Ömer Hayyam’ı Yanlış Tanımak

Şunu çok iyi anladımki bizler Ömer Hayyam’ı yanlış tanıyoruz. Çoğu zaman onun ismini duyduğumuz zaman şaraptan başka birşey gelmiyor aklımıza. Onu devamlı şarap içen, keyfine düşkün…  olarak biliriz.

Ömar-hayyam-öklitPascal üçgeni olarak bildiğimiz matematik kavramını o oluşturmuştur, günümüzde kullandığımız miladi takvimden çok daha hassas olan celali takvimini o hazırlamıştır ve daha bir çok şey. Bütün bunlar onun sadece şarap içip gününü gün eden biri olmadığının kanıtıdır.

Ömer Hayyam’ı yanlış tanımamızın nedenlerinden biri ona ait olmayan fakat onunmuş gibi gösterilen ve kendisine ait olduğu halde yanlış tercüme edilen yüzlerce rubai(dörtlük) olmasıdır.

İşte ona ait olduğu söylenen bir rubai:

Camiye gittim ama Allah bilir niye
Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye.
Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden
O eskidi gittim yenisini yürütmeye.”

Bu rubainin Ömer Hayyam’a  ait olması mümkün değildir. Yaşadığı dönemde “Hoccatü’l Hak” ( Tam gerçeğe ulaşmak için başvurulacak birinci belge) olarak anılan Ömer Hayyam, bu kadar ipe sapa gelmez sözler söyleyecek , hırsızlığı övecek sözler edecek biri midir?

Yine ona ait olduğu söylenen başka bir rubai:

“Ben ne camiye yararım, ne havraya.
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gâvur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!

Hayyam bu kadar incelikten yoksun ve çirkin sözü söylemiş olabilir mi?

Bunların Ömer Hayam’a ait olmadığını aklı başında herkes  çok rahat bir şekilde anlayabilir. Bu gün batıda kitapları ders olarak verilen Ömer Hayyam’ı bizler daha iyi tanıyıp ona sahip çıkmalıyız.

Seçme Ömer Hayyam Rubaileri

Bütün rubailer Ahmet Kırca’nın Ömer Hayyam Rubaileri adlı kitabında bulunan 180 rubai içinden alınmıştır.

Dalgın gezerken uğradım bir testiciye;
Ustayı gördüm çamurlu elleriyle;
Padişahın başından kulp yapıyordu,
Dilencinin elinden baş testilere.

 
Sarhoş diye çıkmışsa bir kere adım,
Halkım neden kınar beni, anlamadım.
Her haram şarap gibi sarhoş etseydi;
Dünyada tek bir ayık bulamazdın.

 
Birlikte dönüp durduğumuz şu gökler:
Kocaman bir hayal fanûsuna benzer.
Evren o fânûstur,güneş onun lambası,
Biz de gelip geçen şaşkın görüntüler.

 
Manâ kitabının ilk sayfasıdır aşk,
Gençlik şiirinin ilk dizesidir aşk,
Ey, aşk dünyasından haberi olmayan!
Bil ki yaşam aşk demektir, yalnız aşk.

 
Geçici olan aşka aşk denmese yeridir,
Alevî olmaz onun, yarı sönmüş kor gibidir.
Âşık dediğin bütün yıl, ay, gündüz ve gece
Uyumayan, dinlenmeyen, yeyip içmeyendir.

 
Gerçek görenlere güzel, çirkin hepsi bir,
Sevenler için cennet, cehennem hepsi bir,
Aşka düşenler ha çul giymiş ha ipekli
Ha yastığa baş koymuş ha taşa hepsi bir.

 
Dünya dilediğince sürse sonu ne?
Şu ömür hikayemizin sonu ne?
Say ki bir yüz yıl gönlünce yaşadın,
Bir yüz yıl daha yaşasaydın sonu ne?

