AHİLİK – CÖMERT KARDEŞLER

CÖMERT KARDEŞLER

Öyle bir bina kurulsun ki temelinde kardeşlik olsun. Öyle bir bina düşünün ki bütün tuğlalar kardeşlikle birbirine tutunsunlar, dahası o binanın tüm tuğlaları evet tüm tuğlaları kardeş olsun. Şimdi sormak istiyorum. Sizce böyle bir bina kolay kolay yıkılabilir mi? Böyle bir bina yüzyıllarca ayakta kalmaz mı? Felsefesi kardeşlik olan, “kardeşim” anlamına gelen “ahi” kelimesini örgütlerinin adı kabul eden bir topluluk… İşte bu topluluk yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirmiş, başta ticaret olmak üzere, toplumun her alanında da söz sahibi olmuştur.

Kardeşlik, Ahilik kurumunun temelinde tasavvufi değerlerin yer alması sonucunda vazgeçilmez bir kural olmuştur. Evet, Ahilik kurumunun her bir ferdi kardeşti, onlar kardeştiler. Kardeşlik demek sadece bir anadan doğmak değildir. Sadece aynı kanı taşımak demek, aynı soydan gelmek demek değildir. Ahiler, kardeşliği, cömertliğe, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygu olarak nitelendirmişler ve yaşatmışlardır. Dini, mesleki, karakterli bir kurum olan “Ahilik”, görüşlerini bilhassa kişiler arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve bu düşmanlıkların yerine kardeşlik duygusunun hakim olmasını teşvik eden Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Muhammed’in hadisi şeriflerinden alır. Ahiler benimsedikleri görüş çerçevesinde tüm insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

Ahiliğin temel öğeleri din ve meslektir. Daha doğrusu Ahilik dini kurallar çerçevesinde mesleki yapılanmadır. Ahilikte temel meslek sahibi olmayan bir ahi tasvir edilemez. Her şahıs, becerisine, imkânlarına göre bir mesleğin maharet ve hünerlerini kazanır, o işin piri olur ve hem kendine hem de topluma katkı sağlar. Mesleği olmayan birinin ne kendine ne topluma faydası olur.
Ahilik gibi bir kurumun oluşturulmasındaki temel amaç insanlığa hizmet etmektir.

Mükemmel toplumlara ancak ahlakla yoğrulmuş, kardeşlikle pişmiş fertler yetiştirerek ulaşabilirsiniz. Fertler mükemmel olursa onlardan meydana gelen topluluklar da mükemmel olur.Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman dünyayı düzene sokabilirsiniz. Bu yüzden Ahilikte öncelik, fertlerin kişiliklerini bir düzene sokmaktadır.

Ahi olmayı seçen birinin üç şeyi bağlanır, üç şeyi açılır: gözü harama, ağzı günah söze, eli zulme bağlanır; kapısı konuklara, kesesi ihtiyacı olanlara, sofrası aç olanlara açılır.

Aslında ahilik başlı başına bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Temel ilkeleriyle 300’e yakın görgü kurallarıyla her millete örnek olacak bir yaşam biçimi.

Ahilik; kardeşliktir, adalettir, yardımseverliktir, insan haklarına saygı duymaktır. . Ahilik devletini ve tüm insanları seven, kudretli, şefkatli, çalışkan, yardımsever, ekmeği bol ve sofrası açık iyi insanların birliğidir.

Günümüz dünyasının yükselen onlarca değerinin önemli bir kısmının temelinde ahiliğin ana ilkeleri bulunmaktadır. Tüketici hakları, sivilleşme, kooperatifçilik, gibi kavramları dünyaya aktaran birikim, ahilik kültürüdür. Bu yönüyle de ahilik, yalnızca Türk Milletinin değil, dün olduğu gibi bugün de bütün dünya toplumlarının örnek alması gereken bir ahlak sistemidir.

Yazımı kardeşliği, eşitliği, Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel!” görüşünü kendisine temel edinmiş güzel bir ahi sözüyle bitirmek istiyorum:

“Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir,
Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir.”

Yavuz ÇAĞLAR

Padişahların En Ünlü Sözleri

Osmanlı padişahlarının en ünlü sözleri.

FATİH SULTAN MEHMET

Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed

Sultan Mehmet 12 yaşına geldiğinde babası Sultan Murat oğluna tahti bırakıp Manisa’ya inzivaya çekilir.Bu haber üzerine hristiyanlar Osmanlı tahtında bir çocuk olduğu için Haçlı ordusu toplayıp Osmanlının üzerine saldırmaya karar verir. Bu olayı haber alan Sultan Mehmet babasını çağırır fakat babası artık sensin diye gelmez. Bunun üzerine Sultan :

Mehmet babasına şu tarihi mesajı yollar:

Baba,
Eğer Padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz ,
yok eğer padişah ben isem size emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz.

İmparatorunuza Söyleyin. Şimdi ki Osmanlı Padişahı Öncekilere Benzemez. Benim Gücümün Ulaştığı Yerlere, Sizin İmparatorunuzun Hayalleri Bile Ulaşamaz.

Ya Ben Bizans’ı Alırım; Ya da Bizans Beni.

Fatih Olmasaydım Ulubatlı Hasan Olmak İsterdim.

