Farklı Açılardan Hasan Sabbah

Kimine göre cani,sapık bir adam; kimine göre büyük işler becermiş bir din ve devlet adamı.Bana göre ise bunlar önemli değil.Benim için mühim olan onun büyük dehalığı.Gelin Hasan Sabbah’a iki uç taraftan görüşlerle bir kez daha bakalım.

1.Bakış açısı ;

Tam adı Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari’dir(1034 – 1124)Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır. Tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer. Müridlerinin adını Seyduna olarak bildiği Hasan Sabbah gençliğinde çeşitli çelişkiler yaşamış, islamiyeti büyük ölçüde sorgulamış, tarikat ve mezheplerle ilgili birçok toplantıya katılmıştır.

Alamut Kalesi
"Kartal Yuvası" ALAMUT

Edindiği bilgiler ve deneyimler doğrultusunda tarikat liderlerinin insanları istediği gibi yönetebildiğini ve yalan yanlış öğretilerle onları tamamen kendi öğretilerine bağlayabildiklerini anlamıştır. Bunun üzerine ismaili tarikatların liderlerine onların ne yapmaya çalıştığını anladığını göstererek onları büyük ölçüde şaşırtmıştır. Yakın arkadaşı olan büyük astronom Ömer Hayyam‘la ettiği bir muhabbet esnasında Ömer Hayyam‘ın espriyle söylediği : “bu insanlar cennet için yaşıyorlar, ancak onlara bir cennet verebilirsen onları yönetirsin” sözü Hasan Sabbah’ın hayatının sözü olmuştur. İnce bir zekayla tek damla kan dökmeden ele geçirdiği Alamut Kalesi‘nin arkasındaki eski Deylem krallarının bahçelerini kusursuz bir hale getirmiştir. Köle pazarlarından satın aldığı genç ve güzel kızları bu bahçelere getirmiş, onları hurilermiş gibi yetiştirtmiştir. Bununla beraber fedai olabilecek güçteki yetişkin erkekleri de bu kaleye getirerek onlara inanılmaz bir irade kazandıracak ölümcül dersler verdirmiştir. Daha sonra onun sözde İsmaili harekatına engel olabilecek herkesi ortadan kaldırabilmek için fedailerini kendisinin Allah’ın bir peygamberi olduğuna ve onları istediği zaman cennete götürebileceğine inandırmıştır. Bu inancın sağlam olabilmesi için de aralarından başarılı birkaçına cennete götürmek vaadiyle haşhaş vermiş ve onları o bahçelere götürmüştür. Orada yarı baygın halde gördükleri muhteşem bahçelerin ve hurilerin büyüsüne kapılan fedailer çelik gibi bir imanla dönmüş ve gidemeyenleri de heyecanla anlattıkları masallara inandırmışlardır. Artık yalnızca ölmek ve cennete kavuşmak için yaşayan fedailerine istediği herşeyi yaptırabilecek olduğundan emin olan Hasan Sabbah, birbiri ardına suikastler düzenlemiş ve hepsinde de başarılı olmuştur. Büyük bir düşünce gücüne sahip olan Hasan Sabbah, ona hep destek olmuş bir hükümdar olan Hüseyin Alkeyni‘yi öldürdüğü için öz oğlunu kellesiyle cezalandırabilecek kadar da kendi kanunlarının esiri olmuştur. Hasan Sabbah amaçlarına ulaştığı için sevinirken Alamut Kalesi’nde intiharlar ve belalar çoğalmıştır. Kendi kendini yiyip bitirmeye yatkın olan kurduğu bu düzen dünyada eşi benzeri görülmeyecek olaylar yaratmıştır. Hayatı boyunca çelişkiler yaşamış olan Hasan Sabbah yaşadığı süre içinde Allah’a inanıp inanmamak arasında gidip gelmiş ve yaptığı her kıyım anında O’ndan bir işaret beklemiştir, fakat olmamıştır. Ve tüm bu yaptıklarının kendince sebebi, yalnızca budur: “Allah var mı?”

Hasan Sabbah’ın kurmuş olduğu bu haşhaşilik tarikatının müritleri, kendi çağlarında bir çok Selçuklu devlet adamına suikast düzenlemiş ve amacına ulaşmıştır. “Suikast” kelimesinin İngilizce karşılığı olan “Assasinate” kelimesi bu tarikatın isminin İngilizce’deki karşılığıdır.

