verilmiştir. Bu görevlerini gerçekleştirdikleri ilahi program da başka yazımızda ele alınacaktır.

Şimdi gelelim Kutsal kitaplarda sözü edilen Yecüc ve Mecüc’e… Kutsal kitaplarda adı geçen Yecüc halkı Anadolu Türkleridir. Mecüc halkı da Orta Asya Türkleridir. Bu iddiamızı Tevrat’ta destekliyor. Bir göz atalım:

BAP:10
2 Yafetin oğulları: Gomer, ve Mecüc, ve Maday, ve Yavan, ve Tubal, ve Meşek, ve Tiras.
Tevrat/Tekvin

Bu ayetten anlaşılacağı gibi Mecüc, Yafet’in oğullarından biridir, Yecüc’den söz edilmez çünkü Yecüc sonradan oluşmuştur. Tekrar ediyoruz bunlar Türkiye Cumhuriyetini oluşturan Türk halkıdır. Bu arda tamamen Arap milliyetçiliğine dayandırılan ve şu andaki geleneksel İslam anlayışını sürdürenlerin kimi uydurma hadislerine değinmeden geçemeyeceğim.
Said İbn Müseyyeb’den aktarılan rivayeti aynen yazıyorum:

”Nuh’un üç oğlu, onlardan her birinin de üçer oğlu vardır. Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafes adlarında idi. Arap, Fars ve Rum, Sam’ın oğulları olup her biri hayırlıdır. Yafes’in oğulları Türk, Saklep, Ye’cüc ve Me’cüc olup, bunlardan hiçbirinde hayır yoktur.”

Bu uydurma hadise göre; Arap, Fars ve Rumlar hayırlı, biz Türkler ise hayırsızmışız. Bu konuyu burada sonlandırıp bir başka konumuza geçelim. Peki Avrupalılar hangi ırk derseniz, bunlar da beyaz ırktır. Fakat, Sami ırkı değildir. Bunlar Kabil’in soyudur, dilleri de literatüre, Hint-Avrupa diller gurubu olarak girer. Dolayısıyla Hintliler de Kabil soyudur. Kabil, Ademoğullarının ilk üreyen neslidir. Hintlilerin bir başka özelliği de bulundukları yarımada dışında hiçbir bölgeye gitmemeleridir. Aynı köke dayanan Avrupalılar ise bulundukları bölgeyi terk ederek, Avrupa kıtasına yerleşmişlerdir. Avrupa’ya gelen bu topluluğa Keltler deniyordu. Keltler de tıpkı aynı soydan geldikleri Hintliler gibi ölülerini toprağa gömmüyorlar, yakıyorlardı. Şimdi bu gerçeği yansıtan Tevrat ve Kur’an ayetlerine bir göz atalım:

Bölüm:4
6Ve Kain, kardeşi habile söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları zaman, Kain, kardeşi Habile karşı kalktı, ve onu öldürdü.
Tevrat / Tekvin

Bu olay Kur’an’ın Maide suresinde de geçmektedir ve her iki kitap arasında herhangi bir çelişki yoktur. Şunu da hatırlatalım İslami kaynaklarda Kain adı, Kabil olarak geçer. Ancak Kur’an’da bu olay anlatılırken herhang ibir isim zikredilmez. Olayın Adem’in iki oğlu arasında geçen olay olduğu anlaşılmaktadır.

30 Nefsi onu, kardeşini öldürmeğe çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu.
31 Derken Allah, ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (karganın yaptığını görünce): “ Yazık bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim (ben)” dedi ve pişman olanlardan oldu!
Kur’an / Maide

Dikkat edilirse Tevrat’ta yazmayan ama Kur’an’ın Maide suresinin 31. ayetinde geçen ilginç bir olaydan söz edilmektedir. Kabil öldürdüğü kardeşini gömmeyi dahi bilmediği için onun cesedini yok etmek için yakmıştır. Yukarıdaki açıklamamızda bilinen nedenle Kabil’in Habil’i öldürdüğünü yazmıştık. Bu bilinen nedeni başka bir yazımızda ele alacağız. Şimdi Yecüc ve Mecüc hakkında daha ayrıntılı bilgileri kapsamlı olarak ele alalım.

Yecüc ve Mecüc hakkındaki bilgiye Kur’an’ın Kehf ve Enbiya surelerinde rastlamaktayız. Bu iki suredeki ayetlere değinmeden önce eski ahit ve yeni ahite göz atmakta yarar vardır diye düşünüyorum. Çünkü Kur’an’dan önceki kutsal kitaplar olan Tevrat ve İncil’de de bu konu hakkında bilgi verilmiştir. Eski ahit yani Tevrat’ın yaratılış bölümündeki ayeti yazımın başında ele almıştım. Bu ayeti ele alırken de Mecüc olarak çevirilen meali verdim. Bir çok çeviride Yecüc (Gog), Mecüc de (Magog) olarak geçer. Tevrat’ın Yaratılış bölümündeki ayetin tekrarı 1. Tarihler bölümünde de aynen yer alır.

1.Tarihler 1,5 : Yafet’in oğulları: Gomer, Magog, Meday, Yâvan, Tuval, Meşek, Tiras.

Yazımızın başında belirttiğimiz gibi Magog (Mecüc) Yafet’in oğullarından biri olarak sayılmaktadır. Yecüc’den yani Gog’dan bu bölümde de söz edilmez. Bu isme gene 1. Tarihler bölümünün şu ayetinde rastlamaktayız.

1.Tarihler 5,4-6: Yoel’in soyu: Şemaya Yoel’in, Gog Şemaya’nın, Şimi Gog’un, Mika Şimi’nin, Reaya Mika’nın, Baal Reaya’nın, Beera Baal’ın oğluydu. Rubenliler’in önderiydi.


Yazılış tarihinden de anlaşılacağı gibi Gog, Magog’dan sonra ortaya çıkmıştır. Nutuk’un Gizli Şifresi adlı yazıya yaptığım yorumda ” Türkler seçilmiş bir ulustur”  Ergenekon olayından bahsetmiş; Kıyan ve Nüküz ailelerinden söz etmiştik. Kıyan’ın da Kayı olduğunu vurgulamıştık. Kayı boyu Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’ya yerleşen tek  Türk boyudur. Tevrat’a geri dönelim.

Hezekiel 38,2 : ‹‹İnsanoğlu, yüzünü Magog ülkesinden Roş’un, Meşek’in, Tuval’ın önderi Gog’a çevir, ona karşı peygamberlik et.

Hezekiel 38,3 : De ki, ‹Egemen RAB şöyle diyor: Ey Roş’un, Meşek’in, Tuval’ın önderi Gog, sana karşıyım.

Hezekiel 38,14 : ‹‹Bu yüzden, ey insanoğlu, peygamberlik et ve Gog’a de ki, ‹Egemen RAB şöyle diyor: O gün halkım İsrail güvenlik içinde yaşarken bunu farketmeyecek misin?

Hezekiel 38,16 : Ülkeyi kaplayan bir bulut gibi halkım İsrail’in üzerine yürüyeceksiniz. Son günlerde, ey Gog, seni ülkeme saldırtacağım. Öyle ki, ulusların gözü önünde kutsallığımı senin aracılığınla gösterdiğim zaman beni tanıyabilsinler.

Bu Tevrat ayetlerine göre İsrailoğulları Gog’un saldırılarına uğrayacaktır. Üstelik bunu İsrailoğullarının Tanrısı istemektedir. Daha sonraki ayette ise İsrail’in Tanrısı karar değiştirecek ve  Gog saldırdığı için öfkelenecektir.

Hezekiel 38,18 : ‹‹ ‹Gog İsrail ülkesine saldırdığı gün öfkem alevlenecek. Egemen RAB böyle diyor.Bundan sonra ise bir kargaşadan söz edilmektedir, herkesin birbirine kılıç çektiği kargaşadan.

Hezekiel 38,21 : Bütün dağlarımda Gog’a karşı kılıcı çağıracağım. Egemen RAB böyle diyor. Herkes birbirine kılıç çekecek.

Hezekiel 39,6 : Magog’un ve kıyıda güvenlik içinde yaşayanların üzerine ateş yağdıracağım. O zaman benim RAB olduğumu anlayacaklar. Tuval’ın baş önderi››.

Buna benzer ayet İncil’in Vahiy bölümünde de bulunmaktadır. Okuyalım:
Vahiy 20,8 : Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları -Gog’la Magog’u- saptırmak, savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur.

Tevrat’ta ve İncil’de sözü edilen Gog ve Magog düşman olarak gösterilmektedir. Tevrat ve İncil’de tahrifat yapıldığından ve çoğu ayet insan yazması olduğu için tam olarak gerçeği yansıtmamaktadırlar. Kur’an’ın Kehf suresinde geçen olayı yine Nutuk’un Gizli Şifresi adlı yazıya yaptığım yorumda ( Türkler seçilmiş bir ulustur adlı yazımda) açıklamaya çalımıştım. Bazı İslam yorumcularına göre Yecüc ve Mecüc barbar bir topluluktur. Bunu da Kehf suresindeki ayete dayanarak söylerler. Oysa o ayet dikkatle okunsa belli bir süreye kadar zaptedilen topluluk olduğu ve vaat günü geldiğinde o topluluğun önündeki engellerin kaldırılacağı anlaşılmaktadır. Zaten Enbiya suresinde bu olaya tam anlamıyla açıklık getirilmektedir.