Yapmak İstediğimi Sakalımın Bir Teli Bile Bilseydi, Sakalımın O Telini Hemen Koparır ve Yakardım.

Bu Dünya Ölümlüdür. Her Fani Gibi Bende Ölümü Tadacağım.

Dünya Devleti Ebedi Değildir. Fani Cihanda Hiç Kimse de Ölümsüz Değildir. İnsanların Dünyada Nefesleri Sayılıdır ve Ölümsüzlük Kapısı Kapalıdır.

Şeyhim Akşemseddin Hazretleri İle Beraber Yaptığım Zikrin Lezzetine Dünyaları Bile Değişmem. Eğer Şeyhim İzin Verseydi Zikir Yolunu Tercih Eder, Saltanatı Terk Ederdim.

YAVUZ SULTAN SELİM

yavuz sultanselim
Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim Padişah olmadan önce Şah İsmail’in ülkesine gider ve saraya girmenin yollarını arar.Birden aklına Şah İsmail’in satrancı çok sevdiği geLir ve köylerde kasabalarda santranç oynayarak nam salar.

Şah İsmail bu kişiyi merak eder ve sarayına çağırır.Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail satranca başlarlar.Biraz zaman geçtikten sonra Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’i Şah Mat eder ve yener.

Şah İsmail bu duruma kızar ve Yavuz Sultan Selime ; “Sen Nasıl Şah’ını Şah Mat Etme Cürretinde BuLunursun” diyerek tokat atar.

Yavuz Sultan Selim özür diler ve ülkesine döner. Aradan zaman geçer ve Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim bir savaşta karşı karşıya gelir.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yener. Ardından o meşhur şiirini yazar:

Sanma Şahım / Herkesi Sen / Sadıkhane / Yar OLur
Herkesi Sen / Dost mu Sandın / BeLki oL / Ağyar OLur
Sadıkhane / BeLki oL / aLemde / Serdar OLur
Yar OLur / Ağyar OLur / Serdar OLur / DiLdar OLur

Şiirin tercümesi şöyledir:

Şahım Sen Herkezi Sadık Yar Sanma
Sen Herkezi Dost mu Sandın BeLki O Düşman OLur
Sadık OL BeLki O ALemde Komutan OLur
Yar OLur, Düşman OLur, Komutan OLur, SevgiLi OLur.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihân kavgasıdır.
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi.

II. ABDULHAMİT

II. Abdülhamid

Beni evhamlı sanıyorlardı HAYIR!
Ben sadece gafil değildim, o kadar.

Kırk yıl şu devletlerin birbirine düşmesini bekledim. Onlar birbirlerine düştü, şimdi ben tahtta değilim.

Tarih değil,hatalar tekerrür ediyor!

Düşmanımın kurtuluş reçetesi öldürmek içindir.Esaretin bir çeşitide borçlandırmadır.

Savaş yalnız sınırlarda olmaz .Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir.Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.

Bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam,zira bu vatan bana değil milletime aittir.
Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir.
Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!

İcabı halinde donanmayı kaybetmemek için canımı vermeye hazırım.

OSMAN GAZİ

Padişahların özlü sözleri kadar Türk tarihine damgasını vuran bir de vasiyet vardır; Osman Gazi’nin oğlu Orham Gazi’ye yazdığı vasiyet…

Osman Gazi’nin 1326’da Söğüt’te vefat etmeden önce oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı bu vasiyet tam bir siyasetnâme niteliğindedir.

“Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme! Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan’ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer’i şerifin dışına çıkmazdı. Allah’ın (c.c) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma, adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah’ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!. Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!.. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan”.

Kaynak : mynet.com

Yavuz’dan Günümüze Ders

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine çıkmıştı. Bu sefer, her konuda zor ve çetin geçmişti. Hazine çok sıkıntıya düşmüştü, para bakımından tam takırdı. Hazinedar durumu padişaha arz etmeden önce işi halletme yoluna gitmiş, bir bezirgândan borç para almıştı. Sefer dönüşü bezirgânın parası ödenecekti. Öyle de oldu. Hazine sorumlusu, bezirgânı çağırmış ve borç olarak verdiği miktarı kendisine ödemişti. Bezirgân hazine sorumlusuna şöyle bir teklifte bulunur: Devletin sayesinde servetim çoğaldı. Varis olarak bir oğlumdan başka kimsem yok. Size borç olarak verdiğim parayı devlete bağışlıyorum, karşılığında da oğluma devlette bir iş verin. Bu teklifi hazinedar iyi karşılamış, durumu Padişaha bildirmek üzere huzura çıkmıştı. Hazinedarını dinleyen Yavuz, öfkeyle ayağa kalktı ve bağırdı: “Bana böyle ahlâksız bir teklifle nasıl gelirsiniz?” Bu tekliften dolayı seni de bezirgânı da cezalandırırdım. Ancak benim için, “Servetine tamah ettiği için cezalandırdı.” demelerinden çekindim. Derhal bezirgânın parasını verin ve bir daha da bana böyle yakışıksız tekliflerle gelmeyin. Bezirgânın Yahudi olduğu konusunda tarihçilerin notu vardır.

