Roma’nın Çöküşünün Hikayesi

HonoriusM.S 5. yüzyılın başlarında Roma her taraftan saldırılara uğruyordu. Ordu kırılma noktasına gelmişti. Romalıların deyişiyle barbarlarla savaş halindeydiler. Hunlar ve Vandallar önlerine çıkan herşeyi yok etmişlerdi. Küçük bir kabile olan, Gothlar ise Karadeniz yakınlarındaki topraklarından sürülmüşlerdi. Roma İmparatorluğu‘nun içine doğru, batıya kaçmışlardı.

İmparatorlukta ordan oraya savrulan Gothlar liderleri Alaric önderliğinde yeni bir yurt arayışı içindeydiler.  İmparatorun baş danışmanı Flavius Stilicho ile Gothların lideri Alaric arasında anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre  Goth askeri gücü, toprak karşılığında imparatorluğa hizmet edecekti. Fakat Stilicho imparator ile ters düşmüş ve bir kiliseye sığınmıştı. Fakat imparator onu idam ettirdi(O dönemde tahtta bulunan İmparator Honorius çocukluğundan itibaren tahttaydı. Karakteri Roma’nın kaçınılmaz sonunda büyük rol oynayacaktı).  Stilicho‘nun idamı üzerine imparatorun emriyle onu destekleyen herkes katledildi. (İmparatora Stilicho taraftarlarını katletmesi fikri imparatorun danışmanı Olimpius tarafından verilmiştir). Bu katliamdan kaçmayı başaranlar aralarında Roma ordusundaki barbarlarda olduğu halde Alaric‘e sığındılar.

İmparator Honorius savunulması kolay bir yer olan Ravenna‘da bulunuyordu. Alaric ise direkt ravenna’da bulunan imparatora saldırmayıp Roma şehrine saldırmaya karar verdi. Beraberinde 30.000 kişilik ordusuyla Roma üzerine harekete geçti. Roma ordusu imparatorluğun her yerine dağılmıştı. Çünkü imparatorluğun diğer bölgelerinde saldırılar devam etmekteydi. Bundan dolayı Roma şehri savunmasız bir haldeydi. Bundan dolayı Roma’ya doğru hareket eden Gothlar hiçbir engelle karşılaşmadan 3 ay gibi kısa sürede Roma duvarlarına ulaştı. Roma kuşatma altına alınmıştı. Alaric‘in amacı Roma‘yı almak değildi. İmparator Honorius‘u Roma’yı almakla tehdit edip, kendi halkının yaşayabileceği bir toprak vermeye zorlamaktı.

Roma halkı senatodan yardım istedi. Senato Alaric ile anlaşmaya vardı. Anlaşmaya göre Roma‘nın bütün servetine karşılık Alaric geri çekilecekti. Senato her evi ve kamu binasını soyup, Alaric‘e 5000 poundluk altın, 30.000 poundluk gümüş, iyi kalite ipek ve baharatlar getirdi. Fakat Alaric bunları az buldu.  Alaric  Senator Attalus‘a,  imparatoru kendilerine Noricum topraklarını vermesi için ikna etmesini söyledi. Ayrıca Roma şehrine üç gün boyunca yiyecek girmesine de müsade etti. 

Senator Attalus imparatoru Honorius‘u ikna etmeyi başardı ve Roma‘ya bir kahraman olarak döndü. Alaric iyi niyet göstergesi olarak Roma önünden çekilmeyi kabul etti. Fakat imparator sözünde durmayacak ve 6.000 asker takviye güç gizlice Roma garnizonuna gönderecekti. Fakat bu birliğin komutanları askerleri açık yoldan götürmekle hata yaptı. Bunu öğrenen Alaric, Athaulf’u önlerini kesmesi için gönderdi. 6.000 Roma birliğinden yanlızca 100 Roma askeri kurtuldu. Alaric ve ordusu tekrar Roma’ya yöneldi.

Alaric_GothlarAlaric yeni planı, senato üyelerinden Attalus‘u destekleyip onun imparatorluğunu ilan etmekti. M.S 409 kışında Alaric‘in zoruyla, senato kendi imparatoruna karşı geldi ve onun yerine Attalus‘u seçti. Buna karşılık Honorius ise Jovinus‘un stratejisini uyguladı; Roma’yı aç bırakmak. M.S 5. yüzyıla kadar Roma, Kuzey Afrika‘dan gemilerle gelen tahıla neredeyse tamamen bağımlı hale gelmişti. Honorius bu erzakların kökünden kesilmesi emrini verdi. Amaç Attalus’un karşı halkı ayaklandırmaktı. Bunda da başarılı oldu.  Haftalar sonra Roma yine aç kaldı ve Attalus‘un popülaritesi çöktü. Alaric, Attalus’tan desteğini çekti. Alaric, Honorius‘a haber salarak onunla toprak vermesi karşılığında anlaşmaya varacaklarını, aksi taktirde Roma önünde bekleyen ordusu ile Roma’yı yağmalayacağını söyledi ve imparator da bunu kabul etti. Bunun için Alaric ve komutanları yeni bir anlaşma imzalamak üzere Ravenna‘ya doğru yola çıktı, ordusu ise Roma önünde beklemekteydi.