Tarikat’ın adı bütün kaynaklarda Haşhaşi olarak geçmemektedir. Örneğin Türkiye’de liselerde okutulan tarih kitaplarında bu tarikat genel olarak Batıni başlığı altında toplanmıştır. Ayrıca tarikatın gerçek adı İSMAİLİ TARİKATI‘dır, birçok kişi tarikat için Haşhaşi kelimesini kullanmıştır. Haşhaşi kelimesinin kullanılmasının nedeni de şudur: Fedailerine cenneti vaad ettiği söylenen Hassan Sabbah seçtiği özel fedailerine haşhaş hapları verip uyuşmalarını sağlar ve kurduğu asansör sistemiyle bu gençleri sözü geçen bahçelere taşırdi, gençler de bu hapların etkisiyle uçtuklarını, cennete ulaştıklarını sanırlardı.
Bazı kaynaklarda ve Ömer Hayyam‘ın da notlarında ifade edildiğine göre, Alamut Kalesi’nde haşhaş yasaktı ve söz edildiği gibi haşhaş tükedilmiyordu… bu insanları kendilerinden geçiren, haşhaştı. Hassan Sabbah katı tutumu onların birer keşiş gibi yetişmesine sebep olmuştu.

2. Bakış açısı ;

Faik Bulut’un ‘Alamut Kalesi’ adlı Kitabından;

Hasan Sabbah, tarihte ve günümüzde eşi benzeri olmayan bir Alevi önderidir. Hasan Sabbah, kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.

Hasan Sabbah, İran’ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam’cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmaili’liği benimsemiş ve bölgenin İsmaili önderlerinden eğitim görmüştür. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaililerin merkezi olan Fatımi Devleti’nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078’de vardı. Hasan Sabbah üç yıl Mısır’da kaldı. Kahire ve İskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan’a dönerek, yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı.

Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya çalıştı. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut Kalesi‘nde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi üs olarak seçti. Alamut Kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut’u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Hasan Sabbah, Alamut’un bütün eksiklerini tamamladı. Su kanalları açıp, ambarlar kurdu. Çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. Çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır.

Alamut Kalesi’nin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri, Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı. Bu dönemde Selçuklu Devleti’nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletti. Örgütlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Selçuklu Devleti’nin üst düzey memurları dahi İsmaili olmuştu.

Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah’ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah’a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı “bekçiler, sır bekçileri”dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır.

Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Ne yazık ki, bir çok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah’ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla böyle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır.

Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah’ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Böyle bir büyük şahsiyet görevini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka yürümüştür.

NOT: alıntıdır.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com

Ömer Hayyam Rubaileri

omer_rubailerAkılla bir söyleşim oldu dün gece:
Dedim: Ey akıl, ey her bilginin anası!
Soracaklarım var, cevap verir misin?
Zordayım, bir yol gösterir misin?
Dedim: Şu yaşamdan bıktım, ne yapsam?
Dedi: Biraz daha yan ve dayan!
Dedim: Anlat bana, nedir şu yaşamak?
Dedi: Bir düş, gör görüntü ve kaybolmak.
Dedim: Ağaya, beye hizmet etmek nedir?
Dedi: Az zevke karşılık çok dert çekmektir.
Dedim: Şu zalimler yok mu, kim bunlar?
Dedi: Kurt, köpek, çakal makal da var.
Dedim: Biraz daha anlat, bunlar neyin nesi?
Dedi: Üç beş sevgisiz, üç beş kötü niyetli.
Dedim: Bu deli gönül ne zaman akıllanacak?
Dedi: Daha var, biraz kulağı burkulacak.
Dedim: Beğendin mi Hayyâm’ın sözlerini?
Dedi: Güzel lâf etmiş, sayıp dökmüş derdini.

Hem aklın mutluluk peşinde senin,
Hem söylerim, söylerim dinlemezsin;
Aldığın her nefesin kadrini bil
Ot değilsin ki kesildikçe bitesin.

Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şarabı, alın aklımızı;

Belki böyle beğenir bizi el âlem!

Nerdesin? sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam

Senin ne cömertliğin kalır bu işte?

Ömer Hayyam’ın rubailerinin bulunduğu bir kitap. Maalesef Ömer Hayyam’ın olduğu söylenen rubailer gerçekte ona ait değildir. Bununla beraber birçoğu yanlış tercüme edilmiştir. Yazar Rubailerden Ömer Hayyam’a ait olduğunu düşündüğü rubaileri eklemiştir.

