Türkler Belgeseli

Bu videoyu izlediğinizde tüyleriniz diken diken olacak.

Türkleri yaratılışından bu yana kısa kısa anlatan etkileyici bir belgesel olmuş.

Belgesel ekibine sonsuz teşekkürler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com


Ve dediler ki bir gün; binlerce yıl aldı senin yolculuğun.
Bir suyun sesi vardı,birde rüzgarın.
Tarihe,tarih denmeden önce !
Ol dendiğinde çamur kıpırdandı,balçığa gün vurdu,ışığa çıkmak istedi canlı.
Suyu emdi,kuru toprağa kök saldı.Güneşi emdi göğe dal saldı.
Balçıkta kalanlar vardı !
Işığı görmek istedi,göz verildi.
Işıktan kaçmak istedi,akıl verildi.
Aklıyla öğündüğü gündü,tarihin başladığı gün.
Aklını yönetenler,o gün bir destan yazdılar.
Türeyiş Destanı dediler adına !

Yazıları,kitapları yoktu;çocuk belleklerine yazdılar destanı.
Ama isimleri vardı.
Diline geleni taşa kazımayı öğrendiğinde tarih,ismini de yazdı !

Dağ eğildi de üzengi oldu asıldık,çeliği pek tutacak suyumuz vardı.
Toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızın,sağrılarında çok bilişli ak kızlarımız,oğlanlarımızla bir oynaştı pusatlarımız.
Yanıbaşımızda er kurumlu evdeşlerimiz,kısraklarımızda bir nakışlı eğerlerimiz,kopuzlarımızda iç çekişli mut yırlarımız…
Yol tuttuk,iz sürdük,yurtlandık.
Destanın başında Oğuz Kağan’dı adımız !
Gün doğumunu sırtlanıp yürüyüverdik, Attila koyduk destanımızın adını.

Bumin ve İstemi Atalarından birlik öğüdü görmüş, Bilge ve Kültigin.
Dirlikmiş,birliğin ödülü.
Ben Tanrı’dan olma,Türk Bilge Hakan !
Sözlerimi iyice işitin !
Önce siz; kardeşlerim,oğullarım,birleşik boyum ve ileride gün doğusuna,güneyde gün ortasına,geride gün batısına,kuzeyde gece ortasına kadar,halkım.
Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.
Kardeşim Kültigin’le ölesiye,yitesiye çalıştım,çabaladım.
Halkı ateş ve su gibi birbirine düşman etmedim.
Çıplak halkı giyimli kıldım,fakir halkı zengin kıldım.
Güçlü devleti olandan,güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım.
Türk Milletini düşmansız kıldım.
Ey Türk Milleti, işit:
Üstteki mavi gök çökmedikçe,alttaki yağız yer delinmedikçe,senin ilini ve töreni kim bozabilir !

Çökmedi mavi gök,delinmedi yağız yer,güneş yaktı toprağı,güneş yaktı suları.
İnsan göğe bakındı,insan yere bakındı…
Tanrı beni unuttu mu ?
Bir lokmaya bin ağız açıldı,bir yuduma ölüyorlardı.
Göç,göç diyen kuşlar uyuyorlarmış,gagaları kanatlarına gömülmüş,tekin.
Gün beğleri oturdu danıştılar.
Bir susuz kara aygırlarına,bir sütü kesik analarına,bir meyve vermez ağaçlarına,
bir kıraç yere bakındılar…
Su isterdiler; Tanrı’nın suyundan bir yudum su.
Bakır bakışlıydı güneş,demir göz alıyordu,çocuğun kirpiğinde toz,kadının saçında beyaz,adamın sakalında güneş sarısı…
Rüzgara tuttular yüzlerini,gözlerini göğe diktiler de öyle yürüdüler.
Taşları yalarken,gökteydi bakışları.
Ala çadırlar azaldı,kor ocaklar azaldı,kara aygırlar düşüp kaldı,kuru bebeler toprak oldu.
Yağmuru bulduklarında,uzun bir yoldan gelmişlerdi.
Uzun bir savaşa durdular.
Yağmurun sahibi vardı,paylaşmıyorlardı !
Ben Satuk Buğra Han !
El aldım Atam Bilge Kül Kadir Han’dan !
Uzun yoldan yağmura geldim,yağmuru düşümde gördüm.
Dudaklarıma serin serin değiverdi,alnımı bir aydınlık okşadı,sordum kimsin ?
Muhammed deyiverdi,şehadetle…
Yağmuru aldım,paylaştım.
Alp’tım, Alperen oldum !
Soyuma el verdim,soyuma Yasa’mı verdim.

Rüzgarla koştu okları,nefesle yetti atları,yandım deyene vardılar,yetiş deyene yettiler…
Bir denizden bir denize,bir nehirden bir nehire at sürerek çoğaldılar.

Selçuk Atam hediyesi,Ertuğrul Babam emaneti,Domaniç yaylağıma gelin,Söğüt kışlağıma gelin.
Meğer ki saraylar kurdunuz,meğer ki şaraplar içtiniz,meğer ki atlaslar giydiniz,kan rengi yüzükler taktınız,altın kabzalar kuşandınız,Anadolu çilesinden…
Ki biz,ki Kağı Beğleri Oğuz’un,Anadolu’nun,
toprak donumuzu giyeriz,demire su verir,çalarız çeliği mermer otağımıza.
Çün biz var idik,çün biz varız !
Ben Ertuğrul oğlu Osman,
Anadolu Beğlerinin Beği Osman !
Hele gelin !

Devlet-i ebedi müddet, sonsuza kadar adalet,sonsuza kadar devlet,sonsuza kadar hürriyet,sonsuza kadar Millet !

Sancağa Hilal’i nakşeden kim ?
Denize karadan yürüyen kim ?
Alevi semadan düşüren kim ?
Çağ açıp,çağ kapayan,Toy kurup Tuğlar diken,
Fethedip İstanbul’u,Osmanlı kılan,
Türk kılan kim ?

Açtığımız kapı,bize muşkulanmıştır.
Kilidi kıran ele kutlular olsun !
O el nerededir ?
O el toplarımızla döğdüğümüz hisarda,hisarın kana boyanmış enkazında,hala sımsıkı tutar kılıcı.
Şehadetler üstüne dudakları,armağan olsun elin sahibine !
Ulubatlı Hasanı veren Anadolu’ya !
Çün İstanbul onundur artık.
Bu kapıdan yürüsün güneşe,bu kapıdan yürüsün geleceğe.
Batı’dan Doğu’ya,Doğu’dan Batı’ya.
İlmimizle geldik,ilmimizle.
İnancımızla geldik,inancımızla.
Kanunumuzla geldik,kanunumuzla,
Adımızla geldik,adımızla yaşayalım !

Atam Oğuz’un oğulları,durup oturmadı.
Güneşi sırtlanıp Batı’ya yürüdüler.
Serin rüzgarı göğüsleyip,Kuzey’e yürüdüler.
Suyun kokusunu alıp,güneye yürüdüler.
Vedalaştıkları yerde,sözcüler bıraktılar.
Tarihe tanık,bekçiler bıraktılar.
Dört yöne tanıklar bıraktık.
Gün geldi,dört yönden kuşatıldık !
Can evimizden vurmaktı niyetleri,asırları hafızamızdan silmekti.
Şah damarında cenge tutuştuk Osmanlı’nın,tırnaklarımızla yırtıyorduk boğazımıza uzanan pençeleri.
Demir parmakları kırıp,suya gömerken,tarihe ;
Mustafa Kemal adını yazdık !