2 yıl süren savaşların ardından Gothların kralı Alaric ve Honorius anlaşacak gibi görünüyordu. Fakat imparatorun generallerinden, bir Goth olan ve Alaric‘in eski düşmanı Sarus , Alaric ve ordusunu imparatorun haberi olmadan tuzağa düşürdü. Fakat bunda başarılı olamadı. Artık Roma için felaket kapıdaydı. Alaric ve ordusu 2 yılın ardından M.S 10 Ağustos 410 yılında Roma‘ya saldırdı. Bazı kaynaklar kapıların Gothlara Roma’nın kendi yurttaşları  tarafından açıldığını öne sürmektedir. Daha fazla acı çekmek istemiyorlardı. Roma acımasızca yağmalandı.

İmparator Honorius 13 yıl daha tahtta kaldı. Roma‘nın çöküşündeki rolü yüzünden alçalmış olarak ve varis bırakmadan öldü.  Alaric ise Roma’nın yağmalanmasından yalnızca 4 ay sonra öldü. Halkına güvenli bir sığınak bulamamanın verdiği acıyla öldü. Alaric‘in komutanlarından Athaulf, Alaric‘in yerine kral oldu ve Honorius‘un kız kardeşi Galla Placidia ile evlendi. 8 yıllık arayışın ardından Alaric’in varisleri en sonunda hayalini gerçekleştirdi. Fransa’nın kuzeyinde yer alan yeni bir güvenli yurt buldular ve Vizigoth Krallığı’nı kurdular.

Alaric‘in Roma‘yı yağmalaması imparatorluğun sonu değildi fakat sonun başlangıcıydı.  M.S 476 ‘da, batıdaki son Roma imparatoru tahttan indirildi. Doğuda ise imparatorluk farklı şekilde devam etti.

Honorius ile ilgili değerlendirmeler

honorius ve tavuklarıProkopius‘un Savaşlar Tarihi adlı eserinde aktardığı (Gibbon‘ın inanmadığı) bir hikâyeye göre Roma’nın yok olduğunu duyan Honorius haberin “Roma” adını verdiği bir tavukla ilgili olduğunu zannetmiş ve daha biraz evvel kendi eliyle bu tavuğu beslediğini söylemiştir. Bunun üzerine kendisine söz konusu olan Roma’nın tavuk değil şehir olduğu açıklanmıştır.

Tarihçi J.B. Burry Honorius‘un hükümdarlığıyla ilgili kendi görüşünü özetlerken “Şayet hükümdarlığı batı Avrupa’nın Romalılıktan Tötonluğa geçmesi gerektiğine karar verildiği hayati bir dönemle çakışmasaydı adı imparatorluk tahtını işgal eden en silik kişiler arasında unutulurdu,” diye yazmıştır. 28 yıllık dönemin felaketlerini sıraladıktan sonra Bury şöyle tamamlamıştır: “Topraklarını istila eden düşmanlara karşı dikkate değer hiçbir şey yapmamış biri olarak doğal bir şekilde ölene kadar tahtı işgal edecek ve kendisine karşı ayaklanan yığınla tiranın yok oluşuna tanık olacak şekilde fazlasıyla talihliydi.”

Roma’nın Hristiyanlık Dinini Kabul Edişi

M.S dördüncü yüzyılın başlarında, Roma İmparatorluğu tarihindeki en büyük krizlerden biriyle yüzleşti. İmparatorluğu, ikisi batıda ve ikisi doğuda olmak üzere dört parçaya ayrımıştı. Dört tarafta birbiriyle savaş içindeydiler. Bunlardan Konstantin imparatorluğu birleştirmeye çalışacaktı. Bu savaşların sonunda Konstantin galip gelecek ve imparatorluğa yeni bir din miras bırakacaktı; Hristiyanlık.
Constantine ve LabarumM.S 312 yılının sonbaharında batıdaki iki imparatordan biri olan Konstantin Roma’daki düşmanı Maxentius ile karşılaşmak üzere Roma’ya doğru yürüdü. Konstantin ve ordusu Roma’ya doğru ilerlerken ilginç bir olaya şahit oldular. Bir teoriye göre  Konstantin’in ordusunun o gün gördüğü şey gök taşıydı. Konstantin ile yolculuk edenler arasında büyüyen yeni bir dinin müridleri de vardı. Bu olayı Hristiyan müridler tanrıdan bir işaret olduğunu söylediler.Konstantin ani bir kararla askerlerine kalkanlarının üzerine hristiyanlığın sembolü olan Labarum‘u (Grek alfabesindeki Chi (X) ve Rho (P) harflerinin içiçe geçmesiyle oluşturulan ve erken dönem Hıristiyanlığın sembollerinden) çizmeleri emrini verdi. Askerleri için çok sarsıcı bir karar olmuştu. Çünkü Roma henüz hristiyanlığı kabul etmemişti.

