Osmanlı Tarihinde İlkler

Biraz araştırdıktan sonra Osmanlı Devleti’nde yaşanan ilklerden dikkat çekenleri aşağıda sıraladım.

-İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

-İlk daimi ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey in emriyle kurulmuş olup bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.

-Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed in babası İkinci Murad dır.

-Osmanlı padişahlarından İstanbul u ilk kuşatan Yıldırım Bayezid dir (1391).

-Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehid olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad dır (1389). (1. Kosovo Savaşı)

-“Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim in hanımı ve Üçüncü Murad ın anası olan Nur Banu dur.

-Osmanlı’nın ilk toprak kaybettiği Antlaşma 1611 İran’la yapılan Nasuh Paşa Antlaşmasıdır.

-Avrupa’ya ilk defa öğrenim için öğrenci gönderilmesi, II. Mahmut

-Yeniçeriler ilk defa 1444 yılında 2. Murat’ın tahtı terk etmesi üzerine isyan etmişlerdir. (Buçuk tepe isyanı)

-İlk kapitülasyonlar Fatih tararından Venediklilere verilmiştir.

-Hindistan’a sefer düzenleyen ilk Osmanlı padişahı Kanuni’dir.

-Osmanlı tarihinde ilk savaş,1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

-İlk portresi yapılan padişah, Fatih Sultan Mehmet (1479).

-İlk tren seferi İzmir’den başladı(1856).

-İlk posta pulu 1862’de kullanıldı.

-İlk halife Yavuz Sultan Selim(1517).

-İlk defa ordusu başında savaşa katılmayan Sultan, II.Selim(1574).

-İdam edilen ilk sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa(1453).

-İlk büyük kütüphane Orhan Gazi döneminde kuruldu.

-İlk resmi gazete 1 Kasım 1831 Salı günü çıktı. Takvim-i Vakayi, haftalık basılıyordu.

-İlk mizah dergisi 1872’de yayımlandı;(Diyojen).

-İlk telgraf 9 Eylül 1855 Pazar günü çekildi (İlk telgraf haberinde Sivastopol şehrinin düşman tarafından işgal edildiğini bildiriyordu).

-İlk dış borçlanma 1855 yılında Sultan Abdülmecid dönemine rastlar. İngiltere ile Fransa’dan 5 milyon İngiliz altını alınmıştır.

-İlk defa Avrupayı ziyaret eden padişah Sultan Aziz’dir. Ziyaret 21 Haziran 1867’de başlar ve 44 gün sürer(Fransa ve İngiltere).

-İlk cami, medrese ve imaret Orhan Gazi tarafından İznik’te yaptırıldı (1331).

-İlk meşrutiyet padişahı II. Abdülhamid.

-İlk uçuş VI. Murat döneminde oldu. Hezarfen Ahmet Çelebi, yapma kartal kanatlarıyla Galata Kules’inden uçup Üsküdar Doğancılar Meydanı’na indi.

-İlk askeri okul 1727’de III.Ahmet  zamanında İstanbul’da açıldı.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın Namaz Hakkındaki Fermanı

Fatih Sultan Mehmet Han‘ın namaz kılınmasına dikkat edilmesi hususunda Rum vilayetlerine gönderdiği ferman şöyledir:

Fatih Sultan Mehmed“Allahü teala, emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve müyesser eylesin. Bu hükümde bildirmek istediğim husus şudur: Rum diyarındaki şehir ve kasabalarda ve buraların köylerinde yaşayan müslüman ahali, İslam dininin emir buyurduğu farzları yapıp, sünnetlerine riayet etmekte, Kelam-ı kadime ve Furkan-ı mecide yani Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterip muhalefet ederler imiş. Allahü tealanın “Namazı ikame ediniz:” emrini çiğneyip; “Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini ikame etmiş olur. Terk eden dinini yıkmış olur.” hadis-i şerifine uymayıp, tuğyan yoluna sapanlar ve böylece mescit ve camileri viraneye ve harabeye döndürüp, fısk ve fücur, yani günah işlenen yerleri mamur ederler imiş. Bu ve buna benzer haberler bize ulaşıyor. Eğer bunlar doğru ise, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vacip olduğundan, ileri gelen bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. O inceleyip takip edecek. Şöyle emir eyledim ki: “Her kim namazı terk ederse, dövülmek ve mali cezaya çarptırılarak ta’zir eylemek meşru olduğundan, İslam dininin emri gereği artık Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, tamam haklarından gelinsin. Halka namaz kılmaları tenbih edilip, kılmayanlar hakarete uğratılıp teşhir edilsin. Hiç kimse ne olursa olsun bu icraata mani olmaya!.. Rum sancağı beyleri ve kadıları ve subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar gönderdiğim vazifeliyle bu hususta elbirlik edip yardımcı olalar. Böylece İslamiyet’in yüce ahkâmı, emri ve yasaklarını yerine getirmekte gevşeklik ve tenbelliğe asla meydan verilmeye, Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mamur edilecek ve din-i İslam kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, Padişahın devam-ı devletine ve kudretinin artmasına duacı olacaklardır. Bunu böyle bilesiniz. Alamet-i şerifeme (tuğrama) itimat kılasınız.”

Roma’nın Hristiyanlık Dinini Kabul Edişi

M.S dördüncü yüzyılın başlarında, Roma İmparatorluğu tarihindeki en büyük krizlerden biriyle yüzleşti. İmparatorluğu, ikisi batıda ve ikisi doğuda olmak üzere dört parçaya ayrımıştı. Dört tarafta birbiriyle savaş içindeydiler. Bunlardan Konstantin imparatorluğu birleştirmeye çalışacaktı. Bu savaşların sonunda Konstantin galip gelecek ve imparatorluğa yeni bir din miras bırakacaktı; Hristiyanlık.
Constantine ve LabarumM.S 312 yılının sonbaharında batıdaki iki imparatordan biri olan Konstantin Roma’daki düşmanı Maxentius ile karşılaşmak üzere Roma’ya doğru yürüdü. Konstantin ve ordusu Roma’ya doğru ilerlerken ilginç bir olaya şahit oldular. Bir teoriye göre  Konstantin’in ordusunun o gün gördüğü şey gök taşıydı. Konstantin ile yolculuk edenler arasında büyüyen yeni bir dinin müridleri de vardı. Bu olayı Hristiyan müridler tanrıdan bir işaret olduğunu söylediler.Konstantin ani bir kararla askerlerine kalkanlarının üzerine hristiyanlığın sembolü olan Labarum‘u (Grek alfabesindeki Chi (X) ve Rho (P) harflerinin içiçe geçmesiyle oluşturulan ve erken dönem Hıristiyanlığın sembollerinden) çizmeleri emrini verdi. Askerleri için çok sarsıcı bir karar olmuştu. Çünkü Roma henüz hristiyanlığı kabul etmemişti.

Tarihte Ponte Milvio Savaşı(Milvian Köprüsü Savaşı) olarak geçen bu kanlı savaşı Konstantin kazanmıştır. Maxentius ise kaçmaya çalışırken Tiber nehrinde boğularak ölmüştür. Konstantin ise artık tüm batı dünyasının kontrolünü eline geçirmişti. Batı imparatorluğunun ele geçirilmesiyle, Konstantin’in hedefi doğuya barışı getirmekti. Doğu imparatorları Daia ve Licinius savaş içindeydiler. Konstantin kendine dost olarak Licinius’u seçti ve kız kardeşini Licinius ile evlendirdi. Daha sonra ise iki taraf arasında anlaşmalar imzalandı. Hristiyan katip Lactantius‘un yazılarında Milan Bildirgesi hristiyanlık tarihinin dönüm noktası olarak geçer. Yıllarca süren zulmün ardından ilk kez bu yeni dine imparatorluğun her yerinden müsade edildi.