Yavuz’un bu olayından çıkarılacak çok ders var aslında. Osmanlı Devleti’nin neden uzun ömürlü bir devlet olduğu, neden Türkiye’nin Osmanlı olamayacağını şu küçücük olaydan çıkarmak mümkün olacaktır. Devlet zor anında bir bezirgandan borç almak zorunda kalıyor. Bezirgan tüm servetini bağışlıyor karşılığında oğluna bir memurluk istiyor, tüm servetine karşılık sadece bir memurluk çok bir şey istemiyor gibi. Sizce de öyle değil mi nedir ki tüm servetine karşılık bir memurluk? Ama işte o gün Yavuz’un yaptığı adam kayırma torpil gibi günümüzde ülkemizin kangren olan bürokratik yapısı ve yönetimde beceriksiz insanların görev alması sonucu ülkemizin potansiyelini iyi kullanamamasının ilacıdır. O gün Yavuz’un yaptığını ülkemizde Atatürk’ten sonra hiç kimse yapmadı. Eğer yapmış olsalardı belki yeni bir Osmanlı olacaktık.

Yıllardır bir milletvekilinin kartı, bir bakanın yakınıdır ibaresi, bir bürokratın telefon açması tüm kapıları açıyor. Kapılar açıldıkça ülkemiz küçülüyor, milli sermayemiz kendini bilmezlerin elinde eriyor. İnsanlar siyasete ülkemizi daha iyi yerlere getirmek için değil gücüne güç katmak için, servetine yenilerini katmak için giriyor.

Tüm bunlara dur diyecek bir Yavuz gelecek mi? Ya da bu adam kayırma ne zaman bitecek, milletvekillerinin yeğenleri hiç mi bitmeyecek?

Ey gönül! Başkasından yardım ve dostluk umarak yaşama düşmanında da korkma! Devlet ve saltanat ancak Allah ( c.c.) verdiğidir.

(Yavuz Sultan Selim)

İftiralar ve Gerçekler

Son zamanlarda Fatih Sultan Mehmed hakkındaki eşcinsel iddalarıyla ilgili bir çok tartışmaya rastgeldim. O kadar saçma sapan yorumlar yapılıyorki inanamazsınız. Eşcinsellik ne kadar da basit bir şey gibi görülüyor.

Şurdaki yorumları okuduğumda resmen inanamadım. Bu kadar alçalmış olamayız. Artık sorun Fatih’in eşcinsel olup olmamasından çıkmış da, eşcinsel biri de İstanbul’u fethedebilirmiş saçma sapan şeyler işte… Aklı selim hiç bir insan Fatih Sultan Mehmed’in eşcinsel olduğuna inanmaz.

Allah eşcinsellik yüzünden kavimler yok ederken (Hz.Lut peygamberin halkı eşcinselliklerinden dolayı yok edilmiştir), Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş bir padişahın eşcinsel olduğu fikrine nasıl kapılırız. Bunlar zamanında Osmanlı’dan yana kuyruk acısı olan devletlerin(özellikle Avrupalı devletler) uydurmalarıdır. Yabancı kaynaklı bilgilere güvenip sakın Fatih Sultan Mehmed’in veya diğer Osmanlı padişahlarının eşcinsel olduğu fikrine kapılmayın arkadaşlar.

Fatih Sultan Mehmed eşcinsel olmadığı sonucuna kendimiz çok rahat varabiliriz. Bunun için tarih bilmeye dahi gerek yok. Sadece biraz düşünürsek bunun çok saçma bir uydurmaca olduğunu anlarız.

Benim şanlı soyuma çirkef atanlar; şeytan senin soyundan gelir. Tarihin nakşeddiği Fatih Sultan Mehmet Han’a eşcinsel diyenler, Abdullahamid’e vatan hayini diyenler insanlık ve haysiyetten bi haber zavallılardır.

90 Saniyede 5000 Yıl – Ortadoğu İmparatorluklar Tarihi

Medeniyetin beşiği Ortadoğu. Tarihin en büyük devletleri arasında bulunan Osmanlı İmparatorluğu, Pers İmparatorluğu, Selçuklular ve diğerleri bu topraklar üzerinde kurulmuş ve uzun yıllar hükmetmişlerdir.

Bu animasyonda Ortadoğu’nun son 5000 yılda hangi devletlerin hakimiyetinde olduğu sırasıyla gösterilmiştir.

ANİMASYONU İNDİR

NOT:  mapsofwar.com adresinden alınmıştır.

Mevlana Celaleddin Rumi

“Gel ne olursan ol yine gel” bu muhteşem sözün sahibi Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi. Mevlana hazretleri 30 Eylül 1207 Afganistan’ın Belh bölgesinde doğmuştur. Mevlana hazretleri dünyaca tanınmıs düşünce adamı, şair ve mevlevi yolunun öncüsüdür (Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Hazretlerinin tarîkatına mensup) . Mevlana hazretlerinin babası alimlerin sultanı olarak bilinen Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri’nin kızı Mümine hatundur. Asıl adı Celaleddin olan Mevlana hazretleri Belhi ismini Belh bölgesinde doğduğu için, Rumi ismini de Anadolu’ya yerleştiği için (o donemde Anadolu’nun ismi Diyar-i Rumi idi) ve de Mevlana ismini de kendisini seven insanlar tarafından efendimiz anlamına geldiği için verilmiştir.

