Yavuz Sultan Selim’den Notlar

Mısır’ın fethinden sonra esir Memlük kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim‘in huzuruna getirilmişti.

Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?”

“- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!”

“- Anlamadım!..”

“- Berberilerden biri, Venedik’ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, “ok ve kılıç kullanın” şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, “Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır” demişti. Meğer  doğruyu söylemişmiş!”

“- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah’ın, “Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz” emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, “Ok ve kılıç kullanın” demek “Başka silah kullanmayın” demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!”

Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.


Yavuz Sultan Selim Mısır seferinde

 

1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul’a dönüyordu.

Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah’ın kaftanını kirletti.

Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.

O’nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:

Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!”

Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.

Osmanlı Padişahlarının Resulullah Sevgisi

Osmanlı padişahları Kuran’da emredilen ahlakı yaşadıkları ve bunu uygularken Hz. Muhammed (sav)‘i örnek aldıkları için başarılı birer yönetici olmuşlardır. Onların önderlik yaptığı toplumlar tarihte çok büyük bir refah içinde yaşam sürmüşlerdir.

“İstanbul mutlaka feth olunacaktır. O’nu feth eden komutan ne güzel komutan ve O’nu feth eden asker ne güzel askerdir.” Peygamberimizin bu müjdesine nail Fatih Sultan Mehmed İstanbul fethi için inşa ettirdiği Rumeli Hisarı’nı Hz. Muhammed’in (S.A.V) isminin arapça yazılışına göre inşa ettirdi ve hatta inşaat sırasında kendisi de taş taşıdı. Fatih’in fetihten kısa süre önce dile getirdiği şu sözlerle peygamberimize olan sevgisini ifade ediyordu: “Avn-ı ilahi ve imdad-ı peygamberi ile (Allah’ın ve Hz. Peygamber’in(S.A.V) yardımı ile) beldeyi düşman elinden alacağız.”

Fatih’in babası Sultan II. Murat Han, her üç gecede bir Hz. Peygamber’i rüyasında görür, eğer göremezse kendisini bir odaya hapsedip sabahtan akşama kadar ağlardı.

“Allah rızası için tüm dünyayı feth etmek istiyorum.” diyen Yavuz Sultan Selim ordusunu da peygamber ordusu olarak adlandırmıştır. İçinde büyük bir peygamber sevgisi olan Yavuz Sultan Selim Mekke’yi fethederek Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)‘in halifesi olma şerefine ulaşmıştır. O’nun Resulullah’a olan sevgisinin göstergelerinden biri de  Peygamberimiz’den hatıra ve emanet kalan Kutsal Emanet’leri Topkapı Sarayı‘nın Hırka-i Saadet Dairesi‘ne getirtmesidir. Ayrıca kutsal yerleri fethederken söylediği şu sözler de O’nun Peygamberimize olan eşsiz sevgisinin hürmete dönüştüğünün göstergesidir: “Biz, mukaddes yerlerin hakimi değil; hadimiyiz! (hizmetçisiyiz) “. Yavuz Sultan SElim yaptığı sefer ve savaşlardan önce Allah’tan yardım dilemiştir : “Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hz. Muhammed’in ümmetine yardımını niyaz ediyorum.”

Osmanlı eserlerinde Kanuni’nin rüyasında Hz. Muhammed(S.A.V)’i gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir : “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra benim şehrimi imar edesin.”

Mekke ve Medine’ye bir çok hizmet yapmış ve İslam’ın yayılması için çalışmış olan Sultan I. Ahmet Peygamerimizin mübarek ayak izi bulunan taşı yani Kadem-i Şerif ‘i Mısır’dan İstanbul’a getirtmiştir. Sultan Ahmet rüyasında Peygamberimizin divanında yargılandığını görür. Memlük Sultanı kendisini Peygamber efendimize şikayet etmekte ve Kademi-i Şerif resmini geri istemektedir. Peygamber Efendimiz de bunun alındığı yere verilmesi gerektiğini hüküm verirler. Bunun üzerine Sultan I. Ahmet emanetin geri gönderilmesine karar vermiştir. Ancak kendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed‘in  mübarek ayak izi bulunan Kadem-i şeklinde bir sorguç yaptırmış ve bunu Cuma ve bayram günlerinde  hilafet sarığına takmıştır. İyi bir şair olan Sultan Ahmet bir tahta üzerine nakşedilen Kadem-i Şerif‘in kenarına şu meşhur kıtayı yazmış ve bu şiiri ölünceye kadar kavuğunda taşımıştır :