Atlılar,atlılar hiç uyumadılar.
Karakalpaklarını alınlarına düşürdüler,yolun sonuna baktılar,gördüler !
Arkadaşlarını yol üstünde bir ağacın yamacına,kardeşlerini buz tutmuş siperlerde,çocuklarını öfke yutmuş düşman elinde,analarını iki elleri Tanrı’ya açılmış bıraktılar,babalarıyla zaten cephede helalleşdilerdi !
Hiç ağlamadılar,hiç uyumadılar !
Bir soğuktan gözleri yaşardı,birde alevli güneşten.
And içmişlerdi,titrek elleriyle Sevr’e gidip,kelle kurtarmak için imza atanlara,zavallı canı için Ata Yurdu’nu İngiliz’e,Yunan’a,Fransız’a,İtalyan’a peşkeş çekenlere,utanmadan dönüp gelenlere,hesap sormaya…
And İçmişlerdi !
Rütbelerini İstanbul’da bıraktılar,artık Mustafa Kemal’in ordusuydular.
Türk’ün ordusuydular !
Değilmi ki son kurşunu kuşaklarına sokup,kurşunu yoksa yabasını sırtlayıp,orağını-tırpanını bileyip,Kuvva oldular,artık
halkın ordusuydular !
Ankara‘nın ordusuydular.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordusuydular.
Rütbelerini,Başkomutan’dan aldılar !

Ve dedilerki bir gün,dönüp geriye baktığında meçhul gölgeler görmeyeceksin !
Yol yürünmüş,ayak izlerin kalmıştır.
Kurd’un gölgesi Batı’ya uzandığında,ayağında zincir yüklü soydaşımı anlattım oğluma.
Diline pranga vurulmuş ozanların türküsü için hayır diledim.
Manas’ı çığırırken niye ağlıyorlar anlattım,gücüm yettiğince !
Ergenekon niye yasak,bir bir anlattım oralarda…
Başkomutanın özgürlük aşkıyla hatırladım,Ata topraklarımı !
Toprak,Kızıl Elma’ya uyandığında,dile gelip konuştu:
Bir ağaca öz su verdim dedi,dallarına sızdırdım,sızan özün kokusundan tanışasınız diye !
Binlerce yıllık birlikte,birkaç günlük ayrılık nedir ki ?
Bir ağacın yaprağı sararıp dökülsede,dibine düşer.
Bir ağacın yapraklarıyız biz,yazı-kışı birlikte yaşadık,birlikte yaşarız !

Ve dediler ki köşe başlarındaki pusular,güneş altındadır.
Yol arkadaşlarından geride kalanlarda olacak,
hala ayaklarına dolananlarda !

Batı’ya çıkan yolu,yürüyüp gelen sensin.
Kuzeyde üşüyen,güneyde terleyen sensin.
Doğu’dan yürüyüp gelen de sen değil miydin ?
Geldiğin yolda,senin için işaretler var !
Şimdi daha hızlı yürümelisin !
Yorulana bakıp,üzülme !
Yoluna çıkana bakıp,umudunu yitirme !
Bu güne kadar herşey yazıldı,şimdi sen yazıyorsun,
Tarihi en büyük Türk’le, Atatürk’le yazıyorsun

Ve dedi ki:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir..!”

Mahşerin Dört Atlısı

Sitemizin adı tarihten notlar, içerik olarak buna uygun yazılar yazmam gerektiğini çok iyi biliyorum. Ancak şunu da ifade etmeliyim. Tarihin sadece 5-6.000 yıla sığdırılamayacağı inancını taşıyorum. Tarih öncesi olarak adlandırılan dönem de kısa bir zaman dilimini kapsamaktadır. Arkeologların bulguları tarihi biraz daha uzun zamana yaymaktadır ama benim için bu da yeterli değildir. Bana göre tarih ya da tarih demeyelim varoluş, herşeyin açıklamasını yapabilmelidir. Bilim dalları ayrı ayrı inceleme alanlarındadırlar. Tarihçi, ayrı çalışır, arkeolog ayrı, astronom ayrı, fizikçi vs. ayrı. Bu da bilimin kaçınılmazıdır. Yani her bölüm kendi alanında çalışmalıdır. Bilimsel çalışmalar hiç bir zaman elde ettiği bulguların dışına çıkmaz. Somut deliler olmaksızın da herhangi bir açıklama yapmaz. Bir deneyin aynı yerde aynı sonucu bir kaç kez verip vermediğine bakar. Din adamları ise kitapta yazanların dışına çıkmaya çekinirler. Tamamen dogmatiktirler. Herşey değişir ama Allah’ın vahyi asla değişmez onlara göre. İncil’de yazmamasına rağmen 1000 yıl boyunca insanları dünyanın tepsi şeklinde ve öküzün boynuzunda olduğuna öküzün başını sallayınca dünyada depremler olduğuna inandırmışlardır. Ama bilim kilisenin kapısına bu öğrettiklerinin düzmece olduğunu yapıştırmıştır. Eski çağlarda bilim adamları da öyle önyargılıydı ki, Yunan düşünürü Demokritos (İ.Ö. 460-350), maddenin bölünemeyecek en küçük parçasını düşünmüş ve buna Yunanca bölünemez anlamına gelen atoma adını vermiştir. Ama günümüzde biliyoruz ki değil atom, onun nötron, proton ve elektronlarının bile parçalanabidiği bilinmektedir.

Ben yazılarımda ne bilime karşı ne de din adamlarına karşı bir tutum sergileyeceğim. Benim mücadelem dogmatizme karşıdır. Aynı zamanda da önyargıya… Amacım araştırmalarımın sonucunu herkesle paylaşmaktır. Konu başlıkılarımı seçerken bir kural doğrultusunda haraket etmeyi düşündüm. Bu kural da ” Başlangıç ve Son” olarak özetlenebilir. Bundan kastım. Evrenin varoluşu ya da yaratılışı ile evrenin sonu… İlk yazım ( Yecüc ve Mecüc Türklerdir ) son ile ilgiliydi, ikincisi ise ( Yaratılış Ya Da Varoluş ) ilk ile ilgili. Bu yazımda son günlerde ortaya çıkacak olan Mahşerin dört atlısını ele alacağım. İlk yazımda da kıyamettten önce ortaya çıkacak olan Yecüc ve Mecüc hakkında bilgi vermeye çalışmıştım. Ben araştırmalarımı önyargılardan uzak, her kaynağı araştırarak yapmaktayım. Dogmatik görüşlerden kurtulamayanlar elbette beni yadırgayacaklardır. Bunu da gayet doğal karşılıyorum.

Mahşerin Dört Atlısı, İncil’de adları geçen, kıyamet gününde ortaya çıkacaklarına inanılan 4 sembolik atlıdır. İncil’in vahiy bölümü de zaten sembolik anlatımlardan ibarettir. 4 İncil’den birinin yazarı olan Yuhanna‘nın Patmos Adası’nda gördüğü bir rüyetten çıkmıştır. Şimdi İncil’in Vahiy bölümüne biz göz atalım.