96 Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler.

97 Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. “Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik!” derler.

Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi zalim olan topluluk Yecüc ve Mecüc değildir. Zalimlerin ise inkarcılar olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Başa dönersek; Yecüc Anadolu Türkleridir, Mecüc Orta Asya Türkleridir. İşte bu iki Türk topluluğunun bir araya gelmesiyle oluşacak birlik, Türklerin Dünyayı yeniden şekillendirmesine ön ayak olacaktır.

Araştırmacı Yazar

Ahmet Hüseyin DAMARLI

Bab-ı Ali Baskını

Merhaba. Bu yazımızda da Bab-ı Ali Baskını’nı bir kesit olarak sizlere aktardıktan sonra bir süre dinlenmek istiyorum.

Rumeli ordularının eridiği, koleranın Çatalca’daki kılıç artıklarını yere serdiği ve elde kalabilen birkaç batarya topun son mermilerini attığı şartlar Osmanlı’yı barışa zorlamış durumdaydı. Mütarekeyi Londra Konferansı takip etti. İttihatçılar karşısında kaplan kesilen Kamil Paşa, Batı karşısında süt dökmüş kediye dönüyordu. Edirne elden çıkıyor, halk açlıktan kırılıyordu. Tarihler 23 Ocak 1913‘ü gösteriyordu, hükümet Bab-ı Ali‘de toplanmıştı, büyük devletlere nota verilecekti. Notanın Fransızca’ya çevrilen metni gözden geçiriliyordu. Üyelerden hiçbiri bilmiyordu ki, bu onların son toplantısıydı. Türk tarihinin akıl almaz, bilim kurgu filmlerine taş çıkartacak sahneleri boy göstermek üzereydi. Bab-ı Ali Darbesi‘nin ayak sesleri geliyordu.

“Hükümet Edirne’yi Bulgarlar’a teslim ediyor, bütün Rumeli’den vazgeçiyor!” söylentisi İttihatçı subayların çılgına dönmesi için yeterli sebepti. Ecdat kanı ile sulanmış, Evlad-ı Fatihan diye zikredilen topraklar düşmana nasıl verilebilirdi? Eşkıya boşuna mı kovalanmış, Anadolu yiğitleri bunun için mi buralara kadar gelip şehit olmuştu? “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” şuuruyla yetişen İttihatçılar’ın ileri gelenleri bir toplantıya karar verdiler.

Toplantı Vefa’da İttihat ve Terakki‘nin önemli isimlerinden Emin Beşe Bey‘in evinde yapıldı. Enver Bey, bir tümeni denetlemek için İzmir’e gittiğinden toplantı hiçbir karar alınamadan dağıldı.

Bu girişimin en büyük mimarı olan Talat Bey, toplantıda konuşulanları İzmitli Mümtaz aracılığıyla Enver Bey’e bildirmişti. Çok geçmeden Enver Bey İzmir’den döndü ve ikinci toplantıya geçildi.Katılımcılar şunlardı: Sait Halim Paşa, Talat Bey, Enver Bey, Hacı Adil Bey, Ziya Gökalp, Albay İsmail Hakkı Bey, Fethi Bey (Okyar), Mithat Şükrü Bleda,Cemal Paşa, Kara Kemal,Doktor Nazım Bey,Mustafa Necip Bey.

Enver Bey arkadaşlarına diyordu ki:

-Arkadaşlar! Geçen seferki toplantınızda verdiğiniz karardan haberdar oldum, ne yazık ki şaşırdım.Bin türlü bahane bularak hükümete ilişmeyi uygun bulmamışsınız. Bu karara nereden vardınız, bilmiyorum.Yalnız size bir şey soracağım: Memleketin geleceğini bu hükümetin kurtarabileceğine inancınız var mı? Cevabınız “Evet!” ise bir sorun yok, burada boş yere çene patlatmayalım. Herkes dağılsın ve işine baksın.Yok, eğer bu adamlara inanmıyorsanız, teorilere takılıp kalmayalım, icraata geçelim. Bu adamlardan kurtulmanın tek çaresi bu hükümeti devirmektir.

-Hayır, hükümete kesinlikle güvenmiyoruz!

-O halde ne duruyoruz, hemen yarın işe başlayalım.

-Fakat bu işi kim yapacak, hükümeti kim devirecek?

-Ben bu işi, yanıma alacağım altmış fedakar arkadaşımla rahatlıkla başarabilirim.

Karar alınmıştır, -Ziya Gökalp ve Fethi Okyar’a rağmen- bir darbe ile hükümet devrilecektir. Plan yapıldı, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünüldü, gerekli yerlere ve kilit noktalara Teşkilat’ın adamları yerleştirildi. İttihaçıları düşündüren tek kişi vardı: Çerkez Nazım Paşa. İri kıyım, sert, gaddar, hırslı, ne yapacağı belli olmayan bu adamı bertaraf etmek işin en zor yanıydı.

Darbenin günü 23 Ocak 1913‘tü, saati ise 15.00‘di. Gözü pek ve fedakar altmış yiğite haber uçuruldu, hepsi belirlenen saatte Bab-ı Ali‘de olacak, baskın hükümet toplantıda iken yürürlüğe konulacaktı. Baskın çabuk olmalıydı ki, kan dökülmesin. Yürüyüş İttihat ve Terakki’nin Nuruosmaniye’deki kulübünden başlayacaktı.

Ve 23 Ocak Perşembe, saat 13:00 Talat Bey ve Sapancalı Hakkı, hazırlıkları denetlediler. Bab-ı Ali civarında toplanma merkezi olarak tesbit edilen kahvehane, gazino, otel salonu gibi yerleri gözden geçirdiler. Nedendir bilinmez, baskın için orada bulunması gereken hiçbir militan ortada yoktu. Soğuk hava, inceden inceye yağan yağmur hakimdi Bab-ı Ali’ye.

Bu sırada Hüsamettin Ertürk, birkaç arkadaşı ile birlikte baskının sızmasını engellemek için polis müdürlüğü, merkez komutanlığı, posta ve telgraf idaresi gibi hayati noktaları ele geçirmek için tetikte bekliyordu. Estern kablo idaresi işgal edilecek, Büyükdere Rus Konsolosluğu’nun bahçesindeki telsiz istasyonu ele geçirilecekti. Nihayet Emir geldi ve Hüsamettin Bey ve ekibi harekete geçti. Öte yandan Teşkilat’a bağlı subaylar da Bab-ı Ali civarındaki devriyeleri kaldırdılar.

Öte yandan Kurmay Binbaşı Enver Bey ve arkadaşları Teşkilat’ın askeri müfettişliğinde, Talat Bey’den gelecek haberi beklemekteydiler.Yüzbaşı Yakup Cemil, Mustafa Necip ve İzmitli Mümtaz tabancalarını kuşanmışlar, Enver Bey’in yanında yerlerini almışlardı. Saat iki buçuğu geçerken Sapancalı Hakkı, Menzil Müfettişliği‘ne geldi ve;

-Haydi her şey hazır ve tamam, çıkınız! dedi.

Bu haberi sabırsızlıkla bekleyen Binbaşı Enver Bey şimşek gibi yerinden fırladı ve kaşla göz arasında kapının önünde kendisi için bekletilen kır ata bindi. Şimdi o bir savaş kahramanı gibi heybetli ve göz alıcı görünüyordu. Aheste aheste Nuruosmaniye’den Bab-ı Ali’ye doğru ilerleyen bu mağrur adamın iki yanında Filibeli Hilmi ve İzmitli Mümtaz vardı. Bab-ı Ali’nin tenha sokakları, kır atını üstünde tunç bir heykel gibi dikilen, masal kahramanlarını andıran, erkek güzeli bir yiğidi, geleceğin paşasını temaşa ediyordu.

Ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bab-ı Ali‘nin önü boştu, altmış fedakar adamdan hiçbir ortada yoktu. Az sonra Enver Bey köşeden -bugünkü İran Konsolosluğu’nun bulunduğu- sokağın başından göründü. Karşılaştığı manzara genç binbaşının hiç de hoşuna gitmedi, yanında beliren Yakup Cemil ve Mustafa Necip‘e rağmen, keskin bakışlarını Sapancalı Hakkı‘ya yöneltti. Sanki:

-Her şey hazır, dediğiniz bu muydu? Beni ateşe düşürdünüz, dercesine öfkeyle bakıyordu.

Çok geçmemişti ki, her yaştan insan Bab-ı Ali yokuşuna yığılmaya, kalabalık artmaya başladı. Enver Bey’in ve Yakup Cemil’in hedefi Bab-ı Ali binası, toplantı halindeki hükümettir.