Mevlana Celaleddin RumiZamanın hükümdarı, Mevlana hazretlerinin babasının halk üzerindeki etkisinden korktuğu için her zaman tedirgin olmuştur. Halbuki Bahaeddin Veled hazretleri insanlara çok iyi davranmış ve onların derdine her zaman derman olmuştur. Veled hazretleri felsefe karşıtıydı. Hatta bu onun Belh şehrinden ayrılmasına yol açmıştır. Birgün Bahaeddin Veled insanlara verdiği derste İslam’da felsefenin yerinin olmadığını söyledikten sonra buna şiddetle karşı çıkan İslam felsefecisi Fahrettin Razi hemen O’nu dönemin hükümdarı Alaeddin Muhammed Tokis ’e şikayet eder. Bunun uzerine Tokis Veled’e şehrin anahtarını gönderir. Bunu bir şehirde iki padişah olmaz diye anlayan Veled ailesini de toplayıp hemen Nişapur’a göç eder.

Nişapur girişinde zamanın unlu Şeyh’i Ferîdüddîn-i Attâr tarafından karşılandı.  O zamanlar aralarında çok güzel diyaloglar kuran bu ikiliyi Mevlana hazretleri hep dinlerdi.  Atar,  Veled ailesi gitmeden önce Mevlana’ya bir kitap hediye etti ve Mevlana hazretlerine “bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor” dediği bilinir.

Nişapur’dan sonra Bağdat’a geçen Veled ailesi burada bir süre kaldıktan sonra hac görevini yerine getirmek için Arabistan’a doğru yola çıkarlar. Hac dönüşü Şam’a yönelen aile burada da bir süre kaldıktan sonra Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır. Anadolu günlerinde yedi yıl boyunca süren konaklama döneminde önce Erzincan oradan Akşehir’e geçen kafile oradan da Larende’ye geçmiştir. O günlerde on sekiz yaşına basmış olan Mevlana, Semerkandlı Lala Şerafettin’in kızı Gevher ile evlenmiştir ve bu evlilikten Mehmet ve Alaeddin doğmuşlardır.

Dönemin Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, Veled ailesini razı ederek Konya’ya yerleştirmiştir. Konya’ya geldiğinde büyük sevgiyle karşılanan Veled ailesi Altınapa Medresesinde kalmıştır.

Mevlana hazretlerinin babası Bahaeddin Veled 1231 yılına gelindiğinde Konya’da vefat etmiştir ve Selçuklu sarayında bulunan Gül bahçesine gömülmüştür. Tabi bu olay üzerine herkes çok üzülmüştür. Halk ve Sultan yas tutmuştur( Sultanın bir hafta tahta oturmadığı söylenir.)

mevlana figurBabasının son isteği üzerine ve Sultan’ın da ricasıyla Celâleddin babasından sonra O’nun yerine geçti. Mevlana hazretleri babasını kaybettikten bir yıl sonra Seyyid Tirmizli Burhaneddin’in hizmetine girmiştir ve dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlana sonrada Seyr-suluk adında bir tarikata üye olarak onların eğitimini almaya başladı. Mevlana önce Halep ve sonrada Ryam medreselerini bitirdi ve Konya’ya geri döndü. Mevlana, Tirmizli hocasını çok seviyordu ve onu bırakmak istemiyordu rivayete göre bir gün Tirmizli herkesten habersiz yola çıkmış ama yarı yolda attan düşüp ayağını incitmiş, bunun üzerine hemen Konya’ya geri dönmüş ve Mevlana hazretlerine neden beni bırakmıyorsun demiş. Bunun üzerine Mevlana’da hocasına sen neden gitmek istiyorsun diye sormuş. Tirmizi bu soruya “Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz.” diye cevap vermiş. Bu olay üzerine Mevlana hocasının gitmesine izin vermiş ve Tirmizli 1240’lı yıllarda Kayseri’de hayata veda etmiş. Mevlana hocasının sözleri üzerine gönül aslanını beklemeye koyulmuştur ama bu olay bile ona hocasını unutturamamıştı.

Şemsettin Muhammed Tebrizli adlı bir gezgin 1244’lü yıllarda Konya’nın Şeker Furusan Hanı’na gelmişti. Tebrizli, Ebubekir Selebaf adlı bir şeyhin müridi idi. Herkes onu gezici bir tüccar olarak tanıyordu. Tebrizli de Mevlana gibi aradığı biri vardı ve onu Konya’da bulacaktı. Birgün İplikçi Medresesi’ne doğru yol alırken birden önünde Mevlana’yı gördü ve ona Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhhamed mi? Yoksa Bayezid mi büyüktür?  Mevlana bu sorudan etkilense de ona hemen cevap vermiş. “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Bayezid’in sözü mü olur?” Tebrizli bu sözün üzerine Neden Muhammed(S.A.V) “Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim” diyor da  Bayezid “Kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah’tan başka varlık yok” diyor; buna ne dersin? demiş. Tabi ki Mevlana bu soruya söyle cevap vermiştir: “Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezid ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı, onun için böyle konuştu”. Tebrizli bu cevap karşısında da şok olmuştur ve sevinmiştir çünkü o aradığı kişiyi bulmuştur ve hemen “Allah, Allah” diyerek Mevlana’nın boynuna sarılmıştır.