Tarihte Ponte Milvio Savaşı(Milvian Köprüsü Savaşı) olarak geçen bu kanlı savaşı Konstantin kazanmıştır. Maxentius ise kaçmaya çalışırken Tiber nehrinde boğularak ölmüştür. Konstantin ise artık tüm batı dünyasının kontrolünü eline geçirmişti. Batı imparatorluğunun ele geçirilmesiyle, Konstantin’in hedefi doğuya barışı getirmekti. Doğu imparatorları Daia ve Licinius savaş içindeydiler. Konstantin kendine dost olarak Licinius’u seçti ve kız kardeşini Licinius ile evlendirdi. Daha sonra ise iki taraf arasında anlaşmalar imzalandı. Hristiyan katip Lactantius‘un yazılarında Milan Bildirgesi hristiyanlık tarihinin dönüm noktası olarak geçer. Yıllarca süren zulmün ardından ilk kez bu yeni dine imparatorluğun her yerinden müsade edildi.

Ayasofya mozaik I. Konstantin portresiİmparator Konstantin’in hristiyanlığa ilgisi giderek artıyordu. O artık hristiyan olmuştu. Kendisi için yapılan Savaş Anıtı’nın merasiminde Roma’nın geleneksel tanrılarına kurban bağışlaması gerekiyordu. Fakat o bunu reddetti. Roma geleneklerine karşı koyuyordu. Bununla kalmayıp Pagan tapınaklarına bağışlanan parayı Roma’da St. Peters-Burg’u da içeren, hristiyan yapılarına aktardı. Bunun üzerine seneto tabiki boş durmadı. Doğu imparatoru Licinius ile anlaşıp Konstantin’i öldüreceklerdi. Fakat bunu başaramadılar. Böylece Konstantin ve Licinius arasında savaş başladı. Bu savaş dönemi uzun sürdü. Bu savaş aynı zamanda geleneksel Roma tanrılarıyla yeni hristiyan dini arasındaki mücadeleydi. Bir yanda Roma ordusu tek tanrı adına yürü diyen Konstantin, diğer yanda ise Roma’ya onu ihtişamlı yaratan tanrılarını geri vereceğim diyen Licinius.

M.S 316‘daki ilk savaş beraberlikle sonuçlandı. Rahatsız edici bir barış 7 yıl sürdü. Ardından Licinius hristiyanlara saldırdı ve papazlarını katletti. İkinci bir savaş kaçınılmazdı. İkinci savaş bugünkü Üsküdar‘da gerçekleşti. Savaş berabere devam ederken Konstantin hiristiyan sancağını açtırdı. Zamanın tarihçileri, Konstantin’in hristiyan sancağının sihirli güçleri olduğundan korkan Licinius’un ordusunda nasıl karmaşaya neden olduğunu anlattı. Savaştan galip çıkan taraf Konstantin’di. Licinius ise esir alındı. Acımasızlığıyla tanınan Konstantin her ne kadar Licinius’u affetse de  6 ay sonra onu öldürtmüştür. Konstantin 12 yıl daha hüküm sürecekti.

Konstantin artık bütün Roma topraklarına hükmediyordu. Hristiyanlık Roma’nın kutsal dini oldu. Konstantin ise Roma’nın ilk hristiyan imparatoru oldu. Onun mirası en uzun süre ve en geniş alana yayılandır. Onun sayesinde günümüzde hristiyanlık en yaygın din olmuştur.

Roma Tarihinin En Büyük İsyanı

Ancient_GalileeTarihteki en büyük imparatorluklardan biri olan Roma Akdeniz’e sınırı olan bütün toprakları yönetiyordu. İmparator Neron‘nun neden olduğu kaos yıllarında çok büyük bir isyan çıkacaktı… 

M.S 69 yılında Roma’ya karşı o güne kadarki en büyük ayaklanma Judea(Bugünkü İsrail’in bulunduğu bölge) bölgesinde çatlak verdi. Bu ayaklanmayı bastırmak için Roma, görevinden azledilmiş General Vespasian ve onun oğlu Titus‘u görevlendirmiştir. Ödülleri ise ikisinin birden imparator olması olacaktı.

Burada anlatılan olaylar Josephus Ben Mattatiyahu‘nun tuttuğu kayıtlardan bizlere ulaşmıştır.

M.S 66 yılında isyan başlamıştır. İsyanın nedeni ise Roma’nın Judea valisinin rüşvetçiliği, Yahudilerden yüksek vergi alması ve haksız yönetimidir. Yahudilerin Romalılara artık vergi vermek istememesi üzerine Judea valisi askerleriyle Yahudilerinin o zamanki en kutsal tapınağına saldırmıştır. Fakat Romalılar Judealılar tarafından püskürtülmüşlerdir.