N’ola tâcum gibi başımda götürsem daim (Her zaman başımda taç gibi taşısam)
Kadem-i nakşını ol hazret’i şah-ı Resul’ün…(Peygamber (S.A.V)’in ayak resmini)
Gül-i gülzar-ı nübüvvet O kadem sahibidür,(Gül yanaklı Peygamberimiz (S.A.V)’in ayak izidir o)
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..  (Ahmed durma hemen yüzünü sür o gülün ayağına)”

Hz. Muhammed (S.A.V) ‘e ve onun davasına en fazla gönül verip uğruna ömrünü harcayan padişahlardan biride Sultan II. Abdülhamid‘dir. O’na olan bu sevgisini islam beldelerine götürdüğü hizmet ve islamı yaymak için gösterdiği çaba ile göstermiştir.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın Namaz Hakkındaki Fermanı

Fatih Sultan Mehmet Han‘ın namaz kılınmasına dikkat edilmesi hususunda Rum vilayetlerine gönderdiği ferman şöyledir:

Fatih Sultan Mehmed“Allahü teala, emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve müyesser eylesin. Bu hükümde bildirmek istediğim husus şudur: Rum diyarındaki şehir ve kasabalarda ve buraların köylerinde yaşayan müslüman ahali, İslam dininin emir buyurduğu farzları yapıp, sünnetlerine riayet etmekte, Kelam-ı kadime ve Furkan-ı mecide yani Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterip muhalefet ederler imiş. Allahü tealanın “Namazı ikame ediniz:” emrini çiğneyip; “Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini ikame etmiş olur. Terk eden dinini yıkmış olur.” hadis-i şerifine uymayıp, tuğyan yoluna sapanlar ve böylece mescit ve camileri viraneye ve harabeye döndürüp, fısk ve fücur, yani günah işlenen yerleri mamur ederler imiş. Bu ve buna benzer haberler bize ulaşıyor. Eğer bunlar doğru ise, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vacip olduğundan, ileri gelen bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. O inceleyip takip edecek. Şöyle emir eyledim ki: “Her kim namazı terk ederse, dövülmek ve mali cezaya çarptırılarak ta’zir eylemek meşru olduğundan, İslam dininin emri gereği artık Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, tamam haklarından gelinsin. Halka namaz kılmaları tenbih edilip, kılmayanlar hakarete uğratılıp teşhir edilsin. Hiç kimse ne olursa olsun bu icraata mani olmaya!.. Rum sancağı beyleri ve kadıları ve subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar gönderdiğim vazifeliyle bu hususta elbirlik edip yardımcı olalar. Böylece İslamiyet’in yüce ahkâmı, emri ve yasaklarını yerine getirmekte gevşeklik ve tenbelliğe asla meydan verilmeye, Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mamur edilecek ve din-i İslam kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, Padişahın devam-ı devletine ve kudretinin artmasına duacı olacaklardır. Bunu böyle bilesiniz. Alamet-i şerifeme (tuğrama) itimat kılasınız.”

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan MehmedSultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet‘i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.

Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek ve Hazret-i Peygamber‘in “Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir.” müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan‘da başlayan kuşatma, 22 Nisan‘da Fatih‘in donanmayı Beşiktaş’tan Haliç’e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453‘te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ‘a son verdi.

Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya‘nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi.

Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti‘ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet’i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna’dan Fırat’a kadar yayıldı. Anadolu’da milli birlik tesis edildi.

Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481‘de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı.

Zonaro_GatesofConstFatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım” sözü meşhurdur.

Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan‘ın annesi, Sara Hatun; “Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince, yüce Hakan;  “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur” cevabını verir.

Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul’u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti’nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde “yağla makine soğutmasını”, havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.

Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı savaşlar ve diğer detaylar ayrı birer yazı olarak yayınlanacaktır.