Peki binayı koruyan askerler neredeydi? Bab-ı Ali’yi korumakla görevli Uşak taburu ne yapıyordu? Uşak taburu binanın önünde silah çatmış şekilde beklemektedir. Ne hikmetse geliyorum diyen tehlikeye karşı tabur kılını bile kıpıdatmamaktadır. Tabur İttihatçılar tarafından elde edilmişti. Yoksa dünya tarihinde bir olmazı gerçekleştiren darbecilerin böyle bir maceraya atılması mümkün değildi. Eğer atılsalar bile, baskın, başlamadan bitecek,başta Enver Bey olmak üzere bütün kader arkadaşları ölecekti. İttihatçılar her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesap etmiş, önlerine çıkacak en büyük tehlikelerden birini bertaraf etmişlerdi.

Enver Bey şaşkınlık içindeydi ki, imdada Ömer Naci yetişti. İttihat ve Terakki Teşkilatı‘nın bu ateşli ve ünlü hatibi, Ömer Seyfettin‘le beraber olay yerine gelmişti. Bab-ı Ali‘nin merdivenlerinden Ömer Naci şöyle haykırıyordu:

-Vatandaşlar! Kamil Paşa hükümeti, Edirne’yi Bulgarlara bugün resmen terk ediyor. Şu dakikada Bab-ı Ali’de notalar imzalanıyor.

Büyük Türk Milleti bunu hiçbir zaman kabul etmeyecektir. İttihat ve Terakki buna ne pahasına olursa olsun izin vermeyecektir. Yaşasın Büyük Türk Milleti, yaşasın İttihat ve Terakki!

Ömer Naci kitleleri öylesine etkiliyordu ki Bab-ı Ali yokuşu her geçen dakika biraz daha kalabalıklaşıyor, Ömer Naci’nin etrafını sarıyordu. Ömer Naci devam ediyordu: “İşte Hürriyet Mücahidi Enver Bey Bab-ı Ali’ye yürüyor. İşte kapının önünde arkadaşlarımız,yüzlerce sivil ve subay ellerinde tabanca, içeri girme hazırlığındalar. Onlarla birlik olunuz, bu beceriksizler idaresine son veriniz!”

Ömer Naci bu sefer Uşak Taburu’na hitap ediyordu: “ Evlatlar! Elinizdeki silahları millet size kullanmanız için vermiştir. Düşman Çatalca’dadır. Kutsal vatan topraklarını kirli ayaklarıyla çiğneye çiğneye oraya kadar gelmiştir. Biz milli şerefi, milli namusu korumak, mukaddes aile yurdumuzu kurtarmak istiyoruz. Siz başka türlü düşünüyorsanız, işte sinem açıktır, ateş ediniz..”

Bu nutuk! Uşak taburunu büyülemiş, askerin gözünde Enver Bey’i bir mitoloji kahramanı haline getirmişti. Enver Bey ve yanındakiler şimdi dış kapıyı aşmış, Bab-ı Ali’nin avlusundaydı.

Manastır Askeri Lisesi’nde Mustafa Kemal’e vatan fikrini, Namık Kemal’in vatan edebiyatını aşılayan, kabına sığmaz bir yiğit adam olan Ömer Naci, gerektiğinde silahşorluk bile yapmış, İran şahına kafa tutmuş bir inanç ve ülke adamıydı. “Kardeşlerim!” diye haykırınca havada şimşekler çaktıran, etrafı inim inim inleten bu adamın Bab-ı Ali darbesindeki rolü inkar edilecek gibi değildir.

Çerkez Nazım Paşa’nın Vuruluşu

Kalabalık bir çığ gibi büyüyor, Bab-ı Ali’ye doğru akıyor, Enver Bey’e yardım etmek için koşuyordu. Bab-ı Ali’nin önü tam bir ana baba günüydü. Kalabalığı ancak Doktor Ağabeydin Bey’in, “Kapıları hemen kapatınız. İçeriye görevlilerden başka hiç kimse girmesin.” Emri durdurabildi ve kapılar kapandı.

Enver Bey’in yanında Yakup Cemil vardı, peşlerinden İzmitli Mümtaz, Filibeli Hilmi Mustafa Necip, Sapancalı Hakkı geliyor. En arkada Talat Bey ve Mithat Şükrü (Bleda) vardı. Salonun ve holün güvenliğini sağlanması gerekiyordu. Bu görevi Yakup Cemil ve Sapancalı Hakkı üstlendiler. Sapancalı Hakkı, nöbetçileri görür görmez komutunu verdi:

-Selam dur, yolu aç ve geri çekil!

Olaylar öyle hızlı akıyordu ki, askerler komuta hemen uymuş, Enver Bey’i ve arkadaşlarını mihaniki bir şekilde selamlamak zorunda kalmışlardı.Gürültüden ve baskından ilk haberdar olan Sadaret Yaveri Nafiz Bey oldu. Misafiri ile odasında çay içen Nafiz Bey masanın gözündeki tabancasını kaptığı gibi salona fırladı, Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin korumalarından birinin cesedini görünce rasgele ateş etmeye başladı. Nafiz Bey fazla ateş edemedi, vücüduna isabet eden kurşunlarla yere yığıldı. Bu arada Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın yaveri Kıbrıslı Tevfik Bey, Yakup Cemil’in ve İzmitli Mümtaz’ın kurşunlarıyla cansız olarak yere düştü. Baskının ikinci kaybı Tevfik Bey’di. Derken bir asker daha öldü.

İttihatçılar’ın tek kaybı ise, İzmitli Mümtaz tarafından yaralanan, ölmek üzere olan Nafiz Bey tarafından vurulan Mustafa Necip’ti.

Bab-ı Ali bir savaş alanıydı,insanlar ölüyor, her yeri kan götürüyordu. Silah seslerini duyan Nazım Paşa, karşısındakine tepeden bakan haliyle, iri cüssesiyle elleri cebinde salona çıktı. Karşısında Enver Bey’i, İzmitli Mümtaz’ı, Filibeli Hilmi’yi ve Sapancalı Hakkı’yı görünce önce şaşırdı. Sonra öfkeyle:

-Bu ne cüret! Burada ne arıyorsunuz asi herifler? Aklınızca sadareti mi basacaksınız!

Enver Bey birden kusursuz bir esas duruşa geçti, her zamanki utangaç ve nazik tavrı ile;

-Efendim, diye söze başladı. Millet Kamil Paşa Hükümeti’nin istifasını istiyor.Vatanı satanlara ordu izin vermeyecektir.

Enver Bey sözünü bitirmemişti ki Serasker Nazım Paşa tekrar bağırmaya, karşısındakini azarlamaya başladı. İşte ne olduysa o anda oldu. Yakup Cemil koluyla Paşa’yı kavradı.

Paşa’nın sağ şakağına tabancayı dayadı ve ateşledi. Nazım Paşa birden düştü, ağzından kan boşaldı ve can çekişmeye başladı. Yakup Cemil öyle kritik bir atış yapmıştı ki, eğer kurşun bir milim kaysa, Sapancalı Hakkı ölecekti. Herkes bir tarafa sıvışmış, ortalık boşalmış durumdaydı.

İşin ciddiyetini ilk kavrayan Enver Bey oldu, heyecanla:

-Yakup ne yaptın, buna gerek varmıydı? Diye bağırdı.

Ama Yakup Cemil serinkanlılığını bozmuyordu. “Bu heriflere laf anlatılmaz” dedi ve ölmek üzere olan Nazım Paşa’ya bir kurşun daha sıktı. Bu sırada olay yerine Talat Bey de geldi, ama gördüklerinden hiç de memnun değildi. “Arkadaşlar!” diye söze girdi. “Böyle olmayacaktı, kavlimizde bu yoktu. Eğer böyle devam ederse ben bu işte yokum. Her şeyi bırakır, çeker giderim.” Sonunda ortalık durulur gibi oldu.

Subayların bundan sonraki ilk işi Sadrazam Kamil Paşa’yı bulmak oldu. Kamil Paşa Meclis-i Vükela salonunda yapayalnızdı, çünkü bakanların hepsi kaçmıştı.Karşısında Enver Bey’i,Yakup Cemil’i,Talat Bey’i ve diğer isimleri gören Kıbrıslı Kamil Paşa sakin bir tarzda sordu:

-Ne istiyorsunuz Evlatlarım? Sonra Enver Bey’e döndü ve konuşmasını sürdürdü:

-Eğer bu hareketi yapmasaydınız ülkemiz barışa kavuşacaktı. Bu baskın olmasaydı Bulgarlar,Sırplar,Yunanlılar işgal ettikleri yerleri geri vereceklerdi. Madem mührü istiyordunuz, alınız!

Paşa bunun ardından istifa dilekçesini yazdı:

“Padişahın yüksek huzuruna, ahali ve askerler tarafından yapılan teklif üzerine istifamı yüksek huzurlarınıza arzını mecbur olduğumu yüksek bilgilerinize sunmakla…”

23 Ocak 1913

Artık hükümet devrilmiş, darbe başarı ile tamamlanmıştır. Bundaki en büyük pay da Yüzbaşı Yakup Cemil’e aittir. O’nun kurşunları olayların akışını bir anda değiştirmiştir.

Herkesin korktuğu, en büyük engel olarak görülen Çerkez Nazım Paşa onun korkusuzluğu, atıcılığı sayesinde aşılmıştır.