Vahiy 1. bölüm

Var olan, var olmuş ve gelecek olan, Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı, ‹‹Alfa ve Omega Ben’im›› diyor. İsa’ya ait biri olarak sıkıntıda, tanrısal egemenlikte ve sabırda ortağınız ve kardeşiniz olan ben Yuhanna, Tanrı’nın sözü ve İsa’ya tanıklık uğruna Patmos denilen adada bulunuyordum. Rab’bin gününde Ruh’un etkisinde kalarak arkamda borazan sesine benzer yüksek bir ses işittim. Ses, ‹‹Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye, yani Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfya ve Laodikya’ya gönder›› dedi. Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, insanoğluna benzer birini gördüm. Başı, saçı ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyazdı. Gözleri alev alev yanan ateşti sanki. Ayakları, ocakta kor haline gelmiş parlak tunca benziyordu. Sesi, gürül gürül akan suların sesi gibiydi. Sağ elinde yedi yıldız vardı. Ağzından iki ağızlı keskin bir kılıç uzanıyordu. Yüzü bütün gücüyle parlayan güneş gibiydi. O’nu görünce, ölü gibi ayaklarının dibine yığıldım. O ise sağ elini üzerime koyup şöyle dedi: ‹‹Korkma! İlk ve son Ben’im. Diri Olan Ben’im. Ölmüştüm, ama işte sonsuzluklar boyunca diriyim. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir. Bunun için gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yaz.

(Dikkat edilirse İncil’de sözü edilen 7 kilisenin yedisi de Anadolu’dadır.) Yuhanna’nın vahyinden aldığımız bu kısa bilgiden sonra Mahşerin dört atlısıyla ilgili ayetlere bir giriş yapalım.

Mahşerin dört atlısı ve alametler

Mahşerin dört atlısının İsa’nın yeryüzüne tekrar gelişini gösteren alametlerle ilgisi vardır. Bu kısa bir dönemi kapsar. Bu dönemde neler olacağını İncil bize haber vermektedir.

Luka 21. bölüm:

Onlar da:

Peki, öğretmenimiz, bu dediklerin ne zaman olacak? Bunların gerçekleşmek üzere olduğunu gösteren belirti ne olacak? diye sordular.

İsa:

Sakın sizi saptırmasınlar dedi. Birçokları, Ben O’yum ve Zaman yaklaştı diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin. Savaş ve isyan haberleri duyunca telaşlanmayın. Önce bunların olması gerek, ama son hemen gelmeyecek.

Sonra onlara şöyle dedi:

Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak. Şiddetli depremler, yer yer kıtlıklar ve salgın hastalıklar, korkunç olaylar ve gökte olağanüstü belirtiler olacak. Dünyanın üzerine gelecek felaketleri bekleyen insanlar korkudan bayılacak. Çünkü göksel güçler sarsılacak. O zaman İnsanoğlu’nun bulut içinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler. Bu olaylar gerçekleşmeye başlayınca doğrulun ve başlarınızı kaldırın. Çünkü kurtuluşunuz yakın demektir.

İsa onlara şu benzetmeyi anlattı:

İncir ağacına ya da herhangi bir ağaca bakın. Bunların yapraklandığını gördüğünüz zaman yaz mevsiminin yakın olduğunu kendiliğinizden anlarsınız. Aynı şekilde, bu olayların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki, Tanrı’nın Egemenliği yakındır. Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan, bu kuşak ortadan kalkmayacak.

Vahiy 6. bölüm

Birinci at ve binicisi: Kral olan İsa’yı temsil eder.

Sonra Kuzu’nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.

İkinci at ve binicisi: Savaşları temsil eder.

Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. O zaman kızıl renkte başka bir at çıktı ortaya. Binicisine dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verildi.

Üçüncü at ve binicisi: Kıtlıkları temsil eder:

Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın ‹‹Gel!›› dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Binicisinin elinde bir terazi vardı. Dört yaratığın ortasında sanki bir sesin şöyle dediğini işittim: ‹‹Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!››

Dördüncü at ve binicisi:

Ölümü temsil eder. Bu ölüm savaşlarla, açlıkla, salgın hastalıklarla ve yabanıl hayvanlarla gelir.
Kuzu dördüncü mührü açınca, ‹‹Gel!›› diyen dördüncü yaratığın sesini işittim. Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Binicisinin adı Ölüm’dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, salgın hastalıkla, yeryüzünün yabanıl hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.

Dört atlı ve simgeleri:

At Atların Simgesi Binici Güç Binici Simgesi
Beyaz Kutsallığı Yay taşır, taç takar Savaşır ve yener İsa’nın kral olarak hazır bulunuşu
Kırmızı Dökülen kanların rengini Kılıç taşır Savaş getirir. Savaşlar ve çatışmalar
Siyah Ölüme yakınlığı Terazi taşır Kıtlık, açlık, yoksulluk Kıtlık, açlık, yoksulluk
Soluk Ölümün soğuk yüzü, çürüme Ölüm Salgın hastalık ve can güvensizliği Ölüm, öldürülme, vakitsiz ölümler

2.Timoteos 3

Şunu bil ki, son günlerde çetin anlar olacaktır. İnsanlar kendilerini seven, para düşkünü, övüngen, kibirli, küfürbaz, anne baba sözü dinlemez, nankör, kutsallıktan ve sevgiden yoksun, uzlaşmaz, iftiracı, özünü denetleyemeyen, azgın, iyilik düşmanı olacaklar. Hain, aceleci, kendini beğenmiş, Tanrı’dan çok eğlenceyi seven, Tanrı yolundaymış gibi görünüp bu yolun gücünü inkâr edenler olacaklar. Böylelerinden uzak dur… Ama kötüler ve sahtekârlar, aldatarak ve aldanarak gittikçe daha beter olacaklar.
Birinci at ve biniciyi izleyen diğer üç at ve binicileri yeryüzünde felaket niteliğinde olaylara yol açarlar. Bunun nedeni gökte kral konumuna gelen İsa’nın kendi melekleriyle birlikte Şeytan ve onun meleklerini – cinleri – gökten yere atmalarıdır.

Vahiy 12. bölüm:

Gökte savaş oldu. Mikail’le melekleri ejderhayla savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu, ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. Büyük ejderha -İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan- melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. Bundan sonra gökte yüksek bir sesin şöyle dediğini duydum:

Tanrımız’ın kurtarışı, gücü, egemenliği Ve Mesih’inin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, Onları Tanrımız’ın önünde gece gündüz suçlayan Aşağı atıldı. Kardeşlerimiz Kuzu’nun kanıyla Ve ettikleri tanıklık bildirisiyle Onu yendiler. Ölümü göze alacak kadar vazgeçmişlerdi can sevgisinden. Bunun için, ey gökler ve orada yaşayanlar, Sevinin! Vay halinize, yer ve deniz! Çünkü İblis zamanının az olduğunu bilerek Büyük bir öfkeyle üzerinize indi.

Vahiy bölümüne göre gökteki konumlarını yitiren Şeytan ve kendi melekleri artık fazla zamanlarının kalmadığını bilmektedirler ve büyük bir öfke içinde oldukları söylenmektedir.