Bu olaydan yaklaşık 6 ay sonra 30.000 kişilik Roma ordusu isyanı bastırmak için gönderilmiştir. Fakat Roma ordusu isyancılar tarafından katledilecektir. Bu olay tarihe Beth Horon katliamı olarak geçecektir.  Bunun üzerine imparator Neron‘nun saraydan kovduğu General Vespasian isyanı  bastırmak için görevlendirilmiştir.

Yahudiler tarafında ise zafer sevinci yaşanıyordu. Yahudilerin yeni lideri Hanan Ben Hanan Romalıların tekrar saldıracaklarını biliyordu. Bundan dolayı Roma kuvvetlerini karşılamak için Josephus‘u yahudi kuvvetlerinin komutanı olarak Galilee‘ye gönderecekti. Hanan Ben Hanan uzun sürecek bir savaşta kendilerini yeneceğini bildiğinden Josephus‘u Galilee‘ye göndermesinin sebebi Romalıları antlaşmaya zorlamaktı. 

Josephus'a ait olduğu söylenen bir roma büstüHarekete geçen Vespasian komutasındaki Roma ordusu tarafından her yer yakılıp yıkılıyor, on binlerce Yahudi ya katlediliyor ya da köleleştiriliyordu. İnsanlar Romalılardan kaçarak Josephus’un bulunduğu Jotapata‘ya akın ediyordu. Romalılar tüm kuvvetlerini buraya yığdılar. Josephus 47 gün Romalılara karşı dayanabilceklerini söyledi ve enteresan bir şekilde 47 gün sonra Romalılar kaleyi ele geçirdiler. Josephus beraberinde ki kişiler kaledeki bir kuyuya saklandılar ama Romalılar onları buldular. Diğerleri Romalılara teslim olmaktansa ölmeyi tercih ettiler. bunun üzerine Josephus her üçüncü kişinin yanındakini öldürmesini söyledi. Bu şekilde son iki kişiden biri kendisi kaldı. Josephu bir alimdi ve bunu hesaplamış olabilirdi. Josephus diğer kişiyle Romalılara teslim oldu. (Josephus Vespasian‘a ileride imparator olacağını söyledi ve 2 yıl sonra bu öngörü gerçekleşecek Vespasian imparator olacaktı.)

Romalılar yakıp yıkmaya 2 yıl boyunca devam ettiler ama bu sadece isyancıların Kudüs‘te toplanmasını sağladı. Yaudilerin lideri Hanan Ben Hanan isyancılar tarafından öldürülecek ve Kudüs isyancıların eline geçecekti.

Bu arada M.S 69 yılında Josephus isyancıları teslim olmaya  ikna etmesi için serbest bırakıldı. Fakat isyancılar savaşmayı tercih ettiler. Roma da Neron‘nun öldürülmesi ile çıkan karmaşa sonucunda Vespasian imparator ilan edilmişti. Vespasian Kudüs’ü alarak Roma’ya hediye verme arzusundaydı. Oğlu Titus‘u Kudüs’ü alması için görevlendirdi.

Kudüs‘e yapılan saldırılar isyancılar tarafından devamlı püskürtüldü. Sonunda Titus Kudüs etrafına duvar örülmesi emrini verdi. Bu duvar üç günde yapıldı ve yaklaşık 1.5 metre yüksekliğe ve 13 hisara sahipti. Bu Roma askeri mühendisliğinin kaydedeğer en büyük başarısıydı. Amaç isyancıları aç bırakarak Kudüs’ü ele geçirmekti. Bunda da başarılı olacaklardı.

italy-rome-colosseumSonraki üç ay boyunca insanlar açlıktan ölmeye başladı. Fakat buna rağmen isyancılar teslim olmayı kabul etmedi. Fakat isyancıların kuşatma kulelerine saldırmak için kazdıkları tünellerin çökmesinden dolayı kuşatma kırıldı. Romalılar şehre girdiler ve binlerce insan katledildi. İsyancıların başı olan Yahya ömür boyu hapsedildi. Yahudilerin kutsal tapınağı ise yakıldı. Yahudiler bu isyanın bedelini çok ağır kayıplarla ve kaybederek ödediler.

İsyanın bastırılmasıyla Josephus da Roma’ya yerleşti ve bu isyanın günümüze kadar ulaşan kayıtlarını yazdı.

Romalılar tarafından Yahudi tapınağından kaçırılan hazine, Roma’nın gücünün en büyük sembolü olan Vespasian Kolezyum‘unun yapımında kullanıldı.

Geç Hititler

Hitit

Bu makale National Geographic Ocak 2009 sayısında yayınlanmış olan Geç Hititler adlı yazıdan faydalanılarak hazırlandı.