Darbenin Anatomisi

Bab-ı Ali Baskın’ı” diye bilinen hükümet darbesi, planlanışı ve uygulanışı açısından aklın alamayacağı ölçüde cüretkar, adeta bir macera diye adlandırabilecek bir girişimdir. Eğer günümüzün en gelişmiş bilgisayarlarını kullanarak darbenin başarı şansın ölçmeye kalksaydık, her halde başarı oranı çok düşük olurdu. Kelimenin tam anlamıyla iki elin parmağını geçmeyecek sayıdaki cesur ve idealist adam bir imkansızı başarmış, yirminci yüzyıl Türk siyasi tarihinin en önemli başarılarından birine imza atmıştır. Talat Bey’in örgütçülüğünü, Ömer Naci’nin kitleleri gayelana getirmesi, Enver Bey’in cesareti, Yakup Cemil’in akıllara durgunluk veren eylemi belki de darbenin başarılmasında olmazsa olmaz unsurlardır. Dahası Teşkilat’ın militan gücü olmasaydı bunlar başarılabilir miydi? Elbetteki hayır.

Başarı şansı neredeyse hiç olmayan böyle bir darbenin hiç beklenmeye bir şekilde sonlanmasında, amaca ulaşmasında beş tane önemli etmen görüyoruz:

  1. Kamil Paşa Hükümeti’nin bütün baskı ve yıldırmalarına karşı Teşkilat’ın inancını koruyabilmesi, ayakta kalabilmesi. Dahası fedai ve silahşorlarının Teşkilat’a ölümüne bağlılıkları.
  2. Örgütün lider yapısının kaliteli olması.
  3. Teşkilatının her şeyden önce iktidara gelmeyi istemesi, en zor koşullarda bile amacından sapmaması, dahası lobi faaliyetleri
  4. Baskının çok iyi planlaması, en küçük bir ayrıntının bile göz ardı edilmemesi. Dahası zamanlamanın iyi seçilmesi.
  5. Teşkilat’ın eyleme yığınsal bir görünüm vermesi, kitlelerin psikolojisine hitap edecek hatiplere sahip olması.

Her şeyden de önemlisi, Teşkilat, “Vatanın menfaati uğruna babamı öldürmezsem namerdim!” diyen Yakup Cemil’e sahiptir. En kritik bir zamanda, iradelerin mefluç olduğu anlarda kaç kişi silahına sarılıp, herkesin kabusu bir paşayı bertaraf edebilir ki.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

İttihat ve Terakki Kuruluş – Kollar – Sistem

Merhaba. Bir önceki yazımızda Teşkilat-ı Mahsusa’ya kısaca değinmiştik.Teşkilat-ı Mahsusa’yı yazıpta İttihak ve Terakki’yi yazmamak olmaz diye düşündüm.

Bu yazımızda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden kısaca bahsedelim. Kısaca bahsedelim diyorum çünkü bu iki örgütü anlatmak kitaplar gerektirir. Benim yazdığım sadece fragman..

İttihat ve Terakki’nin kökeni 1860’lı yıllara kadar uzanır.Cemiyet’in düşünsel kökeni Yeni Osmanlılar‘a dayanır. 1860’tan 1918’e kadar uzanan süreçten sonra İttihatçılık ruhu miadını tamamlamış görünse de Cumhuriyet dönemi Kemalizm’inin ideolojisine esin kaynağı olmuştur. Biz burada örgütün mazisine fazla girmeyecek, 20. yüzyılın başındaki İttihat ve Terakki’ye ve onun yan kuruluşlarına kısaca değinmekle yetineceğiz.

Rumeli, Avrupa’nın büyük devletlerinin çıkar çatışmasına girdiği, at oynattığı bir coğrafyadır.Buna, “Emperyalizmin Rumeli Programı” demek daha yerinde olur.Bu anlamda Selanik, Türk yenilikçi hareketlerinin yeşerdiği, doğduğu bir yerdir.Öyle ya, bu kötü manzara karşısında kim eli kolu bağlı durmak ister ki?

Selanik, canlı bir ticari hayata sahip olduğu gibi, siyasal akımları tolere edebilecek bir kentti.İttihat ve Terakki Cemiyeti Eylül 1906’da, “Beş Çınar” denen bir bahçede “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” adı altında kuruldu.Kurucuların başlıcaları şunlardı:

  • Mithat Şükrü Bleda
  • Askeri Rüştiye Müdürü Bursalı Mehmet Tahir Bey
  • Rüştiye Fransızca öğretmeni Naki Bey
  • Rahmi Bey (Geleceğin İzmir Valisi)
  • Kazım Nami Bey (Üçüncü Ordu Müşavirlik Yaveri)
  • İsmail Canbolat Bey (Daha sonra Atatürk’e suikastten dolayı idam edilmiştir)
  • Ömer Naci Bey (İttihat ve Terakki’nin ünlü hatibi)
  • Yüzbaşı Edip Servet Bey ve Talat Bey (Geleceğin Osmanlısının Sadrazamı Talat Paşa)

Cemiyet hücre tarzında örgütlenmişti. Hücre mensuplarının dışında kimse birbirini tanımıyordu. (Teşkilat-ı Mahsusa’daki aynı sistem) Cemiyete üye kaydı Masonik tarzda yapılıyordu. Önce kuruculardan biri üye yapmak istediği kimseyi merkeze tanıtıyor, merkezin bu konudaki kararını bekliyordu. Merkez gerekli incelemeleri yapıp o kişiyi üyeliğe kabul ederse, yemin merasiminin yapılacağı adayın gözleri bağlanıyor,şaşırtmak için aday biraz dolaştırılıyor,sonra da yemin merasiminin (buna tahlif deniliyordu) yapılacağı eve geliniyordu. Evin kapısında bulunan bir yetkili, kılavuzun “Hilal” parolasını duyunca kapıyı açıyor ve aday içeri alınıyordu. İçerde bir odada Cemiyet’e girip girmemekte ısrarlı olup olmadığı soruluyor, onay alındıktan sonra da yemin (tahlif) merasimi başlıyordu. Aday gözleri bağlı olduğu halde bir masanın karşısındaki iskemleye oturtulup, sağ eli Kur’an-ı Kerim‘in sol eli de tabancanın üzerine konarak yemin ettiriliyordu. Tören sırasında adayın karşısında kırmızı cüppeli beş kişi vardır. Ortadaki tok ses karşıdaki adayı tepeden tırnağa süzdükten sonra sorar:

-Otuz üç senedir bünye-i milleti hain kurt gibi kemiren istibdad idaresine karşı mazlum milletin intikamını almaya hazır mısınız?

-Evet, tamamı ile..

-Verdiğiniz sözü önünüzde gördüğünüz Kur’an-ı Kerim,tabanca ve hançerle teyit ve bunların üzerine yemin eder misiniz?

-İşte Kur’an-ı Kerim’e el basarak yemin ediyorum ki sizlere ihanet edecek olursam hançer ve tabancanıza layık olayım. Meşrutiyet’i istihsal edinceye kadar Abdülhamit idaresine karşı gücümün yettiği kadar fedakarca itaat edeceğime; şayet bu mukaddes maksadın istihsalinden evvel tevkif  olunursam, Cemiyet’in esrarına dair etlerim kemiklerimden ayrılıncaya kadar işkenceye maruz kalsam dahi hiçbir şey ifşa etmeyeceğime dinim,şerefim ve namusum üzerine yemin ederim.

-Yeni üye Cemiyet’e, “Kardeşim seni tebrik ederim. Bundan sonra aramızda kardeşlikten başka bir his lmayacaktır.Allah Cemiyet’imize muvaffakiyet ihsan etsin. Cemiyet’imizin nizamnamesine göre numaranız …..dir.”  sözleriyle kabul edilir, merasim noktalanırdı.İttihat ve Terakki’ye girmek her üye için bir gurur vesilesiydi. En küçük hatanın, gafletin, ağızdan kaçırılacak bir tek kelimenin, görevi savsaklamanın, tereddüdün ölümle noktalanacağını bildiği halde hiç bir üye bu durumdan şikayetçi olmamıştır. Bu uğurda ölmek onlar için ölümlerin en şereflisiydi çünkü.

Yeni üye yemininin ardından gözleri açıldığında karşısında siyah maskeli,sadece gözleri açık, baştan aşağı kırmızı pelerine sarılmış üç kişiyi görüyordu.Artık bundan sonra çıkış yoktur.Aksi takdirde ihanetle yargılanacak, hiç tereddütsüz ölümle cezalandırılacaktır.İ lk toplantıda Talat Bey’in şu sözleri İttihat ve Terakki’nin amacını, hedeflerini ortaya koyar gibiydi.

-“Cemiyetimiz baş verecek, fakat sır vermeyecektir. Netice istihsal edilinceye kadar ve ondan sonra bile herkes Cemiyet’in sırrına bağlı kalacaktır. Aksi mümkün değildir,müsaade edilmez,yani buna izin de verilemez. Cemiyete girecek arkadaş yalnız kendi rehberini ve iki arkadaşını tanıyacaktır.Diğerlerini bilmeyecek, bilemeyecektir. Bizler de bunu kimseye söylememeye yemin edeceğiz.