SEMERKANT

SemerkantTitanic’te Rubaiyat! Doğu’nun çiçeği Batı’nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel anı görebilseydim! Amin Maalouf, ‘Afrikalı Leo’dan (YKY,1993) sonra bu kez Doğu’ya, İran’a bakıyor. Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının çevresinde dönen içiçe iki öykü…1072 yılında, Hayyam’ın Semerkant’ında başlayan ve 1912’de Atlantik’te bit(mey) en bir serüven… Bir elyazmasının yazılışının ve yüzlerce yıl sonra okunurken onun ve İran’ın tarihinin de okunuşunun öyküsü/tarihi…

Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle;
Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksin,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.

Amin Maalouf’un yazdığı bu kitap Selçuklular zamanında yaşayan Ömer Hayyam-Nizamülmülk-Hasan Sabbah üçlüsünü konu alıyor. Eğer bu üçlüyü merak ediyorsanız daha iyi anlatan başka bir kitap bulamazsınız .

ALAMUT

Fedailerin Kalesi AlamutHasan Sabbah´ın Alamut Kalesi, Cennet Bahçeleri ve Fedailerin Tarihi

Hıristiyanların zaman ölçüsü birimiyle 1092 yılının ilk baharında hatırı sayılır büyüklükte bir kervan, Semerkant´tan başlayarak Buhara üzerinden Horasan´ın kuzeyindeki Elbruz platosuna dek uzanan, bir zamanlar muzaffer orduların kullandığı eski yolun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Karların erimeye başlamasıyla birlikte Buhara´dan ayrılan kervan haftalardır yollardaydı.

“Avni oğlum, Tahir´in torunu!” demişti ona.
“Doğruca Demavend Dağı´na giden yolu tut.
Rey´e ulaşınca Şahrud Irmağı´na giden yolu sor. Irmağın kaynağı sarp bir vadide bulunmaktadır; oraya çık. Büyükbir kale göreceksin: Bu yerin ismi Alamut Kalesi´dir yani ´kartal yuvası.´ …”

Kitabın konusu n1034 – 1124 yılları arasında yaşamış olan ,kendini insanlara peygamber diye tanıtan Hasan Sabbah’ın neler çevirdiğini anlatıyor kitap.Hasan Sabbah kendini kurmuş olduğu cemaate adayan bir insan.Ve bu amaç uğrunda Alamut Kalesinde kendi askerlerini yetiştiren biri.

Yetiştirdiği askerlerin daha önce dünyevi faliyetlerden uzak durmasına özen gösteriyor.Kalenin içindeki komutanlara askerleri en donanımlı şekilde yetiştirmelerini söylüyor.Askerler Hasan Sabbah’ı eğitimlerinin sonuna kadar hiç görmüyor…

Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. İnanılmaz şeyler anlatılıyor.

Alamut Kalesinden Rubailer

FEDAİLERİN KALESİ ALAMUT kitabında geçen ve Ömer Hayyam ait olduğu soylenen rubailer(dörtlükler).

Sarhoş musun, aşık mısın? Sevin öyleyse.
Sevgi ve şarap seni mutlu mu ediyor? Üzülme sakın.
Bizim halimiz ne mi olacak? Dert etme.
Sen nesin? Bunu asla bilmeyeceksin. Öyleyse sağlığına.

Sabahın orduları geceyi kovalıyor,
Ayağa kalk! Aşkın ve şarabın saati çaldı!
Nergislerinuykularını bölme vakti geldi.
Yeter ayaklarımın dibine uzandığın.
Ayağa kalk! Sana söylüyorum: Zaman geldi.

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe doğru uzanır…
Her toz zerresinde ben varım.
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar. 

Eğer ilk baharda bir cennet kızı
Kadehine şarkı söyleyen şarap doldurursa
Beni yerecek olanların vay haline!
Bir köpek bile cennete benden fazla önem verir.

 

4 Şehir…

Tarihte yöneticilerine hep isyan etmiş olan şehirlerdir bu şehirler.  Bu şehirleri yöneten kişiler halkın kendisine boyun eğmesi için hep kılıçlara başvurmuştur.

Bu dört şehir  Semerkant, Mekke , Şam ve Palermo isyan yıldızı altında doğmuştur.

Bilinmeyen(x) nasıl girdi hayatımıza ?

Bütün matematik terimlerinde bilinmeyen olarak x kullanılır. Denklemler denildimi hemen aklımıza “x”  gelir . Peki biz neden bilinmeyen için başka bir harf değlde “x”  kullanıyoruz ?

Ömer Hayyam üçüncü dereceden denklemleri ele alan bir kitabında bilinmeyen sayıyı göstermek için Arapçadaki  şey terimini kullanıştır .  Sonraları İspanyolların ilmi eserlerlerine  Xay   olarak geçen bu kelime zamanla kısaltılıp sadece ilk harfine indirgenmiş,  sonra da  ” x ” tüm dünyada bilinmeyen sayının simgesi haline gelmiştir.