2008 yılında Gaziantep yakınlarındaki Zincirli Höyük’te, kraliyet yapılarından uzakta, şehir duvarlarının dışında kazı yapan arkeologlar, İÖ 8. yüzyıla tarihlenen bir stel(Üzerinde yazıt, bezeme ya da her ikisi birden bulunan, dik olarak zemine yerleştirilen dar taş levha) ortaya çıkardı. Stel, 363 kilo ağırlığında, 91 santimetre yüksekliğinde ve 61 santimetre genişliğindeydi. Kazıyı yapan arkeologlar steli “türünün ilk örneği” olarak tanımladı. Gün ışığına çıkarılan parça, dönemin ölü gömme gelenekleri ile ilgiliydi ve ölümden sonraki yaşama dair bilgi veriyordu. Zincirli’deki diğer stellerin aksine yazıt ve betimleme aynı eser üzerinde yer alıyordu.

Arkeologlar stel üzerinde resmedilmiş kişinin büyük olasılıkla yakılmış olduğunu düşünüyor. Stelin üzerindeki yazıda, ölen kişinin ruhunun ölümden sonra taş levhada yaşamaya devam ettiğine dair bir inançtan söz ediliyor. Belki de Ön Asya kültürlerinde ilk kez ruhun vücuttan ayrı olarak düşünüldüğü gerçeği ile karşı karşıyayız:
Ben Kuttamuva, Panamuva’nın hizmetkârı, halen yaşarken, kendim, bu stelin üretimini denetledim. Bu steli, ebedi bir odaya yerleştirdim ve o odada bir ziyafet düzenledim: Hadad (Fırtına Tanrısı) için bir boğa… Samas (Güneş Tanrısı) için bir koç… ve bu stelde yaşayan ruhum için bir koç (adadım?).”

Yazıt, Kuttamuva’ya, himayesinden birine ya da resmi bir görevliye aitti. Sonradan kutsal bir mezara dönüştürülmüş küçük bir odada orijinal yerinde bulunmuştu.

HititlerYazıtı, Kuttamuva bizzat kendisi kaleme almıştı ve kendisini İ.Ö 8. yüzyılda Zincirli (Sam’al) kralı Panamuva’nın hizmetkârı olarak tanımlıyordu. Stelin, Kuttamuva’nın evinde bulunduğu düşünülüyor. Yazıt, Fenike alfabesinden uyarlanmış bir yazı sistemi ile Batı Sami dilinde yazılmıştı. Bu, Arami diline ve İbranice’ye yakın bir dildi. Zincirli krallığının İbranilerle aynı dili ve kültürel özellikleri paylaşıyor olması bilim insanlarının dikkatini çekti. Ama asıl ilginç olan, stel sahibinin ve kralın adlarının Sami dilinde olmamasıydı. Bu da, o dönemdeki etnik grupların ve bölgeye Hitit İmparatorluğu zamanında göç etmiş olan Hint–Avrupa kökenli halk gruplarının varlığına işaret ediyordu.

Geç Hitit krallıkları İÖ 1. binyılın ilk dönemlerinde Akdeniz’in doğusu, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde varlık gösteriyordu. Bu devletlerin politik, sosyal ve kültürel tarihinin yazılabilmesi için yürütülen kazılar ve araştırmalar yeterli olmasa da politik ve stratejik açıdan ne denli önemli olduklarının altını çizmek gerekir. Bu şehir devletlerinin bilinmeyen özelliklerine karşı duyulan merak, karanlık noktaları açığa çıkarmak için duyduğumuz heyecanı körüklüyor…

Kendim de Gaziantep’li olduğumdan hemen sizinle bunu paylaşmak istedim:). Güneydoğu da toprak altında müthiş bir kültür yatıyor. Bunların zamanla gün yüzüne çıkarılıp bizlerle ulaşmasını umut ediyorum…

BU UNUTULUR MU ?

sosyomat.com’da yayınlanmış olan makaleyi sizlere de ulaştırmak istedim. Gerçekten önemli bir konuya değinilmiş. Bu tarz yazıları siz de iletişim bölümünden bana ulaştırırsanız seve seve yayınlarım.

Makale burdan başlıyor :

“BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk…)

Birinci Dünya Savaşı’nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır’ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi.

Kampın tam adı, ‘Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen’in 48. Alayı’na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık d ışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler’in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı… Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı…

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, M ısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar…

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması…

ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK”

Piri Reis Haritası

  PİRİ REİS (1470-1554)  Türk amirali, coğrafya ve kartoğrafya bilginidir. Asıl adı Muhiddin olan Piri Reis, 1470 yılında Karaman’da doğmuştur. Piri Reis, amcası Kemal Reis’in yanında çocukluğundan başlayarak, bütün Akdeniz’i dolaştı. İspanya seferlerine katılıp, Cebelitarık’a kadar gitti. Akdeniz’de görmediği, ayak basmadığı yer kalmadı. Amcasının ölümünden sonra, 1511 yılında, Oruç Reis’in kaptanlarından biri olarak, Mısır’a gitti ve 1513 yılında Barbaros kardeşlerle birlikte, Kuzey Afrika’ya ayak bastı. Cezayir’in fethinden sonra, Oruç Reis tarafından Yavuz Sultan Selim’e gönderildi. Yavuz’dan Derya Bey’i (Deniz Albayı) rütbesini alan Piri Reis, Mısır seferine katıldı. Ardından, Gelibolu ve İstanbul’ da bulundu; Barbaros’un deniz seferlerine katıldı. 1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa Kaptan-ı Derya olunca, O’da “Derya Sancak Beyi (Tümamiral)” ünvanını aldı.  