Vay halinize, yer ve deniz! Çünkü İblis zamanının az olduğunu bilerek Büyük bir öfkeyle üzerinize indi. Sözleri bunu anlatır.
Bunun yeryüzü ve üzerinde yaşayanlar için hiç iyi bir yönü yoktur. Şeytan ve cinlerinin etkilerini simgesel olarak anlatan atlar ve binicileri etkilerini bütün dünyaya göstermeye başlarlar. Ancak bu üç at ve binicisinin atlarını sürmeleri kısa bir dönem için olacaktır. “İblis zamanının az olduğunu bilerek…” ifadesi ve Matta 24. bölümde geçen “‹‹İncir ağacından ders alın! Dalları filizlenip yaprakları sürünce, yaz mevsiminin yakın olduğunu anlarsınız. Aynı şekilde, bütün bunların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki, İnsanoğlu yakındır, kapıdadır. Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan bu kuşak ortadan kalkmayacak.” sözleri bu dönemin çok uzun sürmeyeceğini ve İsa’nın asıl Armagedon’daki yargılama için gelişini işaretleyecektir.

Luka incilinde geçen “Çünkü göksel güçler sarsılacak.” ve Yeşaya 24. bölümde geçen “O gün RAB yukarıda, gökteki güçleri ve aşağıda, yeryüzündeki kralları cezalandıracak” sözleri büyük sıkıntı ve Armagedon’da gerçekleşecektir. Bu olayın benzeri Tevrat’ın Yeşaya bölümünde de anlatılmıştır.

Yeşaya 24

Ey dünyada yaşayanlar, Önünüzde dehşet, çukur ve tuzak var. Dehşet haberinden kaçan çukura düşecek, Çukurdan çıkan tuzağa yakalanacak. Göklerin kapakları açılacak, Dünyanın temelleri sarsılacak. Yeryüzü büsbütün çatlayıp yarılacak, Sarsıldıkça sarsılacak. Dünya sarhoş gibi yalpalayacak, Bir kulübe gibi sallanacak, İsyanlarının ağırlığı altında çökecek Ve bir daha kalkamayacak. O gün RAB yukarıda, gökteki güçleri Ve aşağıda, yeryüzündeki kralları cezalandıracak. Zindana tıkılan tutsaklar gibi Cezaevine kapatılacak Ve uzun süre sonra cezalandırılacaklar.

Vahiy 20

Sonra bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz derinliklerin anahtarı ve büyük bir zincir vardı. Melek ejderhayı -İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı- yakalayıp bin yıl için bağladı. Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor.

Sefanya 1

RAB’bin büyük günü yaklaştı, Yaklaştı ve çabucak geliyor. Dinleyin, RAB’bin gününde En yiğit asker bile acı acı feryat edecek. Öfke günü o gün! Acı ve sıkıntı, Yıkım ve felaket, Zifiri karanlık bir gün olacak, Bulutlu, koyu karanlık bir gün. Surlu kentlere, köşelerdeki yüksek kulelere karşı Savaş borularının çalındığı, Savaş naralarının atıldığı gündür. RAB diyor ki:

İnsanları öyle bir felakete uğratacağım ki, Körler gibi, nereye gittiklerini göremeyecekler. Çünkü bana karşı günah işlediler. Su gibi akacak kanları, Bedenleri yerde çürüyecek.

RAB’bin öfke gününde, Altınları da gümüşleri de Onları kurtaramayacak. RAB’bin kıskançlık ateşi bütün ülkeyi yakıp yok edecek. RAB ülkede yaşayanların hepsini korkunç bir sona uğratacak.

Mahşerin dört atlısı İncil’in Vahiy bölümünde geçen ve sonla ilgili olayları içeren bütün bir anlatımın bir parçasıdır. Ancak bu “son” yeryüzünün sonu değildir.

Şimdiye kadar ele aldığımız konuları toparlarsak şu anlaşılmaktadır. Dünya 4 büyük İmparatorluğa (Birliğe) tanık olacaktır. Şimdiden varmış gibi görünen; Çin, Rusya, AB ve ABD Birlikleri, Türk birliğinin kurulmasıyla çatırdayacak ve yeni dünya dengeleri kurulacaktır. Bu yeni oluşum da 4 temel dil grubunu oluşturan; Hint-Avrupa, Hami-Sami, Ural-Altay ve Tibet- Çin dil aileleri tarafından gerçekleşecektir. Bu dil ailelerinin dinsel temeline de bir göz atalım. Hint-Avrupa ( Katoliklik, Ortodoksluk, Sünni Müslümanlık, Hinduizm.), Hami-Sami (Yahudilik, Protestanlık, Sünni Müslümanlık) Ural Altay ( Laik Müslümanlık, Şamanizm, Felsefi dinler) Tibet-Çin ( Ateizm, Budizm )

Mahşerin dört atlısında adı geçen 4 renk atın da hangi ulusları temsil ettiği anlaşılmıştır sanırız. İlk atlı elinde yedi yıldız bulundurmaktadır. Bu yedi yıldız yedi bağımsız, laik, demokratik Türk devletini simgelemektedir. Dünya barışını sağlayacak olan bu yedi devlet Türk Birliği’ni oluşturduğu zaman dünya dengeleri değişecek ve bu birlik dünya barışını sağlayıp, uzun süreli huzur ortamını sağlayacaktır.
Yazımı aynı dönemlerde yaşamış iki dahininn sözleriyle tamamlamak istiyorum. Bunlardan biri bilim adamı. Sadece çağının değil tüm zamanların dahi bilim adamı Albert Einstein. Dünyanın geleceği durumu nasıl da önceden görebilmiş. “Üçüncü dünya savaşı çıkar mı?” diye sorulduğunda Einstein; “Onu bilemem de çıkarsa dördüncüsünü taş ve sopalarla yapacağımız kesin” demiş… Bütün dünyanın en büyük lider diye tanımladığı büyük önder Mustafa Kemal Atatürk sanki dünyanın geleceği durumu görmüş gibi sarfettiği şu veciz sözlerle tamamlamak istiyorum.

“Ben herşeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.” (Atatürk’ün Sofrası, İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, 1975, s. 138-143)

Araştırmacı yazar:
Ahmet Hüseyin DAMARLI

Oradan Böyle Geçilir!

İngilizler Çanakkale’de Anafartalar Grubu’nu mağlup edip de cepheyi sökemeyince, yeni bir harekete giriştiler, bu cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe’yi tutmak lazımdı; halbuki oraya giden tek bir dar yol savaş gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu. Her an gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyor, ölüm saçıyordu. Bir insanın değil, bir kuşun bile geçmesine imkan görülemiyordu. Kireç Tepe’yi tutmak emrini alan Türk subay ve askerleri tereddüt içindeydiler; fırsat gözetiyorlardır. Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu.

Mustafa Kemal bu hali görünce siperlere koştu, askerlerin arasına karıştı ve sordu:

-Niçin geçmiyorsunuz?

İçlerinden biri cevap verdi:

-Düşman ölüm saçıyor, geçilemez!

Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden:

-Oradan böyle geçilir! Dedi ve ileri fırladı.

Mehmetçik artık durur mu? O da kumandanının arkasından ileri atıldı. Toz,duman,alev ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar, tepeyi tuttular.

Yani diyeceğim o ki, Lider Olmak için cesur ve kararlı olmak gerekir!! Tıpkı ulu önder gibi..

Zaten Ata’mıza ne derler? “Sarı Zeybek”

-Peki zeybek yemininde ne derler?