 
Toz toprak olmuş mezarlarda her beden,
Her zerre kopup ayrılmış birbirinden.
Ah! Bu nasıl şaraptı ki sızıp gitmiş
İçenler ve habersizler olup bitenden.


Elimde olsa bu dünyaya gelmezdim,
Bu dünyadan da hiç ama hiç gitmezdim.
En iyisi şuydu ki bu yıkık yere:
Gelmeseydim, olmasaydım, gitmeseydim!

Ömer Hayyam ve Bilim

Omar_hayyamMaalesef Ömer Hayyam günümüzde yeteri kadar tanınmamaktadır. İnsanların onun ismini duyunca akıllarına şarap gelmesi aslında üzcü bir olaydır. Ömer Hayyam bilim dünyasına bir çok önemli bilgiler kazandırmıştır. Onun için tarihteki ilk bilinen savaş karşıtı eylemci yakıştırması da yapılmaktadır. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim adamlarındandır.  

Ömer Hayyam’ın çalışmaları:

-Sultan Celalettin Melikşah tarafından başkent Merv’e çağrılan Ömer Hayyam yeni bir takvim oluşturmak için kurulan bilim adamları heyetinin başına getirildi. O zamanlar halk arasında Ömer Hayyam takvimi bugünse Celali Takvimi olarak bilinen bu takvim her 5000 yılda bir gün hata veriyordu ve güneş yılına göre düzenlenmişti. Günümüzde kullanılan Gregoryen takvimi ise her 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Bu da Hayyam’ın bilimsel düzeyinin kendi zamanının ne kadar ötesinde oluşunun açık bir göstergesidir.

-Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuştur. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali Takvimi’ni hazırlamıştır. Okullarda pascal üçgeni olarak öğretilen matematik kavramı aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur.

-Bugün matematikte önemli bir yer tutan, on yedinci asır Fransız matematikçisi Pierre Fermatın adına atfen, Fermat Teoreminin özel bir durumu olan x3+y3= z3 denkleminin tam sayılarla çözülemiyeceğini, büyük bir ustalıkla Fermattan beş buçuk asır önce göstermiştir. Bu konudaki çalışmaları kendinden sonra gelen matematikçiler tarafından temel kural olarak kabûl edilmiştir.

-Cebirde ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümleriyle, üçüncü dereceden denklemlerin geniş bir tasnifini yapmıştır. Bu tasnif, o zamâna kadar yapılmamıştı. Üç kökü pozitif olan bir üçüncü derece denkleminin üç kökünü tâyin etmiştir.

Ömer Hayyam’ın tüm bunların yanında daha bir çok çalışması vardır. Avrupa’da bazı üniversitelerde Ömer Hayyam’ın eserlerinden faydanılmaktadır.

Ömer Hayyam’ı araştırdıkça onun sadece şarap içen bir insan olmadığını anlayacaksınız.

Ömer Hayyam Rubaileri

omer_rubailerAkılla bir söyleşim oldu dün gece:
Dedim: Ey akıl, ey her bilginin anası!
Soracaklarım var, cevap verir misin?
Zordayım, bir yol gösterir misin?
Dedim: Şu yaşamdan bıktım, ne yapsam?
Dedi: Biraz daha yan ve dayan!
Dedim: Anlat bana, nedir şu yaşamak?
Dedi: Bir düş, gör görüntü ve kaybolmak.
Dedim: Ağaya, beye hizmet etmek nedir?
Dedi: Az zevke karşılık çok dert çekmektir.
Dedim: Şu zalimler yok mu, kim bunlar?
Dedi: Kurt, köpek, çakal makal da var.
Dedim: Biraz daha anlat, bunlar neyin nesi?
Dedi: Üç beş sevgisiz, üç beş kötü niyetli.
Dedim: Bu deli gönül ne zaman akıllanacak?
Dedi: Daha var, biraz kulağı burkulacak.
Dedim: Beğendin mi Hayyâm’ın sözlerini?
Dedi: Güzel lâf etmiş, sayıp dökmüş derdini.