piri reis haritası 

Piri Reis XVI. yy’da en büyük coğrafya bilgini kabul edilmektedir. Büyük eseri “Kitab-ı Buhriyye (Denizcilik Kitabı)”, yüzlerce harita ve kroki ile zenginleştirilmiştir. Eserinde, Akdeniz’i bütün sahilleri, adaları, limanları ve kıyılarıyla birlikte tek tek ele almış, bu yerlerin meteoroloji, iklim ve bitki örtüsü özelliklerini, büyük bir isabetle kaydetmiştir. 1521 yılında tamamladığı eserini, bazı düzeltmeler yaptıktan sonra 1525’te Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur. Eserde, Amerika kıtasının keşfinden de bahsedilmekte ve dünyanın küre şeklinde olduğu açıkça belirtilmektedir. Eserin aslı Topkapı Sarayı’ndadır.

piri_reis_harita_map_189kb

 Piri Reis’in kendi eliyle Ceylan Derisine çizdiği “Amerika Haritası, ilk eseri kadar, belki daha da fazla ünlüdür. Orjinali Topkapı Sarayı’nda olan bu harita, bir Atlas Okyanusu haritasıdır ve kendi eliyle çizdiği atlastan günümüze kalan sadece bir paftasıdır. Bu, bazı kısımları yırtılmış iki haritadan oluşmaktadır. 1513 tarihinde çizileni, Amerika’nın keşfinden 21 yıl sonradır. Bazı batılı bilim adamları, bu nedenle, haritanın Cristof Kolomb’a ait olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü Kolomb, böyle bir harita çizmiş olsaydı, bunun bir örneğini mutlaka kendi krallığına vermesi gerekirdi.

 1513’te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498’de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528’de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

 1528 tarihli ikinci haritada Piri Reis, Amerika ve Atlas Okyanusu’nun Avrupa ve Afrika kıyılarını, adalarını, ülkelerini, Amerika ve Afrika’da insan girmemiş çok yere Türkçe isimler vererek göstermiştir.

 Piri Reis’in eserleri, XV. ve XVI.yy.’larda Türk Denizciliğinin ve biliminin hangi aşamada olduğunu açıkça göstermektedir. Haritaların ilki bile, Avrupa’da 1528 yılında Glole Dore tarafından çizilen Amerika haritasından çok daha doğrudur. Piri Reis’in haritalarında Grönland’dan Florida’ya kadar olan sahiller sekiz renkle çizilmiştir.piri-reis

 Piri Reis’in haritaları bilim adamları arasında tartışmalara neden olmuştur. Bu kadar mükemmel haritaların, o dönemin bilgisiyle nasıl çizilebildiği konusunda bilimsel araştırmalar yapılmıştır. Hatta Eric Von DonikenTanrıların Arabaları” adlı eserinde, uzaydan gelen yaratıkların bu bilgileri Piri Reis’e aktardıklarını, aksi takdirde o tarihlerde kutuplara kadar böyle haritaların çizilemeyeceğini ciddiyetle iddia etmiştir.

osmanlidevletitarihi_piri_reis5 Piri Reis Haritası Bilmecesi

 Piri Reis’e geniş yer ayıran Komsomolskaya Pravda gazetesi, onun haritasından yola çıkarak 10 bin yıl önce Antarktika’da insanların yaşadığını yazdı. Gazete, haritada Şili kıyıları, And Dağları ve Afrika’nın o döneme kadar eşi görülmemiş şekilde ayrıntılı haritasının yer aldığını belirterek, “Türk amiralin haritasında, keşfinden 300 yıl önce Antarktika ile ancak 1958’de bulunan takımadalar da var” ifadesini kullandı. 

Trigonometri bilmecesi

 Rus tarihçi Sergey Manukov ise Piri Reis’in 1513’te çizdiği haritasının benzerini hazırlamanın ancak dünyanın uydudan çekilmiş fotoğraflarıyla mümkün olduğunu söyledi. Rus uzman, “Aslında harita da fotoğrafa çok benziyor. Sanki, bir uydu aracı çizimi yapılan bölgenin üzerinde dolaşarak fotoğrafını çekmiş. Özellikle güney yarımküre inanılmaz ayrıntılı” dedi.