Ayasofya mozaik I. Konstantin portresiİmparator Konstantin’in hristiyanlığa ilgisi giderek artıyordu. O artık hristiyan olmuştu. Kendisi için yapılan Savaş Anıtı’nın merasiminde Roma’nın geleneksel tanrılarına kurban bağışlaması gerekiyordu. Fakat o bunu reddetti. Roma geleneklerine karşı koyuyordu. Bununla kalmayıp Pagan tapınaklarına bağışlanan parayı Roma’da St. Peters-Burg’u da içeren, hristiyan yapılarına aktardı. Bunun üzerine seneto tabiki boş durmadı. Doğu imparatoru Licinius ile anlaşıp Konstantin’i öldüreceklerdi. Fakat bunu başaramadılar. Böylece Konstantin ve Licinius arasında savaş başladı. Bu savaş dönemi uzun sürdü. Bu savaş aynı zamanda geleneksel Roma tanrılarıyla yeni hristiyan dini arasındaki mücadeleydi. Bir yanda Roma ordusu tek tanrı adına yürü diyen Konstantin, diğer yanda ise Roma’ya onu ihtişamlı yaratan tanrılarını geri vereceğim diyen Licinius.

M.S 316‘daki ilk savaş beraberlikle sonuçlandı. Rahatsız edici bir barış 7 yıl sürdü. Ardından Licinius hristiyanlara saldırdı ve papazlarını katletti. İkinci bir savaş kaçınılmazdı. İkinci savaş bugünkü Üsküdar‘da gerçekleşti. Savaş berabere devam ederken Konstantin hiristiyan sancağını açtırdı. Zamanın tarihçileri, Konstantin’in hristiyan sancağının sihirli güçleri olduğundan korkan Licinius’un ordusunda nasıl karmaşaya neden olduğunu anlattı. Savaştan galip çıkan taraf Konstantin’di. Licinius ise esir alındı. Acımasızlığıyla tanınan Konstantin her ne kadar Licinius’u affetse de  6 ay sonra onu öldürtmüştür. Konstantin 12 yıl daha hüküm sürecekti.

Konstantin artık bütün Roma topraklarına hükmediyordu. Hristiyanlık Roma’nın kutsal dini oldu. Konstantin ise Roma’nın ilk hristiyan imparatoru oldu. Onun mirası en uzun süre ve en geniş alana yayılandır. Onun sayesinde günümüzde hristiyanlık en yaygın din olmuştur.

BBC Eski Dünyanın Kayıp Şehirleri – KARANLIK HÜKÜMDARLARIN ŞEHRİ HATTUŞAŞ

Dünyanın en kudretli imparatorluklarından Hititlerin başkenti Hattuşaş…Sonsuza dek yaşaması için kurulan bir medeniyetin, tarihten silinişinin hikayesi…Yeni ve gizemli bir ordu, Babil’e beklenmedik bir şekilde saldırmıştı. Şehirde terör estiriyorlardı. Hattuşaş’ın bu karanlık savaşçıları, acımasız bir yetenekle, önlerine çıkan her şeyi yıkıp geçiyorlardı. Misyonları, dünyanın görüp geçirdiği en büyük imparatorluk haline gelmekti. Ama bunu bir kez başardıktan sonra, bu acımasız ordu ve kurdukları muazzam imparatorluk yok oluverdi. Yok oluşları da, çıkışları kadar gizemliydi. 3000 yıl boyunca, tarih kitaplarında, hatta mitlerde ve efsanelerde bile izlerine rastlanmadı. Ta ki, bu kayıp dünyanın parçaları bir bir ortaya çıkmaya başlayana dek…

Sonsuza dek yaşaması için kurulan bir medeniyetin, tarihten nasıl silindiğinin hikayesi ve Karanlık Hükümdarların Şehri Hattuşaş.

Bölüm1

Bölüm2

Bölüm3

Tarihten Notlar

sokrates

Sokrates 71 yaşında iken ölümle yargılanıyor. Dava sonunda, baldıran otu ile öldürüleceği kesinleşmiş durumda.