Hem aklın mutluluk peşinde senin,
Hem söylerim, söylerim dinlemezsin;
Aldığın her nefesin kadrini bil
Ot değilsin ki kesildikçe bitesin.

Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şarabı, alın aklımızı;

Belki böyle beğenir bizi el âlem!

Nerdesin? sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam

Senin ne cömertliğin kalır bu işte?

Ömer Hayyam’ın rubailerinin bulunduğu bir kitap. Maalesef Ömer Hayyam’ın olduğu söylenen rubailer gerçekte ona ait değildir. Bununla beraber birçoğu yanlış tercüme edilmiştir. Yazar Rubailerden Ömer Hayyam’a ait olduğunu düşündüğü rubaileri eklemiştir.

SEMERKANT

SemerkantTitanic’te Rubaiyat! Doğu’nun çiçeği Batı’nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel anı görebilseydim! Amin Maalouf, ‘Afrikalı Leo’dan (YKY,1993) sonra bu kez Doğu’ya, İran’a bakıyor. Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının çevresinde dönen içiçe iki öykü…1072 yılında, Hayyam’ın Semerkant’ında başlayan ve 1912’de Atlantik’te bit(mey) en bir serüven… Bir elyazmasının yazılışının ve yüzlerce yıl sonra okunurken onun ve İran’ın tarihinin de okunuşunun öyküsü/tarihi…

Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle;
Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksin,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.

Amin Maalouf’un yazdığı bu kitap Selçuklular zamanında yaşayan Ömer Hayyam-Nizamülmülk-Hasan Sabbah üçlüsünü konu alıyor. Eğer bu üçlüyü merak ediyorsanız daha iyi anlatan başka bir kitap bulamazsınız .

ALAMUT´A DÖNÜŞ

alamutdonusAlamut Fedaileri, Tapınak Şövalyeleri Şarkın Sır Dolu Dünyası

O gece bir rüya gördü: Bir kalenin tepesinde duruyor ve aşağıda uzanan çöle bakıyordu. Uzaklarda, bir sinek kadar ufak bir nokta, kendisine doğru yaklaşıyordu. Orlando bunun elbiseleri rüzgârda uçuşan bir süvari olduğunu fark etti. Atın nalları yerdeki kum zerrelerini tıpkı bol sulu bir çeşme gibi göğe fışkırtıyordu. Bu, Adrian´ın ta kendisiydi. Orlando var gücüyle haykırmasına rağmen, diğeri onu duymuyordu. Adrian bir kulaç mesafeden yıldırım hızıyla uzaklaşıp gitti. Adrian´ın yüzü solgundu, hatta, bir ölü kadar beyazdı. “Bekle!” diye bağırdı Orlando. “Dur! Nereye gidiyorsun?” Ve uzaklardan Adrian´ın sesini duydu. Sadece tek bir kelime haykırmıştı: “Alamut…” Orlando ansızın uyandı ve bir daha uyuyamadı. O gizemli kelime kafasının içinde çınlayıp duruyordu: ALAMUT.

Tapınak şovelyeleri ve Alamut kalesini konu alan bir kitap.

Alamut Kalesinden Rubailer

FEDAİLERİN KALESİ ALAMUT kitabında geçen ve Ömer Hayyam ait olduğu soylenen rubailer(dörtlükler).

Sarhoş musun, aşık mısın? Sevin öyleyse.
Sevgi ve şarap seni mutlu mu ediyor? Üzülme sakın.
Bizim halimiz ne mi olacak? Dert etme.
Sen nesin? Bunu asla bilmeyeceksin. Öyleyse sağlığına.

Sabahın orduları geceyi kovalıyor,
Ayağa kalk! Aşkın ve şarabın saati çaldı!
Nergislerinuykularını bölme vakti geldi.
Yeter ayaklarımın dibine uzandığın.
Ayağa kalk! Sana söylüyorum: Zaman geldi.