İşte bizim meşhur  x ‘in hikayesi .

Hasan Sabbah’ın ALAMUT Kalesini Alışı

Alamut

Tarihin ilk suikast ordsunu hazırlayan Hasan Sabbah bu emeline nasıl ulaşmıştı? Bütün bunları ALAMUT kalesinde hayata geçirmişti. O ölüm makinasını bu kalede oluşturdu. Peki ama Hassan Sabbah bu kaleyi ele geçirmeyi nasıl başardı. 

Hasan Sabbah inanışını yaymak için devamlı gezi halindeydi. Hasan Sabbah ALAMUT(”Kartal meseli” anlamına gelir) civarına gelmişti. Alamut kalesini görünce gezginliğinin burda sona ereceğini ve krallığını burada kuracağını bilmişti. Alamut o zamanlarda da daha çok bir köydü. Aileleriyle birlikte yaşayan birkaç asker, birkaç zanaatkar , üç beş çiftçi ve Nizamülmülk tarafından atanan kale komutanından başka kimse yoktu.

Hasan önce bölgenin çocukları olan birkaç adamını gönderdi; bunlar askerlerin arasına karışıp onlara inançlarını  aşıladılarve kendi yanlarına çektiler. Birkaç ay sonra Hasan Sabbah’a haber gönderip zeminin hazır olduğunu ve gelebileceğini bildirdiler. Hasan her zamanki gibi sufi bir derviş kılığında çıkageldi. Kale komutanı veli Hasan’ı kabul etti. Kendisini nasıl memnun edebileceğini sordu.

-Bana kale lazım, dedi Hasan.

Komutan gülümsedi, bu derviş de nüktedan bir adammış, dedi kendi kendine. Ama konuğu hiç gülümsemiyordu.

-Ben burayı devralmaya geldim, kaledeki askerlerin hepsi benim safıma geçti!

Bu konuşma kabul etmek gerek ki, hem inanılmaz hem de hiç işitilmemiş bir şekilde sonuçlandı. Dönemin vakayinamelerini, özellikle doğubilimciler, bir yanlış anlamaya kurban gitmediklerinden emin olmak için metinleri tekrar tekrar okumak zorunda kaldılar.

Şimdi bu sahneyi gözümüzün önünde canlandıralım.

hasssaannn sabbah11. yüzyılın sonunda , tam olarak 6 Eylül 1090 tarihindeyiz. Haşşaşinlerin dahi piri Hasan Sabbah, 166 yıl boyunca tarihin en karanlık tarikatına ev sahipliği yapacak olan kaleyi ele geçirmek üzere. Ve orada, kale komutanının karşısında bağdaş kurmuş oturuyor; sesini hiç yükseltmeden bir daha tekrar ediyor.

-Alamut’u teslim almaya geldim.

-Bu kale bana Sultan adına verildi, diye cevapaladı komutan. Burayı almak içn para ödedim ben!

-Kaç para?

-Üç bin altın dinar!

Hasan Sabbah bir kağıt alıp yazıyor üstüne : “Alamut kalesinin bedeli olarak Alevi Mehdi’ye (komutanın adı) üç bin altın dinar ödeyin. Allah bize kafi O en iyi koruyucudur.”

Komutan Damdan şehrine varır varmaz altınlarını hiç beklemeden tahsil etti.

Selçuklu Devleti karışıklık içinde olduğundan bu olayı fazla önemsemedi. Ama ileride Hasan Sabbah  Selçukluların yıkılmasında önemli bir pay sahibi olacaktı.

Hasan Sabbah Alamut’ta daha sonraları sultanları korkularından saraylarındaki  odalarından  çıkmaya bile cesaret edemeyecekleri bir ölüm makinesi meydana getirecekti.

Üç Arkadaş

 11. ve 12. yüzyıllarında tarihte en ilginç olaylar yaşanmıştır. Bu olayların başrollerinde olan üç arkadaş Hasan Sabbah, Nİzamülmülk ve Ömer Hayyam çok ilginç bir şekilde tasvir ediliyor.

Hasan Sabbah, Nizamülmülk, Ömer Hayyam üçlüsünün çok ilginç benzetmelerle anlatan Semerkant Yazması‘ndan alınmış bir mesel:

” Üç arkadaş İran’ın yüksek yaylalarında gezintiye çıkmış. Karşılarına bir pars çıkmış, dünyanın en yırtıcı yaratığıymış.