Şu anda birbirimizin adını unutuyoruz. Cemiyete kaydedilenler gözleri bağlı olarak tahlif odasına alınacaktır. Tahlif odasına geliş rehber vasıtası ile olacak. Yemine gelecek olan üyenin gözleri yemin yerine gelmeden çok önce bağlanacaktır. Yani nerede yemin ettiğini bilmeyecektir. Rehber tahlif odasında yeni üyenin gözlerini açtığı vakit üye şunları görecektir: Yeşil çulha kaplı bir masa,masanın köşesinde Kur’an-ı Kerim’in yanında bir tabanca ve bayrak.Yemin ettirecek üç aza, ki bunlar masanın gerisinde hususi kıyafetler içinde olacaklar ve yalnız gözleri görünecektir. Tahlif odasında usulümüz gereğince yemin eden aza Kur’an-ı Kerim’e,silaha,bayrağa el bastıktan sonra artık Cemiyet için hayatını vermeye hazır demektir. Verilecek emri tatbik etmeyerek savsaklayan veya Cemiyet’in sırlarını her ne şart altında olursa olsun anlatmaya kalkan aza, tabancanın başına sıkılmasını kabul etmiş demektir. Usul budur.”

Talat Bey’in bu nutku, sanki İttihat ve Terakki’nin manifestosu gibidir. Toplantılar çeşitli evlerde yapılıyordu. Daha sonra ise Alatini Köşkü ile Tramvay deposu arasında küçük bir ev tutuldu. Ev Ömer Naci üzerinde görünüyordu.

Cemiyet üyelerinin birbirini tanıması için bir işaret sistemi vardı. Temel ilke “Kelime-i Mukaddese: Muin, Kelime-i Murur: Hilal” sözcükleriydi. Üye sağ elin üç parmağını büküp, bir hilal halinde kalbine götürdüğünde işaret tamam sayılacaktı. Bundan sonra karşılıklı olarak “Mim”, “Ayn”, “Ye” harfleri söylenecekti. Bu harfler Arapça “Muin” (Yardım eden,yardımcı) anlamına geliyordu.

Cemiyet üyelere bir numara veriyordu. İlk on numara kuruculara aitti. Yaş sırasına göre ilk on üyenin numaraları şöyle sıralanıyordu:

  • Bursalı Tahir Bey 1
  • Naki Bey 2
  • Rahmi Bey 3
  • Mithat Şükrü Bleda 4
  • Talat Bey 5
  • Kazım Nami Bey 6
  • Ömer Naci Bey 7
  • İsmail Canbolat Bey 8
  • Hakkı Baha Bey 9
  • Edip Servet Bey 10

Cemiyet daha sonra, Paris’te Dr.Nazım ve Dr. Bahattin Şakir tarafından kurulan İttihat ve Terakki Örgütü ile ilişki kurdu. İlişkiyi müteakip “Osmanlı Hürriyet Cumhuriyeti” adını “İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak değiştirdi.Cemiyet daha sonra Anadolu’da -özellikle İzmir’de- örgütlenmeye başladı. Mustafa Kemal ve Enver Bey’in katılımlarıyla çığ gibi büyüyen Cemiyet, Osmanlı’nın paylaşımını masaya yatıran Reval görüşmelerinden sonra harekete geçti. Cemiyet’in ilk eylemi Mustafa Necip kanalıyla gerçekleşti. Nazım Bey Selanik Merkez Kumandanı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en büyük düşmanı idi. Onu Enver Bey’in eniştesi olmasıda kurtaramamış, ölümden kıl payı kurtulmuştu.

Ardından Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey dağa çıkmıştı.Onları takip ve ele geçirmekle görevlendirilen Arnavut Şemsi Paşa, Teğmen Atıf Kamçıl Bey tarafından öldürüldü. Bunlar İttihak ve Terakki’nin önünü açıyor, Cemiyet halk için ümit kaynağı oluyordu.Şemsi Paşa’nın yerine gönderilen Tatar Osman Paşa’nın da Eyüp Sabri tarafından dağa kaldırılması Saray’ın sona yaklaştığını gösteriyordu. 1908’de II. Meşrutiyet‘i ilan ettiren, 1909’da Sultan Abdülhamit Han‘ı tahttan indiren Cemiyet, 1913 Bab-ı Ali Baskını ile yönetimi el koydu ve kesintisiz 5 yıl 9 ay 7 gün Osmanlı’nın kaderine hükmetti.

Yurt düzeyinde örgütlenmeyi, İttihak ve Terakki kulüpleri kanalı ile gerçekleştiren Cemiyet 1908-1918 yılları arasında 4 gizli olmak üzere 9 kongre yaptı. 1909-1918 yılları arasında Cemiyet’in başkanlıklarını sırası ile Emrullah Efendi,Halil Bey,Seyit Bey,Sait Halim Paşa ve Talat Paşa yürüttü.

İlk kurulduğu günden itibaren gizliliği esas alan Cemiyet’in bir çok yan kuruluşu vardı.Bunlar;

  • Teşkilat-ı Mahsusa (Günümüz Milli İstihbarat Teşkilatı‘nın çekirdeği)
  • Türk Ocağı
  • Köylü Bilgi Cemiyeti
  • Osmanlı Maarif Cemiyeti
  • Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti
  • Halka Doğru Cemiyeti
  • Osmanlı Sanatkaran Cemiyeti
  • Kalaycı Esnafı Cemiyeti
  • Hilal-i Ahmer
  • Donanma Cemiyeti
  • Bakü Müslüman Cemiyeti
  • Müdafa-i Milliye Cemiyeti
  • Türk Gücü Cemiyeti
  • Osmanlı Genç Dernekleri

Görüldüğü gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti toplumun her kademesine nüfuz etmiş, mükemmel bir örgütlenme örneği göstermiştir.Bunda hiç şüphe yok ki, tam bir örgüt adamı olan Talat Paşa‘nın büyük rolü vardır.

İttihak ve Terakki bir aysbergi andırır. Onun bir de görünmeyen yüzü vardı.Bu bölümün büyük bir kısmını fedai ve militanlardan oluşan kadro tamamlıyordu. “Fedai-i Zabıtan” diye de anılan bu kadro ordunun en genç, gözü pek subaylarından oluşuyordu.İdelalizm ve gönüllülük bu subayların ortak paydasıydı.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın temel taşını oluşturan bu kadro Süleyman Askeri Bey,Halim Paşa,Cevat Paşa,Dr. Nazım,Dr. Bahattin Şakir,Atıf Kamçıl,Rusül Bey,Yarbay Hüsamettin Ertürk,Eşref Kuşçubaşı,Sami Kuşçubaşı,Ömer Naci,Nuri Paşa (Kıllıgil-Enver Paşa’nın kardeşi),Ohrili Eyüp Sabri,Sapancalı Hakkı,İzmitli Mümtaz,Yakup Cemil Bey’i bünyesinde barındırıyordu.

Sevgilerimle.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Teşkilat-ı Mahsusa Kuruluş ve Seçkin Üyeler

Merhaba arkadaşlar.Bu yazımızda Teşkilat-ı Mahsusa‘nın kuruluşuna çok kısaca değinip ardından  Teşkilat-ı Mahsusa’nın üyesi olup yakın tarihimizde büyük işler yapan üyelerini sıralayalım.

1.Dünya savaşı’nın başladığı günlerde seferberlik ilan edilmiştir.Seferberliğin ilan edildiği 11 Kasım gecesi İttihat ve Terakki Teşkilatı Genel Merkezi‘nde tarihi bir toplantı vardı ve üyelerin hepsi hazırdı.Toplantı önemli bir karar gebeydi: Enver Paşa’nın önerisiyle Teşkilat-ı Mahsusa’nın temelleri atılacaktı.Alınan kararda şöyle deniliyordu: “İster savaşa katılalım, ister katılmayalım ordularımızın ileride düşman topraklarındaki hareketlerini kolaylaştırmak için bir Teşkilat-ı Mahsusa kurulmalıdır.Bu teşkilat sayesinde silahlandırılacak çeteler savaş sırasında düşman topraklarına girecekler, düşmanın hareketi ve sayısı hakkında ordularımıza gerekli bilgiyi vereceklerdir.”

Teşkilat-ı Mahsusa yaptıkları, en zor şartlarda bile imza attığı inanılmaz eylemlerle bir döneme mührünü vuran bir örgüttür.Öyle ki dünyanın en gizli teşkilatları arasındadır.Hücre sistemiyle çalışmıştır ve hücre evleri günümüzde dahi belirlenememiştir.Teşkilat’ın kuruluş tarihi hakkında çeşitli görüşler vardır: Cemal Paşa hatıralarında Teşkilat-ı Mahsusa’nın 1913 yılında Batı Trakya’daki faaliyetlerinden söz eder.Doktor Philip Hendrick Stoddard (Teşkilat-ı Mahsusa kitabının yazarı) da Ağustos 1914’te Teşkilat-ı Mahsusa’nın illegal olarak çalıştığını 5 Ağustos 1914’te resmi bir kimliğe büründüğünü belirtir.Kaynakların ortak görüşü ise şudur:

Teşkilat-ı Mahsusa Enver Paşa’nın ve mesai arkadaşı Binbaşı Süleyman Askeri‘nin yönettiği ve İttihat Terakki Genel Merkezi’nin Batı Trakya ile ilgili kararlarını uygulamakla görevli bir örgütün büyüyüp gelişmesiyle oluşmuştur.Kuşçubaşı Selim Sami ve Eşref kardeşler,Çerkez Reşit,Hüsrev sami gibi isimlerin aktif olarak çalıştığı teşkilat, yakın tarihimizin en başta gelen gizemli bir örgütüdür.