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe doğru uzanır…
Her toz zerresinde ben varım.
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar. 

Eğer ilk baharda bir cennet kızı
Kadehine şarkı söyleyen şarap doldurursa
Beni yerecek olanların vay haline!
Bir köpek bile cennete benden fazla önem verir.

 

Hasan Sabbah’ın ALAMUT Kalesini Alışı

Alamut

Tarihin ilk suikast ordsunu hazırlayan Hasan Sabbah bu emeline nasıl ulaşmıştı? Bütün bunları ALAMUT kalesinde hayata geçirmişti. O ölüm makinasını bu kalede oluşturdu. Peki ama Hassan Sabbah bu kaleyi ele geçirmeyi nasıl başardı. 

Hasan Sabbah inanışını yaymak için devamlı gezi halindeydi. Hasan Sabbah ALAMUT(”Kartal meseli” anlamına gelir) civarına gelmişti. Alamut kalesini görünce gezginliğinin burda sona ereceğini ve krallığını burada kuracağını bilmişti. Alamut o zamanlarda da daha çok bir köydü. Aileleriyle birlikte yaşayan birkaç asker, birkaç zanaatkar , üç beş çiftçi ve Nizamülmülk tarafından atanan kale komutanından başka kimse yoktu.

Hasan önce bölgenin çocukları olan birkaç adamını gönderdi; bunlar askerlerin arasına karışıp onlara inançlarını  aşıladılarve kendi yanlarına çektiler. Birkaç ay sonra Hasan Sabbah’a haber gönderip zeminin hazır olduğunu ve gelebileceğini bildirdiler. Hasan her zamanki gibi sufi bir derviş kılığında çıkageldi. Kale komutanı veli Hasan’ı kabul etti. Kendisini nasıl memnun edebileceğini sordu.

-Bana kale lazım, dedi Hasan.

Komutan gülümsedi, bu derviş de nüktedan bir adammış, dedi kendi kendine. Ama konuğu hiç gülümsemiyordu.

-Ben burayı devralmaya geldim, kaledeki askerlerin hepsi benim safıma geçti!

Bu konuşma kabul etmek gerek ki, hem inanılmaz hem de hiç işitilmemiş bir şekilde sonuçlandı. Dönemin vakayinamelerini, özellikle doğubilimciler, bir yanlış anlamaya kurban gitmediklerinden emin olmak için metinleri tekrar tekrar okumak zorunda kaldılar.

Şimdi bu sahneyi gözümüzün önünde canlandıralım.

hasssaannn sabbah11. yüzyılın sonunda , tam olarak 6 Eylül 1090 tarihindeyiz. Haşşaşinlerin dahi piri Hasan Sabbah, 166 yıl boyunca tarihin en karanlık tarikatına ev sahipliği yapacak olan kaleyi ele geçirmek üzere. Ve orada, kale komutanının karşısında bağdaş kurmuş oturuyor; sesini hiç yükseltmeden bir daha tekrar ediyor.

-Alamut’u teslim almaya geldim.

-Bu kale bana Sultan adına verildi, diye cevapaladı komutan. Burayı almak içn para ödedim ben!

-Kaç para?

-Üç bin altın dinar!

Hasan Sabbah bir kağıt alıp yazıyor üstüne : “Alamut kalesinin bedeli olarak Alevi Mehdi’ye (komutanın adı) üç bin altın dinar ödeyin. Allah bize kafi O en iyi koruyucudur.”

Komutan Damdan şehrine varır varmaz altınlarını hiç beklemeden tahsil etti.

Selçuklu Devleti karışıklık içinde olduğundan bu olayı fazla önemsemedi. Ama ileride Hasan Sabbah  Selçukluların yıkılmasında önemli bir pay sahibi olacaktı.

Hasan Sabbah Alamut’ta daha sonraları sultanları korkularından saraylarındaki  odalarından  çıkmaya bile cesaret edemeyecekleri bir ölüm makinesi meydana getirecekti.