Pars üç adamı uzun uzun süzmüş, sonra üzerlerine doğru koşmaya başlamış.

Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlüleriymiş. Haykırmış `Ben buraların hakimiyim, bana ait olan bu toprakları bir hayvanın mahvetmesine asla izin vermem.` Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine salmış. Köpekler parsı ısırmaya başlamışlar gerçi, ama bu yaptıkları yırtıcı hayvanı iyice azdırmış, köpekleri öldürdükten sonra efendilerinin üzerine atlamış ve karnını deşmiş. Nizamülmülk’ün payına bu düşmüş.

İkincisi şöyle demiş kendi kendine: `Ben bir ilim adamıyım, herkes bana saygı duyup itibar ediyor, niye kaderimi köpeklerle parsın arasındaki kavganın sonucuna bağlayayım?` Dövüşün sonunu beklemeden sırtını dönüp kaçmış. O zamandan beri yırtıcı hayvanın kendi izinde olduğunu düşünüyor ve mağaradan mağaraya, kulübeden kulübeye dolanıp duruyormuş. Ömer Hayyam’ın payına bu düşmüş.

Üçüncüsü bir inanç adamıymış. Ellerini açıp, hakim bakışlarını üzerine dikip, güzel sözler söyleyerek, parsa doğru ilerlemiş.`Bu topraklara hoş geldin` demiş. `Arkadaşlarım benden daha zengindi, onları soydun, benden daha gururluydular, onları alçattın.` Hayvan büyülenmiş, uysallaşmış bir halde dinliyormuş. Adam onun üzerinde egemenliğini kurmuş, onu evcilleştirmeyi başarmış. O zamandan beri hiç bir pars adama yaklaşmaya cesaret edememiş, insanlar da ondan uzak durmuşlar.”

Yazma, anlattığı kıssadan şu hisseyi çıkarır: “Kargaşa devri gelip çatınca kimse onu durduramaz, kimse ondan kaçamaz, ama bazıları onu kullanmayı becerir. Bu dünyanın yırtıcılığını, şiddetini Hasan Sabbah’dan daha iyi evcilleştirebilecek birisi çıkmadı. Alamu’ta çekildiğinde kendine küçücük bir huzur alanı yaratabilmek için dört bir yana korku saçtı.”

Tarihte yer edinmiş bu üç kişiyi gerçekten mükemmel bir şekilde betimlemişler.

Alamut Kalesinin Moğollar Tarafından Yakılıp Yıkılması

Bugün Cengiz Han denildiği zaman aklımıza yok edilen şehirler ve yapılan katliamlar gelir. Milyonlarca öldürülen insanlar, yok edilen dünya mirasları ve yeryüzünden silinen zamanının en güzel şehirleri…

alamut-kalesi-tasviriMoğollar islam alemine bir çok zarar vermiştir. Hatta önüne Memlüklüler çıkmasaydı dünyada islam şehri bırakmayacaklardı. Fakat islam alemini Hasan Sabbah’ın kurmuş olduğu ölüm makinesinden kurtaran yine Moğollardır.

Cengiz Han’ın başını çektği ilk dalga hiç kuşkusuz Doğu’nun başına çöken en yıkıcı afetti. Pekin, Buhara veya Semerkant gibi itibarlı şehirler yeryüzünden kazındı ve milyonlarca insan yok edildi.

Alamut’u silip süpüren dalga ise ikinci dalgaydı.Bu önceki kadar kanlı olmasa da, daha yaygın bir istilaydı. Moğol ordularının bir kaç arayla Bağdat’ı Şam’ı Polonya’da Krakow kentini ve Çin’de Sezuan eyaletini yakıp yıkabildikleri düşünülürse, o çağda yaşayanların nasıl bir dehşete kapıldıkları kolayca anlaşılır.

AlamutttYüz altmış altı yıl   boyunca her türlü istilacıya kafa tutmuş Alamut kalesi de teslim olmayı tercih etti! Cengiz Han’ın torunu olan Hulagu Han bu askeri inşaat mucizesini bizzat gelip gözleriyle gördü; efsaneye göre, orada Hasan Sabbah’ın devrinden bu yana el sürülmeden duran ve hiç bozulmamış erzak depoları buldu.

Hulagu Han askerlerine herşeyi yıkmalarını ve taş üstünde taş bırakmamalarını emretti. Yakılan yerlere Alamut’un kütüphanesi de dahildi. Bu kütüphanede binlerce hiç bir kopyası olmayan sayısız eser kül oldu.

Böylece Hasan Sabbah’ın kurmuş olduğu ölüm imparatorluğu sona erdi.