Teşkilat’ın kuruluş amacı şuydu:

-Bütün Müslüman alemini bir bayrak altında toplamak, yani İslam birliğini gerçekleştirmek.Bunun yanında bütün Türk Dünyası’nı da siyasi birliğe kavuşturmak, yani Turan Ülküsü’nü gerçek kılmak.Önemli bir İslam büyüğü Emiri efendi ve Türkçülük’ün ideologu   Ziya Gökalp Teşkilat’ın fikirlerinden esinlenmiş, Teşkilat-ı Mahsusa Osmanlı coğrafyasında geniş bir yelpazeye yayılmış, büyük bir ümit kaynağı olmuştur.

Teşkilat-ı Mahsusa başlangıçta oldukça iyi işler yapmış, ama Arap isyanları ve İngiliz altınları zamanla bütün dengeleri değiştirmiştir.Balkanlar’da ve Osmanlı’nın değişik yörelerinde İttihat ve Terakki’nin fedakar subayları sayesinde ayaklanmalar çıkmış, İtilaf devletleri’ni oldukça uğraştırmıştır.

Enver Paşa’nın emri ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın başına geçen Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri’nin emrinde seçme subay ve askerlerden  oluşan Osmancık Gönüllü Alayı vardı.Yüzbaşı Hayri,Filibeli Halim Cavit,Yüzbaşı Lütfü,Piyade Teğmeni Şehreminili Sadık gibi mümtaz subaylar, Binbaşı Süleyman Askeri Bey’in işini oldukça kolaylaştırıyordu.Burada Teşkilat-ı Mahsusa emrinde çalışan ve yakın tarihimizde önemli işler yapan bazı subayların listesini vermeyi faydalı görüyorum:

  1. Yüzbaşı Yakup Cemil
  2. Emir Abdulkadir el-cezayir’in oğlu, Meclis-i Mebusan İkinci başkanı Emir Ali Paşa
  3. Osmanlı Meclis-i Mebusan üyesi Abdulkadir Gannavi
  4. Dr.Abdurrahman Bey
  5. Yüzbaşı Ali
  6. Müstakbel İstiklal Mahkemesi Başkanı ve Cumhuriyet Dönemi Nafia Nazırı Miralay Ali Çetinkaya
  7. Başbakan Binbaşı Ali Fethi Okyar
  8. İşkodralı Ali Rıza
  9. Teğmen İskeçeli Arif
  10. Teğmen Atıf Kamçıl
  11. Binbaşı Mısırlı Aziz Ali
  12. Padişahın saray görevlilerinden Besim Ağa
  13. Gazzeli Cemal Bey
  14. Mustafa Kemal’in yaverlerinden Cevat Abbas
  15. Yüzbaşı Hacı Emin
  16. Geleceğin Harbiye Nazırı Enver Paşa
  17. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Kıllıgil
  18. Enver Paşa’nın kayınbiraderi Yarbay Nazım
  19. Enver Paşa’nın amcası Kurmay Binbaşı Halil Kut
  20. Enver Paşa’nın yaveri İzmitli Mümtaz
  21. Trablus Mebusu Ferhat Bey
  22. Sapancalı Hakkı
  23. Türk Hava Kurumu başkanı Binbaşı Fuat Bulca
  24. Deli Fuat Paşa’nın oğlu Teğmen İslam
  25. Deli Fuat Paşa’nın oğlu Şehit Reşit
  26. Topçu Yüzbaşı İsmail Hakkı
  27. Jandarma Yüzbaşı Kadri
  28. Kuşçubaşı Eşref
  29. Miralay Neşet
  30. Ünlü Hatip Ömer Naci
  31. Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam
  32. Şeyh Salih eş-Şerif et-Tunusi
  33. Trablusgarplı Süleyman el-Baruni
  34. Askeri Temyiz Mahkemesi Başkanı Bingazili Yusuf Şetvan
  35. Halepli Ethem Paşa
  36. Şeyh Abdulaziz Savaş
  37. Yarbay Çorumlu Aziz
  38. Teşkilat-ı Mahsusa Siyasi Büro Müdürü Dr. Bahaeddin Şakir
  39. Teşkilat-ı Mahsusa Sİyasi Büro Müdürü Mithat Şükrü Bleda
  40. Dördüncü ordu müftüsü Esat Şukayr
  41. Ohrili Eyüp Sabri
  42. Ünlü komitacı Fuat Balkan
  43. Süvari binbaşı Eyüplü Hüsamettin Ertürk
  44. Manastırlı Hüsrev Sami Kızıldoğan
  45. Topçu Yüzbaşı İhsan
  46. Türkistan’daki Teşkilat-ı Mahsusa harekatının idarecilerinden Kuşçubaşı Selim Sami
  47. Kolağası Trabzonlu Rıza
  48. Balkan Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinden İsmail Canpolat
  49. TBMM üyesi Edremitli Necati Bey
  50. Yüzbaşı Kırkkiliseli (Kırklarelili) Ali Rıza
  51. Yüzbaşı Üsküdarlı Muhtar
  52. İstiklal Savaşı paşalarından Dağıstanlı Nuri
  53. Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik
  54. Eğinli Hasan Rıza
  55. Meclis-i Mebusan Bursa Mebusu Talip Bey
  56. TBMM üyesi Yüzbaşı Giritli Ruşeni
  57. Fas’ta Ticani Hücresi Reisi Hoca Abbas
  58. Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba’nın babası Şerif Burgiba
  59. Arabistan’ın ünlü şeyhlerinden İbnü’r-Reşit
  60. İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy
  61. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mareşal Mustafa Kemal Paşa

Sevgilerimle..

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Silinen Bilincimiz

Merhaba. Geçtiğimiz haftalarda bir dizide Amerikalı bir ajan şöyle bir cümle sarfetmişti. “Ben bunun milletinin hafızasını sildim,bununkini mi silemeyeceğim” . Sonradan düşündümde gerçektende doğru söyledi adam. Bu yazıda silinen bilincimize çok ufakta olsa değinelim.

Bir milletin yarınlarının teminatı olan körpe beyinlere yapılacak en büyük kötülük, onların ulusal kahramanları ile bağını koparmak olsa gerek. Dimağları gayrı milli değerlerle beslenen, kendi değerleri unutturulan bir kuşaktan o ulus, yarınları için nasıl emin olabilir?

Bu tespit, Türkiye’nin son 25 yılını resmeder. İdealden yoksun, kendi kahramanlarına ve efsanelerine yabancı, her türlü milli değerlerine “tu kaka” diyen bir nesil yetiştirme çabasında birileri. Kürşadlar’ı, Kül Tiginler’i, Tonyukuklar’ı, yaptıkları filmlerle, dizilerle değnekçi, ayakçı, mafya tipi olarak günümüz gençliğine empoze eden toplum mühendisleri Zagor, He-men, Rambo, Che-Guavera gibi Türk’e yabancı, Türk kültürü ile hiç ilgisi olmayan sahte kahramanları bir idol yapma derdinde. Aşağıda vereceğim satırları kaç tane çocuğumuz biliyor acaba?

“Yedinci asrın ilk yarısından Gök Türk Kağan sülalesi arasındaki şahsi ihtiras ve entrikalar yüzünden devlet parçalanmak tehlikesine karşı kalmış ve nihayet ise Çin’in fesadı da karışarak Gök Türk ülkesinin doğu kısımları 630’da Çin’in eline geçmişti. Bu arada Kieli Han da Çinliler için bulunmaz bir nimet olduğundan Kieli Han ile onun emrindekiler ve bütün Türk’leri Çin’e getirdiler. Amaç bu soylu milleti parça parça dağıtarak onlara milliyetlerini unutturmak, Çinlileşirmekti. Kieli Han tutsaklığı gururuna yediremedi ve üzüntüsünden öldü. Bunun üzerine Türkler’den birkaçı da üzüntülerinin şiddetinden intihar ettiler. Çinliler’in Türk ırkını kökünden kurutmak üzere aldıkları tedbirleri gören Gök Türk hükümdar sülalesinden Kürşad, Türk devletini yeniden diriltmek için 639’da gizli bir ihtilal cemiyeti kurdu ve 40 Türk bu cemiyete girdi.

Türk devletini yeniden kurmak için Çin İmparator’unu öldürmeyi ve Çin sarayında tutsak bulunan Türk prenslerinden Holuku‘yu Türkeli’ne kağan ilan etmeyi kararlaştırdılar. Geceleri şehri gezmeyi adet edinen Çin İmparator’unu sokakta öldüreceklerdi. Fakat ihilalin yapılacağı gece hava bozulduğundan imparator Tay-sgun sarayından dışarı çıkmadı. Kürşad, ihtilal gecikirse işin farkında varılacağından çekinerek geceleyin imparatorun muhafızlarına saldırdı.