Mevlana bu olaydan sonra Tebrizli’yi de yanına alarak birlikte kendine en yakın olan müritlerinden Zerkub’un medresedeki kaldığı odaya giderler. Odada sadece iki kişi vardı. Bunlar Mevlana ile Tebrizli idi ve konuşmaya başladılar. Bazı kaynaklara göre bu konuşmalar çok uzun sürdü, yaklaşık olarak 40 ile 180 arasında gün sürmüştür.

Mevlana hazretleri bu konuşmadan sonra kendini çok değiştirmişti. Örneğin artık insanlara vaaz ve ders vermeyi bırakmıştı diğer bir anlamda yeni bir kimliğe bürünmüştü. Tabi ki bu değişim den müritleri de ve dostları da nasibini almıştı. Çünkü Mevlana hazretleri eskisi gibi artık dostlarıyla ve müritleriyle nerdeyse hiç görüşmezmiş. Tabi ki halk bu değişime karşı isyan etmiş çünkü herkes Mevlana hazretlerini yine görmek ve dinlemek istemiş. Halk bu değişime Tebrizli’yi suçlu gösterdi ve herkes Tebrizli’nin nereden geldiğini ve ne istediğini öğrenmek istiyordu.

Gün geçmiyordu ki halkın tepkisi büyümesin. Tebrizli her gün yeni bir olayla karşılaşıyordu. Ölüm tehditleri, şehirden kovmalar … Buna canı sıkılan Tebrizli bir gün Mevlana hazretlerine Kuran’dan bir ayet göstererek “İşte bu, sen ile ben’in arasındaki ayrılıktır” bu ayet Tebrizli’nin Mevlana’dan ayrılmasına işaret ediyordu ve bu olay 1245 yılında Tebrizli’nin Konya’yı gece vakti terk etmesiyle gerçekleşti.

mevlanaMevlana Tebrizli’nin gitmesiyle hayli üzülmüş ve yeme içmeden kesilmiş hatta dostlarıyla görüşmeyi bile bırakmış. Mevlana Tebrizli’nin ardından özlem dolu gazeller ve şiirler söylemeye başlamış. Tabi bu duruma üzülen arkadaşları ve Sultan her yere adam gönderip Tebrizli’yi geri getirmeye çalışmışlar. En sonunda Tebrizli’yi Şam’da bulan askerler ona Mevlana’nın yazdığı şiirleri göstererek geri getirmeye çalışmışlar. Bunu gören Tebrizli geri gelmeyi kabul etmiş. Konya’ya ayak bastığında herkes ondan özür diledi. İki dost bir birlerini görünce eski düzenlerine geri döndüler ve halk yine huzursuz olmaya başladı. Dervişler onu Tebrizli’den uzak tutmaya çalışıyordu. Halk giderek Tebrizli’ye karşı birleşiyordu ve bunlar arasında Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi de vardı.

Sabrı tükenen Tebrizli, Mevlana’ya “Bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek” ve 1247 yılında ortadan kayboldu. Bazı insanlar onu Alaeddin’in de bulunduğu bir grubun öldürdüğünü söylüyordu. Mevlana bu olay üzerine deliye döner ve çok üzülür ama bu üzüntü onun yine geleceğinden umudunu keserek eski hayatına geri döner. Tebrizli Türbesi Hacı Bektaş Dergahı’nda diğer Horasan Alperenlerinin yanındadır.

Mevlana o dönemlerde Tebrizli ile kendisini özleştirme dönemi yaşıyordu. Mevlana yeni dostu olarak kendisiyle aynı durumda olan Selahattin Zerkub’u seçmişti. Mevlana Tebrizli ile yaptığı konuşmaları Zerkub ile yaparmış. Zerkub Konya’da bulunan okuma yazması olmayan bir kuyumcu idi. Tebrizli’ye karşı tavır tutan halk ve müritler bu sefer gözüne Zerkub’u kestirmişti. Tebrizli bu tavıra karşı Konya’yı terk etmişti ama Zerkub hiç aldırmıyordu bu tepkilere.

Mevlana ile Zerkub’un bir arada yaşamaları on yıla varmıştı ve bu arada çoğu zaman Zerkub’u öldürme girişimleri olmuştu. Bir gün Zerkub Mevlana’ya bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediğini söyledi. Bu olaydan üç gün sonra Zerkub hakkın rahmetine kavuştu. Zerkub vasiyetinde onu ağlayarak değil gülerek ve çalgılar çalarak uğurlamalarını istedi.

Zerkub’un ölümüyle yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Çelebi bölgede adı Türk Oğlu diyerek anılırdı.  Çünkü babası Konya yöresi ahilerindendi. Mevlana ile beraberlikleri on yıl sürdü (Mevlana’nın ölümüne kadar). Çelebi Mevlana’nın müridi olmasına rağmen aynı zamanda Vezir Ziyattin’in şeyhiydi.