-Efe: İnsan dünyaya niçin gelir?

Kızanlar: Ölmek için!

Efe: Doğupta ölmekten kuşkulanan bebeler, dertlenip hortlamaya….

Daha söze gerek var mı?

Sevgiler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Atatürk ile İtalyan Sefiri

Merhaba .Bundan sonra sizlere ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ten de anılar anlatarak onun düşünce yapısını daha iyi anlaşılmasına vesile olmaya çalışacağım.

Her zaman söylediğim bir şey vardır ki eğer Atatürk’ü öğrenmek istiyorsanız onun tarlada karga kovaladığını değil, kaç yılında ne yaptığını değil onun düşüncelerini, anılarını, karakterini, amaçlarını, ideallerini öğreniniz. İşte o zaman Atatürk’ü tanımış olursunuz. Zaten Atatürk’ünde söylediği bu değimlidir?

Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir (yeterlidir).

M.K.Atatürk

İtalya’nın Akdeniz vilayetlerimize göz diktiği sıralardaydı. İtalyan Sefiri, Atatürk’ün huzurunda, Mussolini’nin bazı iddialarını söylemek cesaretini göstermişti.

Atatürk bir müddet dinledikten sonra:

-Birkaç dakika sonra konuşalım… diyerek öbür odaya geçmiş, tekrar döndüğü zaman, “Harp sahnelerinde harikalar yaratan Başkumandan” olarak, askeri elbiselerini giymiş bulunuyordu.

-Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sefir hazretleri dedi.

Sefirin ne hale geldiğini lüzum yok… Rengi atmıştı.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Nutuk’un Gizli Şifresi

Merhabalar. Bu sefer konumuz ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk. Hakkında her türlü görüş bildirilmiş ancak düşmanlarının bile önünde düğme iliklediği yüce insan.. Atatürk öyle bir liderdi ki onu istediğiniz her yönden ele alabilirsiniz. İşte belki de günümüzde Atatürk’ü sadece belli bir kısmından inceleyip kendi görüşüne entegre etmeye çalışanların sebebi budur.

Dediğim gibi Atatürk her yönden ele alınabilecek bir insandır. Yüce bir insandır. İyi ama bir insan nasıl olur da tüm tarihe adını bu kadar ihtişamlı kazıyabilir, her konuda nasıl bu kadar deha olabilir? Şöyle söyleyeyim,  Atatürk hakkında sohbet ettiğim bir reiki master aynı zamanda spiritüel konularda bilgili birisi bana onun seçilmiş bir insan olduğunu söylemişti. Agarta soyundan geldiği (Agarta, Kayıp Kıta Mu’da bir ailedir. Atatürk’ün Mu kıtasını araştırması ne kadar da tesadüftür!). İnşallah o kardeşimizde bu yazıyı okursa aşağıya ayrıntılı bir açıklama yazar ama esas bahsetmek istediğim bu değil. Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk” eserindeki bilimsel olarak ispatlanmış bir şey..

Beyin cerrahı Dr. Muammer Yüksel ile biyofizik uzmanı Dr. Erhan Kızıltan, bir bilimsel araştırma için bir araya gelip çalışmaya baslar.
Bu araştırma için gerekli olan bilgisayar programı Dr. Erhan Kızıltan yazar.

Programın çalışıp çalışmadığını denemek için o sırada bilgisayarda tam metni hazır olarak bulunan Atatürk’ün 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında CHP kongresinde okuduğu Büyük Nutuk’unu programa koyarlar. Bir süre sonra, program Nutuk’un içinde her kelimenin kaçar kez tekrarlandığını ortaya çıkarır. İki bilim adamı,  ilk olarak Nutuk’ta 19’ar kez tekrarlanan kelimeleri ilk kullanım sıralarına göre bir araya getirerek bir metin ortaya çıkarırlar.

19 rakamı Atatürk’ün hayatında önemli bir yer tutmaktadır.

ÇÜNKÜ:

  • Atatürk, 19.yüzyılın bitmesine 19 yıl kala 1881 de doğdu. (1881, 19’un 99 katıdır.)
  • 1881, Rumi takvime göre 1297’ye denk gelir. (1+2+9+7=19
  • Selanik’te doğdu. Selanik sözcüğünün ”ebced” hesabıyla (Arapçada her harfin sayısal bir değeri olduğunu belirten hesap) değeri 171’dır. (171, 19’un 19 katıdır.)
  • Nüfus kütüğünde sıra numarası 19’dur.
  • Nüfus Cüzdan numarası 999814’tü. (Bu sayı 19’un 52’306 katıdır.)
  • İstanbul Harp Okulu’na 1900’de kayıt oldu. (1900,19’un 100 katıdır). Bu sırada yaşı 19’du.
  • Harp Akademi’sine 57. ekşi devre olarak girmiştir. (57, 19’un 3 katıdır.)
  • Atatürk Harp Okulunu 20’nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancıydı. Bu nedenle mezun olan 19’uncu subay oldu.
  • Yüzbaşı olarak orduya katılış sırası 38’di. (19’un iki katıdır.)
  • Çanakkale Savaşları’nın zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynayan 19.uncu tümeni kurdu.
  • 19 Mayıs 1915′ de albay oldu.
  • Komutanı olduğu alayın numarası da 38′ di. (19’un 2 katıdır.)
  • Komutanı olduğu bir başka alayın numarası 57 idi. (19’un 3 katıdır.)
  • 19 Mart 1916’da tuğgeneral oldu.
  • 19 Aralık 1904’de Yıldız Sarayı’na çağrıldı.
  • 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savasını başlattı. O zaman 38 yaşındaydı. (Yani 19’un 2 katı)
  • Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma vapurunun 19 yolcusu vardı.
  • Samsun’da 19 gün kaldı.
  • 4 Temmuz 1919’da Erzurum’a gitti.19 gün sonra 23 Temmuz’da ErzurumKongre’sini topladı.
  • 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden 114 gün sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gitti. (19’un 6 katıdır.)
  • Mili Mücadele’ye başlanması için komutanlarıyla yaptığı konuşmanın tarihi 19 Kasım 1919’du.
  • TBMM’nin kurulmasına 19 Mart 1920’de karar verdi.
  • 19 Eylül 1921’de mareşallik ve gazilik unvanı aldı.
  • Gençliğe Hitabe’de 19 cümle vardır.
  • Mustafa Kemal Atatürk adında 19 harf var.
  • 10 Kasım 1938’de öldü. (1938, 19’un 102 katıdır.)
  • 57 yıl yasadı. (19’un 3 katidir.)
  • Yaşının ilk 19 yılında askerliğe hazırlandı. İkinci 19 yılında asker olarak hizmet verdi. Üçüncü 19 yılında ise ülkenin kurtarıcısı ve devlet başkanı olarak görev yaptı.
  • Öldüğünde yatağının altında bulunan otomatik silahta 19 mermi vardı.
  • Cenaze namazı 19 Kasım 1938’de Dolmabahçe Camii’nde kılındı.
  • Atatürk’ün ölümü üzerine silah arkadaşı İsmet İnönü’nün Türk Milletine yazdığı beyanname 19 cümledir.
  • Cenazesinde çalınan Chopin’in cenaze marsının numarası 19′ dur. Bu marsta 19 nota vardır.
  • Miras olarak 19.000 lira bırakmıştır. (Yani 19’un 1000 katı)
  • ”Ne mutlu Türküm Diyene” cümlesi 19 harftir.
  • ”İstikbal Göklerdedir” cümlesi de 19 harftir.
  • İstanbul Akaretler ‘de kaldığı evin numarası 19’dur.