Gayet kahramanca ve çok sert bir çarpışma oldu. Türkler sayıca az olduklarından çekilmek zorunda kaldılar. İmparatorun ahırına hücum ederek en iyi atlara binip kaçtılar. Kürşad bir ırmağı (Vey Irmağı) geçerken yakalandı ve öldürüldü. Bu işle hiçbir ilgisi olmayan prens Holuku, Çin’in güney vilayetlerine sürüldü. Fakat imparatorluğun merkezindeki bu ihtilal girişimi Çinliler’i o kadar korkuttu ki, Türkler’i Çinlileşirmekten vazgeçerek, onları Sarı Irmak’ın kuzeyine nakledip, yalnız isim alarak kendilerine tabi olmaları ile yetinmek zorunda kaldılar. Bu şekilde 681’deki Türk ihtilalinin (Kutluk ihtilali) tohumu atılmış oldu.”

Evet Türk tarihinin her sayfası kahramanlar, efsane adamlar, cihangirlerle doludur. Türklüğün babası Tanrıkut Mete, masal kahramanlarını gölgede bırakan Alp Er Tunga, İran istilasına set çeken kahraman Türk anası Tomris Hatun, Anadolu coğrafyasına 3000 atlı ile akınlar düzenleyip Orta Doğu’ya uzanan Çağrı Bey, Anadolu’yu Türk yurdu yapan Alp Arslan, insanlığın hafızasında ölümsüzlüğe eren Attila, tanklara atı, uçaklara makinalısı ile saldıran Anayurt aslanı Osman Batur, Birinci Cihan Harbi’nde İngiliz alayına tek başına karşı koyan topal bir Türk çerisi, Kurtuluş Savaşı’nda hedeflediği tepeyi zamanında alamayan ve hiç düşünmeden beynine kurşunu sıkan bir Türk albayı, Çanakkale Savaşı’nda İngilizler’e unutamayacakları bir tokat buran Havranlı Seyit Onbaşı

Şeref levhaları ile süslü şanlı tarihimizi kaç çocuğumuza anlatabildik sahi? Orhan Şaik GÖKYAY, “En yüksek eserler kılıçla ve düşman kanıyla yazılmı olanlardır,” der. 20. yüzyıl Türk tarihi de kahramanlar resmi geçididir. Emrindeki derme çatma birliklerle gözümü kırpmadan İngiliz ordusuna saldıran, üstün tekniklerle donatılmış düşmana karşı başarılı olamayınca kendini -hem de sedyede- öldüren Süleyman Askeri Bey, Irak cephesinde savaşırken tifüsten ölen İttihat Terakki’nin ünlü hatibi Ömer Naci; 30.000 İngiliz’i esir alan Kutü’l – Amare kahramanı Halil Paşa, Lawrence’in “Uçan Kuşçubaşı”; Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu, ideal adamı, “Hürriyet Kahramanı” Enver Paşa; Makedonya’da Sırp ve Bulgar komitacıların korkulu rüyası, milli mücadelede Mustafa Kemal’in en büyük destekçisi ve İstanbul Hükümeti’nce kahpece şehit edilen, Nutuk’a konu olan Yahya Kaptan; Karadeniz’i Pontus krallığına çevirmek, helenizmi canlandırmak hayaliyle yanan Rum çetecilerin kökünü kazıyan Topal Osman,Teşkilat-ı Mahsusanın kahramanı Yakup Cemil ve büyük dehasıyla ismini dünya tarihine yazdıran,bir imparatorluğun küllerinden yeni bir ulus devlet yaratan Ulu Önder Mustafa Kemal…

Gençlerimiz tüm bu yiğitlerimizden bir haber malesef. Bugün Atatürkçü kimliği altında; komunizm davası güden, devrimci kimliği ile PKK’lı Ahmet Kaya fanatikliği yapan, Türkçü’yüm diye şeriatçılık yapan bir çok gence rastlamak mümkün. Şahsen hepsini kınıyor ve hepsinin sonunun geleceğini buradan bildiriyorum.

Türk genci bir takım şahsiyetlerin kurduğu sistemlerden,düşüncelerden kurtulup kendi yüce kültürüne ve milli değerlerine dönmelidir.Kurtuluş burada başlamaktadır! Yakınılan tüm dertlerin dermanı budur! Ulu Önder Mustafa Kemal’in tüm hayatını Türk ulusuna adaması, mümkün olabildiğince Türk ulusunu göklere çıkartması ve aşağıdaki şu sözleri bize bir işaret niteliğindedir.

“Dünya üzerinde Türk’ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir.”

“Hayattaki yegane üstünlüğüm Türk doğmaktır.”

“Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz.”

Eğer bende bazı fevkaladelikler görüyor buluyorsanız bunları sadece ve yalnız Türk olmama,Türklüğüme bağlayınız.”

“Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız.Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

“Türk milletinin karakteri yüksektir.Türk milleti çalışkandır.Türk milleti zekidir.”

“Yüksel Türk.Senin için yüksekliğin hududu yoktur.”

“Türk, Türk olduğu için asildir.Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın bilincinde buluruz.”

“Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Sevgilerimle.

Türk Kültürü Üzerine Bir Anı

Geçtiğimiz senelerde Niğde’nin Bor ilçesinde ki şu ana kadar varlığını bilmediğim(!) teyze ve teyze çocuklarını ziyarete gitmiştim. Baktım ki gözleri çekik. Çekik gözlülere karşı hep sempatim olmuştur.Sohbet ettikçe bizim eniştenin Kazak Türk’ü olduğunu öğrendim. İçeri girdiğimizde küçük kardeşim şaşkın gözlerle etrafa bakıyordu. Çünkü oturacak bir yer yoktu, herkes yerde oturuyordu! Sanırım bağdaş kurmak Avrupa’da da Türk oturuşu denilen oturuş bundan geliyor olmalı.

Yerde güzel işlemeleri olan minderler, yastıklar,duvarlarda kilimler,hepsi el yapımı. Gayet sıcak bir ortam..
Evin bir köşesinde küçük bir sofra bezi ve üzerinde sini… Üzerinde çeşitli kendi kültürlerimize öz(!) kuruyemişler. Tatları o kadar güzel ki… Birde çayları vardı; Sütlü çay.

Oturuyorsunuz evin hanım kızı büyük bir zarafet ve hanımefendilik içerisinde çayınızı getiriyor. Zarif hareketlerle çayı döküyor. (!)Bardağa da değil, Türk motifleriyle bezenmiş harika kaselere.. Ve siz o muhteşem tada varırken bir yandan da sinideki yemişlerle katık ediyorsunuz..
Çay döküldükten sonra bir köşeye geçip iki dizinin üzerine yere oturup ellerini dizlerine koyuyorlar(!)İnsan “bu ne güzel bir terbiye” demekten kendini alamıyor doğrusu..

Kazakça konuşuyorlar. Bakmayın kazakça dediğime. Bildiğimiz Türkçe yahu.(!)Biraz dikkatle ne konuştuklarını rahatlıkla anlayabiliyorsunuz.. Dilimizde bir yani(!)

O sıcak ortamda bulunduğunuzda kendinizi eski Türk çadırlarında hissediyorsunuz. Türk’lüğün farkına iliklerinize kadar bir kez daha hissediyorsunuz. Çadır demişken, birde çeşitli yerlerde çadırları var. Duvarlarda postlar,yerlerde yine aynı güzellikte minderler,sazlar çalgılar silahlar. Çadır duvardan değil bildiğimiz keçeden. Oraya girince insan daha da bir hoş oluyor. Sanıyorsunuz ki “ben eski tarihlere gittim, Ata’larımla birlikteyim”.

Ve daha anlatmaya sığdıramayacağım bir çok ayrıntı bir çok duygu. İnsan konuşuyor kendi kendine:

-Ne kadarda güzel korumuşlar geleneklerimizi. Helal olsun! Türk’ün atasını daha başka nasıl hissedebilirim ki? Bu gelenekler bizim! Bu konuşmalar,sininin üzerindeki motifler, duvardaki post, kasedeki koku, evin köşesindeki reis benim, tüm bunlar bizim! Bizim atamızın! Bunlara sahip çıkmalıyız! Bunları çocuklarımıza öğretmeliyiz! Egemen güçlerin yobazlaştırma çabalarından uzaklaştırıp kendi köklerine inmelerini sağlamalıyız! Sokaklarda “emo” gençler değil, zarif hanımkızlarımız,efendi beylerimiz yürümeli! Tüm bunlar Türk’lüğün temeli! Temelimize sahip çıkmalıyız! Bunu diğer Türk milletleriyle iletişimi koparmayarak, onlara yakınlaşarak yapmalıyız! Türk Birliği’ni kurup asil milletimizin kültürünü, geleneğini,tarihini,dilini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmeliyiz!

Gelmiş geçmiş en büyük Türk’lerden ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk” hakkında söylediği birkaç sözle yazıma son veriyor herkese teşekkür ediyorum.