 Manukov, Piri Reis’in trigonometri bilmeden böyle bir harita hazırlamasının mümkün olmadığını, ancak trigonometrinin 18’inci yüzyılda kullanılmaya başlanmasının şaşırtıcı bir durum olduğunu söyledi. Komsomolskaya Pravda, “Günümüzde bazı haritalardaki yanlışların Piri Reis’in haritasına bakılarak düzeltildiği biliniyor. Türk amiral ölümünden yüzyıllar sonra hâlâ konuşuluyor” diye yazdı.

www.bilgiportal.com ‘dan alınmıştır

Türk Piramitleri

Piramit denilince aklımıza her zaman Mısır Piramitleri gelir. Ancak, Mısır piramitlerinden binlece yıl eski piramitler, Orta Asya’da mevcut. Biraz daha açalım konuyu;

Eğer, biraz dünyanın tarihsel gelişimi ile ilgili bir şeyler okuduysanız. efsanevi Mu Kıtasını biliyorsunuzdur. Asya ile Amerika arasında olduğu varsayılan bu iki Avustralya büyüklüğündeki kıta’nın sular altına gömüldüğü rivayet edilmekte. Hatta, Atatürk’ün “Türklerin anavatanı” isimli bir araştırma için bir tim hazırladığı ve Mu Kıtasını araştırmak için bu timi görevlendirdiği bile söylendi. M.Ö 70 000‘li yıllardan söz ediyoruz ayrıca. İşte, tahmini olarak 64 Milyon insanın yaşadığı bir coğrafya olan Mu Kıtası, ilerleyen zamanlarda diğer kıtalarda da koloniler kurmuşlardır. Bu kolonilerin en ünlüsü, şüphesiz ki Büyük Uygur İmparatorluğu

Uygur İmparatorluğu dedğimizde aklınıza, o ilk yerleşik hayata geçen uygurlar gelmesin sakın. Zira, o yerleşik hayata geçen Uygurlar M.Ö 1000‘li yıllarda yaşamışlardır. Biz burada 70 000‘li yıllardan bahsediyoruz.


Büyük Uygur İmparatorluğu konusunda ayrıntılı çalışmalar yapmış olan James Churchward, bu büyük imparatorluğun bir haritasını bile yapmış. Haritada bu imparatorluğun sınırları Avrupa içlerine dek sokuluyo. İşte, bizim piramitlerin hikayesi de burada başlıyor.

Yazımızın en başında gördüğünüz piramit, Çin’in Xİ’an şehrinin 100 km. güneybatısında bulunuyor. Bu piramit, dünyanın en eski ve en büyük piramidi. Peki nasıl oluyorda böylesine bir piramit yıkık dökük halde… Ve nasıl oluyor da bu piramidin önemi ortadayken dünya onu çok az tanıyor… Cevabı ise çok ilginç;

Bu piramitler, Çin hükümetinin baskısı yüzünden 1945 yılına kadar dünya kamuoyundan saklanmış. İlk çekilen fotoğrafı yukarıda gördünüz zaten. 1994 yılına kadar çok az görüntü alınabilmiş bu piramitlerden. 1994 yılından sonra ise, “belli ölçüde” resim çekilmeye başlanmış acak halen piramidin çevresine yaklaştırılamıyorsunuz. Çünkü, bu piramidler Çin kültüründen değil!

Bu piramidlerin Büyük Uygur İmparatorluğu’ndan kalmış olduğu sanılıyor. Bu da , o piramidlerin önemini katlarca artırıyor. Ve en an alıcı nokta; birçok tarihçiye göre bu piramidler Türk kültürünün eseri!

Aslında, bu iddia doğru olabilir, yada sadece bir komplodur. Geçen aylarda, ünlü Metal Fırtına serisinin 4. kitabı çıktı. Orada da bu konu işlenmişti. Bu büyük piramitteki hitabelerin dünyayı değiştirebilecek bilgiler taşıdığı iddia edilmekte!

Çin hükümetinin bu piramidleri saklamak için yaptıkları ise şimdilerde bilinen şeyler. Piramitlerin üstünü toprak ile örtüp her mevsim yeşil kalan ağaçlar dikmeleri mesela. Ama benim dikkati çeken bir diğer nokta, Çin hükümetinin bu piramidleri yok etmeyişi. Yani, onları gizliyorlar ancak yok etmiyorlar…

Bu piramidlere Google Earth’ten bile ulaşabilirsiniz. Hatta size koordinatları bile söyleyeyim, bu koordinatları arama bölümüne olduğu gibi yapıştırın; 34.390380,108.739579

Aslında türk tarihi daha nice bilinmeyenlerle dolu. Daha geçen günlerde Güney Amerika’da Uygur harfleriyle yazılmış yazıtlar bulundu. Avrupa’nın birçok noktasında binlerce yıllık türk kalıntıları çıkarılmakta…

www.farklitarih.com  ‘dan alıntıdır.

Persepolis’in Yakılışı

perseolisPersepolis Pers Kral’ı I.Darius tarafından M.Ö yaklaşık 400 yıllarında kurulmuştur. Persepolis Büyük Kral Darius’un krallığı döneminde yapmış olduğu en görkemli faaliyettir. Persepolis zamanının en mükemmel, en güzel şehriydi. Öyleki o zamanda Yunanlılar böyle bir güzeliği rüyalarında dahi göremezdi diye tasvir edilir.