İste bu nedenle, NUTUK’da 19’ar kez tekrarlanan kelimelerden bir metin oluşturan Dr. Muammer Yüksel ile Dr. Erhan Kızıltan, Osmanlıca sözcükleri günümüz Türkçesine çevirir bazı eksik cümleleri, anlamını bozmayacak şekilde tamamlar. Sonuçta ortaya su şaşırtıcı metin çıkar:

”TÜM SEÇKİN TEMSİLCİLER’, MİLLETE HİZMET ETMEK YERİNE, GÖREVLERİNİ YERİNE GETİRMEMEKTEDİRLER. BUNLARIN KANUNLARA BİLFİİL UYMALARI GEREKTİĞİNİ BELİRTİNİZ. ŞUNU SÖYLEYİNİZ: YAKIN ZAMANA KADAR MEVCUT FAALİYETLERİ BAŞKA GÖZLE GÖRMEYE ÇABALAYANLAR ARTIK DURUMUN FARKINA VARMIŞLARDIR. KUMANDANLARIN (ASKERLER VE YÖNETİCİLER) HİZMET ETMELERİNE SİZ ENGEL OLUYORSUNUZ. OLAYLARI TAM OLARAK DÜŞÜNEN HER KİŞİ BUNUN NEDENİNİN, HÜKÜMET OLDUĞUNU GÖRÜR. TÜM BAŞKANLIK SİSTEMİ BİZCE SUİSTİMAL EDİLMEKTEDİR. TOPLANACAK TARAFLAR SAYICA AZ OLSA BİLE AZAMİ SAYIDAKİ DÜŞMANIN KARŞIŞINDA DURMALIDIR. BU ÇAGRIYI YAPMASI GEREKEN YÜZBAŞILARDIR. BÜYÜK ŞEREFLİ CEPHE DÜŞÜNÜLMELİDİR.”

Bu metin 2 bilim adamını çok şaşırtır. Çünkü günümüz Türkiye’si ile ilgili ipuçları vermektedir. Bir başka deyişle Atatürk, 100 yıl önceden Türkiye’de olup bitecekleri görmüş gibidir. Dr. Muammer Yüksel ve Dr. Erhan Kızıltan araştırmaları sırasında 19’ar kez tekrarlanan (Türkçe?) sözcükler de bulur. Bu sözcüklerle oluşturdukları metin ise Türkiye’deki bölücülük hareketinin ne aşamaya geleceğini 100 yıl önceden gösterir gibidir.

”MAKSADIN ANLAŞILIYORDU. TARİHİ VİLAYETİN AHALİSİNİ BÖLÜP DİYARBAKIR KÜRT DEVLETİ’NİN KURULMASINA YOL AÇMAK. MEMLEKETİN İÇİNDE BULUNDUğU DURUM KESİNLİKLE BiRiSiNiN DURUMA MÜDAHALE ETMESiNi GEREKTİRCEKTİR. İÇİNDE BULUNULAN SOMUTSUZ KOŞULLAR GEREĞİNCE BAGIMSIZ GRUPLAR HAREKETE GEÇECEKTİR. YİRMİ VAKİT SONRASINDA BU DEGERLENDİRMEYİ KİM YAPACAK VE EYLEME GEÇECEKTİR.”

Bu metinde yer alan ”YİRMİ VAKİT” ifadesini ilgi çekici bulan iki bilim adamı bir araştırma yapar. Vardıkları sonuç şaşırtıcıdır. Güneydoğu ‘da bir Kürt devleti kurmak için yola çıkan Abdullah Öcalan PKK’yı 1978’de kurmuştur. Öcalan 1999’da yakalanmıştır. Bir başka deyişle eylemlere başladığı yıl ile yakalandığı yıl arasında 21 sene vardır. Bu da Atatürk’ün ”YİRMİ VAKİT” deyimine uygun bir zamandır. İki bilim adamının yorumuna göre bu 20 vakit dolmuştur. Ve ülkenin bölünmesini engellemek için eyleme geçilmesi zamanı gelmiştir. Nutuk ‘u iki bölüm halinde kitaplaştırıldığını göze alan Dr. Muammer Yüksel ile Dr. Erhan Kızıltan, kitabin ‘belgeler’ bölümünde de 19’ar kez geçen sözcükleri arayıp bulur ve yeni bir metin ortaya çıkarır.

”DÜŞÜNDÜKLERİNİ AÇIKÇA SÖYLEYEN PEK ÇOK KİŞİNİN ORTAK FİKRİ; HÜKÜMETİN BUGÜN DÜNYAYA YAKIN DURMASININ ASIL NEDENİNİN, SEÇİMLE KENDİLERİNE VERİLEN GÜCÜ KULLANARAK, SİSTEME RESMEN AYKIRI FİKİRLERİ UYGULAMAYA CALIŞMASIDIR. GERCEK YÜZÜ BELLİ OLMAYAN AZINLIKTA OLAN YÖNETİM MERKEZİ<, GERCEK YÖNETİMİN, ANKARA’NIN DİKKATINİ ÇEKMEK ZORUNDADIR. RÜŞVETÇİ VALİLERİN (YÖNETİCİLER) CUMHURİYET İLKELERİ YERİNE<, KENDİ ÇIKARLARINA YÖNELMELERİ MÜDAHALEYİ GEREKTİRİR.”

Dr. Muammer Yüksel ile Dr. Erhan Kızıltan bu son metni günümüz Türkiye’sini anlattığını düşünüyor. İki bilim adamı bu çalışmayı kitap haline getirdi. Kitap’tan çıkan ve ”NUTUK’DAKİ GİZLİ HİTABE” adını taşıyan kitabın önümüzdeki günlerde epey tartışma yaratacağı ortada. Çünkü kitapta Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin hangi anlama geldiği ve hitabedeki uyarıların hangi zaman diliminde geçerli olacağı da yine 19 formülü ile açıklanıyor.

Sonuç olarak;

ZAMANININ İLERİSİNDEKİ ADAM OLARAK NİTELENEN ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN 100 YIL ÖNCE YAZDIĞI NUTUK, GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUMU ÇOK NET OLARAK ORTAYA KOYUYOR.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Türk Kültürü Üzerine Bir Anı

Geçtiğimiz senelerde Niğde’nin Bor ilçesinde ki şu ana kadar varlığını bilmediğim(!) teyze ve teyze çocuklarını ziyarete gitmiştim. Baktım ki gözleri çekik. Çekik gözlülere karşı hep sempatim olmuştur.Sohbet ettikçe bizim eniştenin Kazak Türk’ü olduğunu öğrendim. İçeri girdiğimizde küçük kardeşim şaşkın gözlerle etrafa bakıyordu. Çünkü oturacak bir yer yoktu, herkes yerde oturuyordu! Sanırım bağdaş kurmak Avrupa’da da Türk oturuşu denilen oturuş bundan geliyor olmalı.