-Dünya üzerinde Türk’ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir.
-Hayattaki yegâne üstünlüğüm Türk doğmaktır.
-Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz.
-Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.
-Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
-Bu ülke, tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.
-Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.
-Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir.
-Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır.
-Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
-İstanbul’da çıkan bir dergiyi Kaşgar’daki bir Türk de anlayacaktır.
-NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Türk Birliği ve Atatürk

Atatürk, milyonlarca millettaşımız gibi bugün mili sınırlarımız dışında kalan ve vaktiyle Osmanlı’nın idaresinde bulunan Selanik’te dünyaya gelmiştir. O’nun millet ve milliyetçilik anlayışı sadece Türkiye’de yaşayan Türkleri içine alan ve o zamanki tabirle Dış Türklere karşı ilgisiz kalan bir anlayış değildir. Atatürk, Türk Dünyası ile ilişkilerde, son derece planlı ve programlı hareket eden ve Türk Dünyası ile ilişkilerin o zamanın biricik Bağımsız Türk Devleti olan Türkiye’ye zarar vermeyecek bir şekilde yürütülmesinden yanaydı. O’nun Türk Dünyası ile ilişkilerinin bir görünen bir de görünmeyen yönü vardı. “ Pantürkizm ve Panislamizm “ gibi görüşleri tehlikeli olarak gördüğüne ait sözleri o zamanın siyaseti gereği özellikle Rusları ürkütmemeye yönelik söylenmiş sözleridir.

Türk Birliği’nin bir gün mutlaka hakikat olacağına inanan Atatürk ileri görüşlü bir devlet adamı olarak çok uzun yıllar öncesinden Sovyetler Birliği’nin dağılacağını tahmin etmiş ve Türkiye’yi yönetecek olanların o günlere hazırlıklı olmalarını istemiştir ve kendisinden sonraki devlet adamlarına bir siyasi vasiyet yerine geçecek şu sözleri söylemiştir:

Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yakında ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür; tarih bir köprüdür, inanç bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını ekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir. (29 Ekim 1933)

Hatay’ı Anavatana ilhak eden Atatürk’ün Musul ve Kerkük’ü de Anavatan’a ilhak etmek için çalışmalar yaptığı bir dönemde İngilizlerin teşvik ve destekleri ile “Şeyh Sait İsyanı“ çıkarılmış, böylece Musul ve Kerkük meselesi çözümsüz kalmıştır.

Türk Birliğinin bir gün mutlaka hakikat olacağına inanan Atatürk Finlandiya’da yayın yapan “TURAN“ isimli bir gazete çıkarttırmış ve bizat el altından bu gazetenin finansını devlet bütçesinden sağlamıştır. Bu gazete Atatürk’ün ölümüne kadar yayınlanmış, Atatürk’ün ölümünden sonra devlet bütçesinden ayrılan tahsisata son verildiğinden yayın hayatına son vermiştir. Bu gazete Rusça, Fince ve Türkçe dâhil dört dilde yayın yapmakta ve çoğunluğu Rusya’da dağıtılmaktaydı. Bu gazetenin yayınlanmış olan birer nüshaları Ertuğrul Zekai Öktem’in özel arşivinde saklanmaktadır.

Atatürk, Türk Birliği konusunda şöyle der:

Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapatacağım. Türk Birliğine inanıyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak, dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek.(Atatürk’ün Sofrası, İsmet Bozdağ, s.138)

Avrupalılar için nasıl ki Avrupa Birliği, Araplar için nasıl ki Arap Birliği meşru bir düşünce ve birlik ise biz Türkler için de Türk Birliği aynı derece de meşru bir ülkü ve düşüncedir.

 

 Ülküler Devlet Tarafından Açıklanmaz Milletçe Yaşanır

 Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inanan Rahmetli Atatürk, Sovyetlerin bir gün mutlaka dağılacağını biliyor ve o güne hazırlıklı olmanın gereğine inanıyordu. Bu konu ile ilgili olarak kendisine sorulan soruya verdiği cevap tarihimiz ve devletimizin takip edeceği derin siyaset açısından çok önemlidir. Nitekim 1933 yılının 29 Ekiminde Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir genç doktorun sorusu üstüne bu fikri – saklanması kaydı ile- açıklamıştır!

Ülküler, devlet tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır! Nasıl, bakarken, gözlerimizi görmüyor, onunla her şeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve her şeyi ona göre yaparız. Ben, Devlet Başkanıyım! Sorumluluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Dr. Zeki’ye “Siz şöyle bu tarafa geçin“ dedi ve salona sorup:

-Başka konuşmak isteyen var mı?

Az önceki içkili, uzun boylu vatandaş, bir yerlerden ortaya çıkmayı becerdi. Olabildiğince derlenmiş, toparlanmıştı ama yine de dili hafifçe sürçmekteydi:

-Paşam, benim büyük Paşam!

Atatürk gülerek elini kaldırdı:

-Anladım deminki önerini yeniden oya koymamı isteyeceksin! Tamam. Şimdi sırasıdır. Önerini arkadaşların da kabul ettiler. Cumhuriyetimiz kutlu olsun hanımlar, beyler!

Atatürk, salonu dolduran alkışlar arasında kalktı; Dr. Zeki’yi de yanına alarak Genel Müdür Odası’na geçti. Oturdular. Atatürk’ün arkasında, duvarda bir Türkiye haritası vardı. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye:

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun? Dedi

-Evet Paşam.

-O haritada, Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var; Onu da görüyormusun?

 
-Evet, görüyorum, Paşa hazretleri.

-Hah, işte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu için, ben konuşamam!

-Düşün bir kere… Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün, bunlar vardılar… Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bu gün ne kaldı? Demek hiç bir şey, sür-git değildir. Bugün, “ölümsüz“ gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. 

 

Bugün dostumuz, ama yarın

Bu gün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir… Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün, elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler… Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir!

İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir!

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız!

“Hazır olmak“ yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lazımdır… Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprüleri sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür; inanç bir köprüdür; tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.

Bunları kim yapacak?

Elbette Biz! Nasıl yapacağız?

İşte görüyorsunuz, “Dil Encümenleri“, “Tarih Encümenleri“ kuruluyor.

Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, Tarihimiz ortak payda haline getirmeğe çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda; tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli… Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi, Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli…

İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü“ nü kurduk kültürlerimizi, bütünleştirmeğe çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; Paşanın işi yok! dil ile tarih ile uğraşmaya başladı diyorlarmış. Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın! Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız hiç bir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran; çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler, konuşulmaz, yaşanır! Olay; İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır. (Atatürk’ün Sofrası; İsmet Bozdağ, İstanbul, s.11-26, İsmet Bozdağ Atatürk’ün Avrasya Devleti, s.30.31.32) den nakil Yusuf Koç-Ali Koç, Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, sayfa 51-52 Ankara 2005)

Atatürk Türkiye dışındaki Türk devlet ve topluluklarına büyük bir önem vermekte idi. Azerbaycan elçisi İbrahim Abilof’a söylemiş olduğu aşağıdaki sözler O’nun Türkçülüğe ve Türk Birliğine verdiği önemi göstermesi açısından önemlidir:

Azerbeycan Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz gibi olduğu için, onların muratlarına nail olmaları hür ve müstakil olarak yaşamaları bizi pek ziyade sevindirir. Türk’ün saadeti ve mazlumların halası yolunda Azerbaycan Türklerinde kanını dökmeğe amade bulunduklarına dair olan beyanatınız istilacılara karşı Türk’ün ve mazlumların kuvvetini artıran pek kıymettar bir sözdür. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri cilt:2,s.21)

Sefir Hazretleri,

Bugün bize meserretli bir bayram yaşattığınızdan dolayı T.B.M.M. ve Hükümeti ve şahsım namına teşekkür ederim. Bu bayram gününün benim için mesut bir ciheti daha vardır ki oda müstakil Azerbaycan Şura Hükümeti’nin sancağını çekmek şerefini bana bahşetmiş olmasıdır. (Atatürk, Azerbaycan bayrağını bizzat elleriyle göndere çekmiştir)

Aziz arkadaşlarım Abilof Hazretleri; bugün Azerbaycan’ın istiklalini temsil eden bayrağı çekerken ellerim bir takım hissiyat ve teessürat ile müteharrik olduğunu duyuyorum. Filhakika bayrağı çeken benim ellerimdi. Fakat ellerimi tahrik eden bugünkü bayramda manen müşterek olan bütün Türkiye halkının hakiki ve samimi kardeşlik hissiyatı idi.

Sefir hazretleri; Azerbaycan sancağının Türkiye sancağının yanında Türkiye semasında temevvücünü görmek bütün milletimiz için büyük bir bayramadır. Bize böyle bir bayram günü yaşattığınızdan dolayı samimi teşekküratımı tekrar ederim (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri cilt 2, s.23-24)

Tıpkı Sovyetler gibi bugün Ortadoğu coğrafyasında fiilen varlığını sürdüren ABD’de dağılacak veya bir gün bu coğrafyayı tıpkı Viyatnam’ı terk ettiği gibi terk etmek zorunda kalacaktır. İşte Türkiye o gün için de hazırlıklı olmalıdır.

Muharrem Günay Sıddıkoğlu’na teşekkürler..