Celebi İslam’da önemli bir yere sahip olan Mesnevi-i Manevi’yi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) yazmıştır. Çelebi müritlerden yakınırdı ve Mevlana ile sohbet ederken son sözleri şöyleydi “Tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai’nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar’ın İlahiname ‘sini, Mantık-ut-Tayr ‘ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti.” Bu konuşmadan sonra Mevlana Çelebi’ye bir kağıt uzattı. Bu kağıt Mevlana’nın yazdığı Mesnevi’nin 18 beyti idi ve Mevlana Çelebiye dönerek “Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.” Toplamda yapıtları 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir kitaba dönüştü. Mesnevi’nin bitişiyle Mevlana hazretlerinin yorgun vücudu da dayanamadı ve son günlerde çok hastaydı. 17 Aralık 1273 ‘de hayata veda eden Mevlana için her yıl insanlar tarafından Seb-i Arus diye kutlanır (düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabbi’ne kavuşma günü anlamına gelir.)

Dünya Liderlerinin Atatürk Hakkında Görüşleri

John F.KENNEDY (A.B.D.Başkanı, 10 Kasım 1963)
“Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır… Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha basarı ile gösteren bir örnek yoktur.”


Franklin ROOSEVELT (A.B.D.Başkanı, 10 Kasım 1938)
“Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır.


(General Mc ARTHUR)
“Asker-devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir.”


Franklin ROOSEVELT (1928, ABD Başkanı )
“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa’nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa’nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.
(Albert LEBRUN, Fransız Cumhurbaşkanı)
“Akıllı ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirdiği eseri halkların tarihinde izlerini bırakacaktır. ”


BRIAND (Fransız Başbakanı, 1921)
“Yeni Türk Devleti ile Ankara Andlasması’nın imzalanması nedeniyle; “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir andlasma imzalamaktan gurur duyuyorum.”


Winston CHURCHILL (İngiltere Başbakanı, 1938)
“Savaşta Türkiye’yi kurtaran, Savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O’nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye’nin Ata’sına değer bir görünümden başka bir şey değildir”.


Emanullah HAN (Afgan Kralı)
“O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi.”


Bayan Sucheta KRIPALANI (Hint Parlamento Heyeti Başkanı)
“Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi. O’nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.”


Ben Gurion (İsrail Başbakanı, 1963)
“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılapçı olmuştur.”


Eyüp Han (Pakistan Cumhurbaşkanı)
“Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan’da, O’nu geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha, doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever…”


Kalinin (Sovyet Başbakanı)
“Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli başkanın yönetimi herkesin sevgi ve saygısını çeken büyük Türk Milleti’nin milli bağımsızlığını devamlı bir başarı ile kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır.”


KERAMA (Lübnan Başbakanı, 10 Kasım 1963)
“Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk Milleti’nin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı.”

Anzak Askerlerinin Türk Askerleri Hakkındaki Görüşleri

( Lord Casey, Avustralya Genel Valisi, 1940 )
“Biz Çanakkale Yarımadası’ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk Milleti’ne ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık. Bütün Avustralyalılar Mehmetçiği kendi evlâtları gibi sever, onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybeti ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi, insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla. ”


( Avustralyalı 94 yaşında Albert Roy Kyle )
“Cesur, girişken ve şakacıydılar. Jonny Türk’e ateş edip vuramadığımızda, tüfekle “ıskaladınız” işareti yapardı. Büyük lideriniz bize saygı ifade eden konuşmasından sonra duygu ve düşüncelerimiz değişti. O konuşma, yenen bir komutanın, yendiği düşmana yaptığı en büyük övgüdür. Nefret yok, saygı var. Olayın tümü bir trajedidir. Hiç olmaması gerekirdi. Cesur bir düşman ve sıcak dost bir ulusun anısını hep yaşatacağım. ”


( Yeni Zelandalı 100 yaşında Martin A. Brooke )
“Gelibolu’dan önce Türk’ü fazla tanımıyorduk. Ama herşey bitip savaş sona erince “Jonny Türk”ün hiç de fena bir insan olmadığını düşündüm. Karşı karşıya olup çarpıştığımız kuvvetler her zaman uyanık ve tetikteydiler. Onlara saygı duyuyorduk. ”


( Avustralyalı 96 yaşında H. W. Smith )
“Türk askeri cesurdu. Ölmekten korkmuyorlardı.”  


 ( Avustralyalı 97 yaşında Arthur T. Beezley )
“Şunu söyleyebilirim ki, Kanlı Sırt Çarpışmaları, Çanakkale Savaşları’nın en şiddetli çarpışmalarındandı. 8.000 Türk ve 2.000 Avustralyalı öldü. Ne korkunç insan ve can kaybı. Türkler’in cesareti ve dirençleri saygı yarattı.”


 ( Yeni Zelandalı Cedric Stpolyion Smith )
“Türkler dürüst savaşçıydılar. Türkler hakkındaki düşüncelerim değişmedi. Almanlara karşı duyduğumuz nefreti, onlara karşı dumuyorduk.”


 ( Avustralyalı 96 yaşında Ernest George Guest )

“Türklere asker olarak saygı duyduk. Çünkü donanımca çok yetersiz olmalarına rağmen sıkı çarpışıyor ve iyi nişancılık yapıyorlardı. Gelibolu büyük ve korkunç bir hataydı.”


( Avustralyalı 94 yaşında Thomas William Epps )
“Ülkeme, Türk’e asker olarak savaş yeteneği için ve bir dereceye kadar da yaşam biçimlerine saygı duygularımla döndüm.”  