Yerde güzel işlemeleri olan minderler, yastıklar,duvarlarda kilimler,hepsi el yapımı. Gayet sıcak bir ortam..
Evin bir köşesinde küçük bir sofra bezi ve üzerinde sini… Üzerinde çeşitli kendi kültürlerimize öz(!) kuruyemişler. Tatları o kadar güzel ki… Birde çayları vardı; Sütlü çay.

Oturuyorsunuz evin hanım kızı büyük bir zarafet ve hanımefendilik içerisinde çayınızı getiriyor. Zarif hareketlerle çayı döküyor. (!)Bardağa da değil, Türk motifleriyle bezenmiş harika kaselere.. Ve siz o muhteşem tada varırken bir yandan da sinideki yemişlerle katık ediyorsunuz..
Çay döküldükten sonra bir köşeye geçip iki dizinin üzerine yere oturup ellerini dizlerine koyuyorlar(!)İnsan “bu ne güzel bir terbiye” demekten kendini alamıyor doğrusu..

Kazakça konuşuyorlar. Bakmayın kazakça dediğime. Bildiğimiz Türkçe yahu.(!)Biraz dikkatle ne konuştuklarını rahatlıkla anlayabiliyorsunuz.. Dilimizde bir yani(!)

O sıcak ortamda bulunduğunuzda kendinizi eski Türk çadırlarında hissediyorsunuz. Türk’lüğün farkına iliklerinize kadar bir kez daha hissediyorsunuz. Çadır demişken, birde çeşitli yerlerde çadırları var. Duvarlarda postlar,yerlerde yine aynı güzellikte minderler,sazlar çalgılar silahlar. Çadır duvardan değil bildiğimiz keçeden. Oraya girince insan daha da bir hoş oluyor. Sanıyorsunuz ki “ben eski tarihlere gittim, Ata’larımla birlikteyim”.

Ve daha anlatmaya sığdıramayacağım bir çok ayrıntı bir çok duygu. İnsan konuşuyor kendi kendine:

-Ne kadarda güzel korumuşlar geleneklerimizi. Helal olsun! Türk’ün atasını daha başka nasıl hissedebilirim ki? Bu gelenekler bizim! Bu konuşmalar,sininin üzerindeki motifler, duvardaki post, kasedeki koku, evin köşesindeki reis benim, tüm bunlar bizim! Bizim atamızın! Bunlara sahip çıkmalıyız! Bunları çocuklarımıza öğretmeliyiz! Egemen güçlerin yobazlaştırma çabalarından uzaklaştırıp kendi köklerine inmelerini sağlamalıyız! Sokaklarda “emo” gençler değil, zarif hanımkızlarımız,efendi beylerimiz yürümeli! Tüm bunlar Türk’lüğün temeli! Temelimize sahip çıkmalıyız! Bunu diğer Türk milletleriyle iletişimi koparmayarak, onlara yakınlaşarak yapmalıyız! Türk Birliği’ni kurup asil milletimizin kültürünü, geleneğini,tarihini,dilini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmeliyiz!

Gelmiş geçmiş en büyük Türk’lerden ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk” hakkında söylediği birkaç sözle yazıma son veriyor herkese teşekkür ediyorum.

-Dünya üzerinde Türk’ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir.
-Hayattaki yegâne üstünlüğüm Türk doğmaktır.
-Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz.
-Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.
-Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
-Bu ülke, tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.
-Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.
-Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir.
-Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır.
-Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
-İstanbul’da çıkan bir dergiyi Kaşgar’daki bir Türk de anlayacaktır.
-NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Türk Birliği ve Atatürk

Atatürk, milyonlarca millettaşımız gibi bugün mili sınırlarımız dışında kalan ve vaktiyle Osmanlı’nın idaresinde bulunan Selanik’te dünyaya gelmiştir. O’nun millet ve milliyetçilik anlayışı sadece Türkiye’de yaşayan Türkleri içine alan ve o zamanki tabirle Dış Türklere karşı ilgisiz kalan bir anlayış değildir. Atatürk, Türk Dünyası ile ilişkilerde, son derece planlı ve programlı hareket eden ve Türk Dünyası ile ilişkilerin o zamanın biricik Bağımsız Türk Devleti olan Türkiye’ye zarar vermeyecek bir şekilde yürütülmesinden yanaydı. O’nun Türk Dünyası ile ilişkilerinin bir görünen bir de görünmeyen yönü vardı. “ Pantürkizm ve Panislamizm “ gibi görüşleri tehlikeli olarak gördüğüne ait sözleri o zamanın siyaseti gereği özellikle Rusları ürkütmemeye yönelik söylenmiş sözleridir.

Türk Birliği’nin bir gün mutlaka hakikat olacağına inanan Atatürk ileri görüşlü bir devlet adamı olarak çok uzun yıllar öncesinden Sovyetler Birliği’nin dağılacağını tahmin etmiş ve Türkiye’yi yönetecek olanların o günlere hazırlıklı olmalarını istemiştir ve kendisinden sonraki devlet adamlarına bir siyasi vasiyet yerine geçecek şu sözleri söylemiştir:

Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yakında ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür; tarih bir köprüdür, inanç bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını ekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir. (29 Ekim 1933)

Hatay’ı Anavatana ilhak eden Atatürk’ün Musul ve Kerkük’ü de Anavatan’a ilhak etmek için çalışmalar yaptığı bir dönemde İngilizlerin teşvik ve destekleri ile “Şeyh Sait İsyanı“ çıkarılmış, böylece Musul ve Kerkük meselesi çözümsüz kalmıştır.

Türk Birliğinin bir gün mutlaka hakikat olacağına inanan Atatürk Finlandiya’da yayın yapan “TURAN“ isimli bir gazete çıkarttırmış ve bizat el altından bu gazetenin finansını devlet bütçesinden sağlamıştır. Bu gazete Atatürk’ün ölümüne kadar yayınlanmış, Atatürk’ün ölümünden sonra devlet bütçesinden ayrılan tahsisata son verildiğinden yayın hayatına son vermiştir. Bu gazete Rusça, Fince ve Türkçe dâhil dört dilde yayın yapmakta ve çoğunluğu Rusya’da dağıtılmaktaydı. Bu gazetenin yayınlanmış olan birer nüshaları Ertuğrul Zekai Öktem’in özel arşivinde saklanmaktadır.

Atatürk, Türk Birliği konusunda şöyle der:

Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapatacağım. Türk Birliğine inanıyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak, dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek.(Atatürk’ün Sofrası, İsmet Bozdağ, s.138)

Avrupalılar için nasıl ki Avrupa Birliği, Araplar için nasıl ki Arap Birliği meşru bir düşünce ve birlik ise biz Türkler için de Türk Birliği aynı derece de meşru bir ülkü ve düşüncedir.

 

 Ülküler Devlet Tarafından Açıklanmaz Milletçe Yaşanır

 Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inanan Rahmetli Atatürk, Sovyetlerin bir gün mutlaka dağılacağını biliyor ve o güne hazırlıklı olmanın gereğine inanıyordu. Bu konu ile ilgili olarak kendisine sorulan soruya verdiği cevap tarihimiz ve devletimizin takip edeceği derin siyaset açısından çok önemlidir. Nitekim 1933 yılının 29 Ekiminde Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir genç doktorun sorusu üstüne bu fikri – saklanması kaydı ile- açıklamıştır!