Persepolis kuruluşundan yaklaşık 1 asır sonra Büyük İskender zamanında yakılmıştır. Genel kabul Persepolisi İskender’in yaktığıdır. Bugünkü İran’da hala bu görüş kabul görmektedir. Otoriteler bunu tekrarlayıp duruyor ve asırlar boyunca ezberletildiği için, Persepolis’i İskender’in yakmış olduğu İskender ile ilgili genel kabul görülen olaylardandır.

Eğer İskender Persepolis saraylarının yakılması emrini verdiyse bunu niçin yapmış olabilirdi? Babil, Susa ve daha sonra Ektabana’da böyle bir şey yapmamıştır.

Yunanlı ve daha sonra da Romalı tarihçilerin bu yangın hakkında değişik bir çok yorumu vardır. Thais (İskender’in subaylarından Ptolemaios’un Atinalı  metresi)’i ön plana çıkaran romantik versiyon, savaş alanlarındaki olaylardan daha çok, insan ruhunun işleyiş mekanizmalarıyla ilgilnen yetenekli yazar Plutarhos tarafından çok iyi sunulmaktadır.

persepolisPersepolis’te bulunan İskender , sevgililerini de getirmelerine izin verdiği içkili bir toplantıda subaylarını ağırladı. Bu kızların en ünlüsü, daha sonra Mısır Kralı olan Ptolemaios’un metresi  Thais’ti.Ziyafet sürerken Thais bir Atinalı olduğu için hoş görülebilecek cüretli bir konuşma yaptı. Pers saraylarında içki içiyor olmasının, Asya’da binbir güçlükle orduyu takip etmesinin bir ödülü olduğunu söyledi. Ancak eline bir meşale alıp, daha önce Atina’yı yakan Kserkses(Eski Pers Kralı)’in içinde oturdukları salonunu yaksaydı çok daha iyi olacaktı. O anda orada bulunan herkes kızın kaprislerini alkışladı. Kral kafasına bir çelenk koyduktan sonra eline bir meşale aldı. Kalabalık İskender’in peşinden dans ederek ve şarkı söyleyerek salonu dolaşmaya ve tavandan sarkan kumaşları tutuşturmaya başladı. Sarayın dışındaki Makedonlar olanları gördüklerinde ellerinde meşalelerle içeri daldılar. Bu yıkımda, krallarının barbarlar arasında kalmak için istekli olmadığını ve eve dönmeye eğilimli olduğunun işaretini gördükleri için büyük bir zevkle onlarda yangını yaktılar.

Bu manzara yüzyıllar boyunca şairlerle oyun yazarlarının ilgisini çekmiştir.

Bu olaya  daha sonraları mantıksal bir açıklma getirmeye çalışan diğer yaklaşımlar, ya yüzyıl önce Yunanistan’ın yıkılmasının öcünü almak istediğini yada Persepolis’i, Asyalıların moralini bozmak veya eski Pers hanedanın uzaklaştırıldığını ve yeni bir kralın egemenliğini tanımaları gerektiğini anlamaları için yaktığı ileri sürülmektedir.

Pers Süvarileri

persler

Pers ordusunun en önemli parçası şüphesiz suvarilerdir. Pers süverileri bir çok savaşta ortaya koydukları mücadeleyle tarihte özel bir yere sahiptir. Pers suvarileri karşısında aciz duruma düşen Romalılar Persler karşısında ağır yenilgilere uğramışlardır

Değişik terihlerde dört Roma ordusu Suriye ovasında Pers süvarisi karşısında umutsuz bir savaşın yenilgiye yol açtığını kanıtlamışlardır. Marcus Antonius (ünlü Kleopatra’nın “Mark Antony”si) dağlara çekilerek emrindeki ordunun bir bölümünü kurtarmıştır. Triumvir Crassus‘un öldürüldüğü, kıyıya Gaugamela(Büyük İskender’in kendisinin sahip olduğundan yaklaşık 5 kat daha fazla olan Pers ordusunu yendiği yer)’dan çok daha yakın olan bir yerde, Carrhea’da bir Roma ordusu aşağı yukarı tamaman yok edilmiştir.

Bir diğeri Edessa(Urfa’nın) ‘da dağıtılmış ve imparatoru Valentian esir edilmiştir. (Valerian’ı atının üzerindeki Şapur karşısında dizlerinin üzerine çökmüş durumda gösteren, Pers sanatçılarının kayalara oyarak yaptıkları en azından iki tasvir yaşamaktadır.) Dördüncü orduysa İmparator Julianus’un komutasındaki Ktesiphon’a kadar ilerleyen ve Dicle boyunca güçlükle geri dönen ordudur. Geri çekiliş sırasında imparator ölmüş ve emri altındaki ordunun yarısı yok olmuştur.