 ( Yeni Zelandalı 96 yaşında Alfred Douglas Dusley )
“Savaşın sonlarına doğru izlenimimiz, onların kolay yenilmeyen sıkı savaşçılar olduğu şeklindeydi.”


( Yeni Zelandalı 97 yaşında Arthur Barleet )
“Türkler iyi ve dürüst savaşçıydılar. Cephede şartlarımız kötü, su azdı. Herkese günlük bir litreden az su veriliyordu. ”


 ( Avustralyalı 92 yaşında John Henry Norris )
“Savaş bitip ülkeme evime döndüğümde memnundum. Fransa’da ikibuçuk yıl çarpıştıktan sonra Türkler hakkında daha iyi şeyler düşünür oldum.”


( Avustralyalı 97 yaşında C. J. Hazlitt )
“Gelibolu’da kaldığım süre içinde Türkler’in herhangi bir çirkin ya da alçakça tutum ve eylemini işitmedim. Oysa daha sonra gittiğim Fransa’da deneyimlerim çok farklı oldu.”


(Russel John James Weir -Yeni Zelanda 1894 doğumlu . Gelibolu’ya çıkarma ile geliyor. 21 Haziran 1915’e kadar kalıyor. Yaralanınca geri yollanıyor. Çıkarma, Serçe Tepe, Bomba Sırtı, Kirte muharebelerine katılmış)
“Türkler ve Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu. Mısır’da 4 ay eğitim gördükten sonra, ilk çarpışmanın nerede olacağını bilmiyorduk. Hayır. Eğer tam ve içten cevabımı isterseniz söyleyeyim. Biz Çanakkale’ye Türklerle savaşmak için gittik, arkadaşlık yapmaya değil.
Türklerle çarpıştığımız sürece, onlar hakkında şahsi bir fikir edinemedim. Onları göremiyorduk bile.
Siperlerde üşüyor ve sadece tek bir şey yapmaya uğraşıyorduk: Sağ kalmak.
Onların dürüst, Almanlardan daha dürüst savaşçı olduklarını düşünüyorum. Ayrıca savaşa, istememelerine rağmen, Almanlar tarafından sokulduklarını düşünüyorum. Bunlar, bir zaman ki düşüncelerim. Şimdi herşey bitti…
Sadece (eski) Türk askerlerinden biriyle tanışmak isterdim. Türkler de aynı şeyi yapıyor, ülkelerini savunuyorlardı.”


(C.J.HAZLITT – Avustralyalı 1884 doğumlu. 28. Birlikden Gelibolu Yarımadasına Temmuz 1915’te çıkmış. Kasım sonunda şiddetli dizanteri nedeniyle hastalanmış. Conkbayırı çarpışmalarına katılmış.)
“Avustralya’yı terk ettiğimizde Türkiye’ye gideceğimizi bilmiyorduk. Gerçekte, Fransa’ya gideceğimizi düşünüyorduk. Ben işaretçi ve koşucu idim. Normal bir 24 saatlik yaşamımız vardı. Türklerle bizzat temasım olmadı. Türklerin dürüst savaşçılar olduklarını düşündüm. Esirlere de çok iyi bakıyorlardı. Gelibolu’da kaldığım süre içinde Türklerin herhangi bir çirkin ya da alçakça tutum ve eylemini işitmedim. Oysa daha sonra gittiğim Fransa’da deneyimlerim çok farklı oldu. Tüm harekâtın, iki taraftan da binlerce kaliteli genç insanın katliamı olduğunu bir sonuç vermediğini düşünüyordum. Savaş da zaten budur.”


(E.W.BARTLETT – Avustralya, 1891 doğumlu. 11. Hafif Süvari Birliğinden. Yüz yaşında. Yarımadayı son ikiyüz kişiyle terk edenlerden. Bir çok mücadeleye katılmış. Çeşitli çarpışmalarda görev almış.)
“Onlar da bizim gibi ülkeleri için savaşıyorlardı. İyi ve dürüst savaşçılardı. Hayır. Çok dürüst çarpıştılar ve bizim gibi dürüst kuvvettiler. (Savaşta) Her iki taraftan da değerli insanlar kaybedildi.”


(J.J.RYAN – Avustralyalı, 1895 doğumlu. 4. Piyade Taburundan. 25 Nisan 1915’te çıkarmayla gelip, 20 Ağustos 1915’te ayrılıyor. Bomba Sırtı, Serçe Tepe, Kanlı Sırt çarpışmalarına katılıyor.)
“İyi dürüst ve cesur askerdiler. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Ne Türkiye, ne de Türkler hakkında bilgimiz yoktu. Türk askerleri cesurdu, ölmekten korkmuyorlardı. Sivil Türk ile temasımız olmadı. Askerler silah donanımı ve beslenme açısından yetersiz görünüyorlardı.Türkiye’yi ve Türkleri de hiç tanımıyorduk. Çıkartıldığımızda bile askeri yöneticiler bize hiç bilgi vermemişlerdi. Hedefimiz, amacımız neydi onu bile tam bilmiyorduk.”

Yavuz Sultan Selim’den Notlar

Mısır’ın fethinden sonra esir Memlük kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim‘in huzuruna getirilmişti.

Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?”

“- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!”

“- Anlamadım!..”

“- Berberilerden biri, Venedik’ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, “ok ve kılıç kullanın” şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, “Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır” demişti. Meğer  doğruyu söylemişmiş!”

“- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah’ın, “Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz” emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, “Ok ve kılıç kullanın” demek “Başka silah kullanmayın” demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!”

Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.


Yavuz Sultan Selim Mısır seferinde

 

1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul’a dönüyordu.

Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah’ın kaftanını kirletti.

Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.

O’nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:

Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!”

Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.

Osmanlı Padişahlarının Resulullah Sevgisi

Osmanlı padişahları Kuran’da emredilen ahlakı yaşadıkları ve bunu uygularken Hz. Muhammed (sav)‘i örnek aldıkları için başarılı birer yönetici olmuşlardır. Onların önderlik yaptığı toplumlar tarihte çok büyük bir refah içinde yaşam sürmüşlerdir.

“İstanbul mutlaka feth olunacaktır. O’nu feth eden komutan ne güzel komutan ve O’nu feth eden asker ne güzel askerdir.” Peygamberimizin bu müjdesine nail Fatih Sultan Mehmed İstanbul fethi için inşa ettirdiği Rumeli Hisarı’nı Hz. Muhammed’in (S.A.V) isminin arapça yazılışına göre inşa ettirdi ve hatta inşaat sırasında kendisi de taş taşıdı. Fatih’in fetihten kısa süre önce dile getirdiği şu sözlerle peygamberimize olan sevgisini ifade ediyordu: “Avn-ı ilahi ve imdad-ı peygamberi ile (Allah’ın ve Hz. Peygamber’in(S.A.V) yardımı ile) beldeyi düşman elinden alacağız.”

Fatih’in babası Sultan II. Murat Han, her üç gecede bir Hz. Peygamber’i rüyasında görür, eğer göremezse kendisini bir odaya hapsedip sabahtan akşama kadar ağlardı.

“Allah rızası için tüm dünyayı feth etmek istiyorum.” diyen Yavuz Sultan Selim ordusunu da peygamber ordusu olarak adlandırmıştır. İçinde büyük bir peygamber sevgisi olan Yavuz Sultan Selim Mekke’yi fethederek Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)‘in halifesi olma şerefine ulaşmıştır. O’nun Resulullah’a olan sevgisinin göstergelerinden biri de  Peygamberimiz’den hatıra ve emanet kalan Kutsal Emanet’leri Topkapı Sarayı‘nın Hırka-i Saadet Dairesi‘ne getirtmesidir. Ayrıca kutsal yerleri fethederken söylediği şu sözler de O’nun Peygamberimize olan eşsiz sevgisinin hürmete dönüştüğünün göstergesidir: “Biz, mukaddes yerlerin hakimi değil; hadimiyiz! (hizmetçisiyiz) “. Yavuz Sultan SElim yaptığı sefer ve savaşlardan önce Allah’tan yardım dilemiştir : “Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hz. Muhammed’in ümmetine yardımını niyaz ediyorum.”

Osmanlı eserlerinde Kanuni’nin rüyasında Hz. Muhammed(S.A.V)’i gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir : “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra benim şehrimi imar edesin.”

Mekke ve Medine’ye bir çok hizmet yapmış ve İslam’ın yayılması için çalışmış olan Sultan I. Ahmet Peygamerimizin mübarek ayak izi bulunan taşı yani Kadem-i Şerif ‘i Mısır’dan İstanbul’a getirtmiştir. Sultan Ahmet rüyasında Peygamberimizin divanında yargılandığını görür. Memlük Sultanı kendisini Peygamber efendimize şikayet etmekte ve Kademi-i Şerif resmini geri istemektedir. Peygamber Efendimiz de bunun alındığı yere verilmesi gerektiğini hüküm verirler. Bunun üzerine Sultan I. Ahmet emanetin geri gönderilmesine karar vermiştir. Ancak kendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed‘in  mübarek ayak izi bulunan Kadem-i şeklinde bir sorguç yaptırmış ve bunu Cuma ve bayram günlerinde  hilafet sarığına takmıştır. İyi bir şair olan Sultan Ahmet bir tahta üzerine nakşedilen Kadem-i Şerif‘in kenarına şu meşhur kıtayı yazmış ve bu şiiri ölünceye kadar kavuğunda taşımıştır :

N’ola tâcum gibi başımda götürsem daim (Her zaman başımda taç gibi taşısam)
Kadem-i nakşını ol hazret’i şah-ı Resul’ün…(Peygamber (S.A.V)’in ayak resmini)
Gül-i gülzar-ı nübüvvet O kadem sahibidür,(Gül yanaklı Peygamberimiz (S.A.V)’in ayak izidir o)
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..  (Ahmed durma hemen yüzünü sür o gülün ayağına)”

Hz. Muhammed (S.A.V) ‘e ve onun davasına en fazla gönül verip uğruna ömrünü harcayan padişahlardan biride Sultan II. Abdülhamid‘dir. O’na olan bu sevgisini islam beldelerine götürdüğü hizmet ve islamı yaymak için gösterdiği çaba ile göstermiştir.