Ülküler, devlet tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır! Nasıl, bakarken, gözlerimizi görmüyor, onunla her şeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve her şeyi ona göre yaparız. Ben, Devlet Başkanıyım! Sorumluluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Dr. Zeki’ye “Siz şöyle bu tarafa geçin“ dedi ve salona sorup:

-Başka konuşmak isteyen var mı?

Az önceki içkili, uzun boylu vatandaş, bir yerlerden ortaya çıkmayı becerdi. Olabildiğince derlenmiş, toparlanmıştı ama yine de dili hafifçe sürçmekteydi:

-Paşam, benim büyük Paşam!

Atatürk gülerek elini kaldırdı:

-Anladım deminki önerini yeniden oya koymamı isteyeceksin! Tamam. Şimdi sırasıdır. Önerini arkadaşların da kabul ettiler. Cumhuriyetimiz kutlu olsun hanımlar, beyler!

Atatürk, salonu dolduran alkışlar arasında kalktı; Dr. Zeki’yi de yanına alarak Genel Müdür Odası’na geçti. Oturdular. Atatürk’ün arkasında, duvarda bir Türkiye haritası vardı. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye:

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun? Dedi

-Evet Paşam.

-O haritada, Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var; Onu da görüyormusun?

 
-Evet, görüyorum, Paşa hazretleri.

-Hah, işte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu için, ben konuşamam!

-Düşün bir kere… Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün, bunlar vardılar… Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bu gün ne kaldı? Demek hiç bir şey, sür-git değildir. Bugün, “ölümsüz“ gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. 

 

Bugün dostumuz, ama yarın

Bu gün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir… Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün, elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler… Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir!

İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir!

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız!

“Hazır olmak“ yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lazımdır… Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprüleri sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür; inanç bir köprüdür; tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.

Bunları kim yapacak?

Elbette Biz! Nasıl yapacağız?

İşte görüyorsunuz, “Dil Encümenleri“, “Tarih Encümenleri“ kuruluyor.

Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, Tarihimiz ortak payda haline getirmeğe çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda; tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli… Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi, Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli…

İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü“ nü kurduk kültürlerimizi, bütünleştirmeğe çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; Paşanın işi yok! dil ile tarih ile uğraşmaya başladı diyorlarmış. Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın! Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız hiç bir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran; çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler, konuşulmaz, yaşanır! Olay; İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır. (Atatürk’ün Sofrası; İsmet Bozdağ, İstanbul, s.11-26, İsmet Bozdağ Atatürk’ün Avrasya Devleti, s.30.31.32) den nakil Yusuf Koç-Ali Koç, Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, sayfa 51-52 Ankara 2005)

Atatürk Türkiye dışındaki Türk devlet ve topluluklarına büyük bir önem vermekte idi. Azerbaycan elçisi İbrahim Abilof’a söylemiş olduğu aşağıdaki sözler O’nun Türkçülüğe ve Türk Birliğine verdiği önemi göstermesi açısından önemlidir:

Azerbeycan Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz gibi olduğu için, onların muratlarına nail olmaları hür ve müstakil olarak yaşamaları bizi pek ziyade sevindirir. Türk’ün saadeti ve mazlumların halası yolunda Azerbaycan Türklerinde kanını dökmeğe amade bulunduklarına dair olan beyanatınız istilacılara karşı Türk’ün ve mazlumların kuvvetini artıran pek kıymettar bir sözdür. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri cilt:2,s.21)

Sefir Hazretleri,

Bugün bize meserretli bir bayram yaşattığınızdan dolayı T.B.M.M. ve Hükümeti ve şahsım namına teşekkür ederim. Bu bayram gününün benim için mesut bir ciheti daha vardır ki oda müstakil Azerbaycan Şura Hükümeti’nin sancağını çekmek şerefini bana bahşetmiş olmasıdır. (Atatürk, Azerbaycan bayrağını bizzat elleriyle göndere çekmiştir)

Aziz arkadaşlarım Abilof Hazretleri; bugün Azerbaycan’ın istiklalini temsil eden bayrağı çekerken ellerim bir takım hissiyat ve teessürat ile müteharrik olduğunu duyuyorum. Filhakika bayrağı çeken benim ellerimdi. Fakat ellerimi tahrik eden bugünkü bayramda manen müşterek olan bütün Türkiye halkının hakiki ve samimi kardeşlik hissiyatı idi.

Sefir hazretleri; Azerbaycan sancağının Türkiye sancağının yanında Türkiye semasında temevvücünü görmek bütün milletimiz için büyük bir bayramadır. Bize böyle bir bayram günü yaşattığınızdan dolayı samimi teşekküratımı tekrar ederim (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri cilt 2, s.23-24)

Tıpkı Sovyetler gibi bugün Ortadoğu coğrafyasında fiilen varlığını sürdüren ABD’de dağılacak veya bir gün bu coğrafyayı tıpkı Viyatnam’ı terk ettiği gibi terk etmek zorunda kalacaktır. İşte Türkiye o gün için de hazırlıklı olmalıdır.

Muharrem Günay Sıddıkoğlu’na teşekkürler..

Kayıp Kıta Mu ve Atatürk – Sinan Meydan Söyleşisi

Kayıp Kıta Mu‘nun bilinmeyenleri? Atatürk ve Mu Kıtası ? Atatürk neden Mu‘ya önem verdi? Mu ispatlanırsa tarihi yeniden mi yazmamız gerekecek?

Tüm bu soruların cevabını bu konuda araştırmalar gerçekleştiren Tarihçi-Yazar Sinan Meydan anlatıyor…

Bölüm1

Bölüm2

Bölüm3

Bölüm4

Dünya Liderlerinin Atatürk Hakkında Görüşleri

John F.KENNEDY (A.B.D.Başkanı, 10 Kasım 1963)
“Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır… Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha basarı ile gösteren bir örnek yoktur.”


Franklin ROOSEVELT (A.B.D.Başkanı, 10 Kasım 1938)
“Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır.


(General Mc ARTHUR)
“Asker-devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir.”


Franklin ROOSEVELT (1928, ABD Başkanı )
“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa’nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa’nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.
(Albert LEBRUN, Fransız Cumhurbaşkanı)
“Akıllı ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirdiği eseri halkların tarihinde izlerini bırakacaktır. ”


BRIAND (Fransız Başbakanı, 1921)
“Yeni Türk Devleti ile Ankara Andlasması’nın imzalanması nedeniyle; “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir andlasma imzalamaktan gurur duyuyorum.”


Winston CHURCHILL (İngiltere Başbakanı, 1938)
“Savaşta Türkiye’yi kurtaran, Savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O’nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye’nin Ata’sına değer bir görünümden başka bir şey değildir”.


Emanullah HAN (Afgan Kralı)
“O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi.”


Bayan Sucheta KRIPALANI (Hint Parlamento Heyeti Başkanı)
“Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi. O’nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.”


Ben Gurion (İsrail Başbakanı, 1963)
“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılapçı olmuştur.”


Eyüp Han (Pakistan Cumhurbaşkanı)
“Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan’da, O’nu geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha, doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever…”


Kalinin (Sovyet Başbakanı)
“Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli başkanın yönetimi herkesin sevgi ve saygısını çeken büyük Türk Milleti’nin milli bağımsızlığını devamlı bir başarı ile kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır.”


KERAMA (Lübnan Başbakanı, 10 Kasım 1963)
“Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk Milleti’nin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı.”