Elinde sazıyla hapishaneye gelen öğrencisine sazı işaret ederek, “Bana şunu çalmayı öğretsene” diyor. Öğrencisi ağlamaklı ve hayli üzgün ses tonuyla “ölmek üzeresiniz hocam, saz çalmanın size ne yararı olacak” deyince Sokrates ona çok düşündürücü bir cevap vermiş:

Zevk çalmakta değil, öğrenmektedir.

 

yavuz sultan selimYavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri son ana kadar gizli tutarmış. Yine bir sefer hazırlığında iken, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi öğrenmek isteyince;

“Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş. Vezir: “Evet hünkarım, bilirim” dediğinde Yavuz vezire öyle bir cevap vermiş ki, vezir yaptığı hatayı anlayıp ısrarından dolayı özür dilemiş. Sizce Yavuz Sultan Selim vezire :

– Ben de bilirim.

 

NapolyonNapolyon bir gün zor durumdadır. Düşman askerlerinden kaçarken bir bakkala girer, Napolyon’u hemen tanıyan bakkal yardım eder ve onu saklar. Arkadan gelen düşman askerlerine ise yolu göstererek: “Şu tarafa doğru kaçan bir adam gördüm” der.

Düşman askerleri gittikten az sonra Napolyon’un muhafızları gelir. Bakkal: “Efendim, haddim olmayarak size bir şey sormak istiyorum. Ölümle burun buruna gelmek nasıl bir duygu?” diye sorar. Napolyon “Terbiyesiz adam! Sen kim oluyorsun da, dünyayı titreten insana böyle bir şey sorabiliyorsun” diye çıkışır ve muhafızlara “Dizin bu adamı kurşuna” diye emir verir.

Gözü bağlanan bakkal, “üç, iki, bir” diye geri sayılırken: “Ne yaptım ben? Durduk yere öleceğim şimdi” diye düşünüp ecel terleri dökmektedir. Birden bakkalın hiç beklemediği bir şey olur ve bir el uzanarak göz bağını açar. Bağı açan Napolyon’dur ve adamın kulağına bir şeyler fısıldar:

İşte, böyle bir duygu!..

 

cinGünün birinde Çin imparatoru saray nazırı ile birlikte sarayın bahçesinde dolaşmaktadır. İmparator birden durur, bahçeyi baştan sona süzer ve nazıra şöyle der: “Bu sarayın etrafına sedir ağaçları diksek ne kadar güzel olur?”. Nazır şaşkınlıkla konuşur: “Sayın imparatorum, sedir ağaçları 300 senede ancak yetişir”.

Bunun üzerine imparator zamanın önemi ile ilgili çok güzel bir cevap verir ve saray nazırı çok şaşırır. İmparator nazıra:

Ne duruyorsun, hemen dikmeye başlasana!..

 

fransa kralıFransa Kralı XI. Louis’in Müneccim Başı (astrolog) bir kehanette bulunmuş ve kralın sevgilisinin öleceği günü söylemişti. Kadın gerçekten de Müneccim Başı’nın söylediği tarihte ölür. Batıl inançları olan kral, kadının ölümü ile Müneccim Başı arasında bir ilişki kurar ve onu öldürmeye karar verir. 

Ancak son anda kendisine bir şans tanımak ister ve Müneccim Başı’na “Kendi ölüm tarihini bilebilir misin?” diye sorar. Müneccim Başı bu soruya öyle bir cevap verir ki kral hemen fikrini değiştirerek onu öldürmekten vazgeçer, hatta onun ömrünü uzatmak için elinden geleni yapar. Müneccim Başı krala:

Sizin ölümünüzden üç gün önce, majesteleri!

 

 

osman gaziOsman Gazi ülke sınırlarını büyütmek istiyordu. Bu husustaki en büyük isteği ise Bursa’yı almaktı. Ancak ömrü Bursa’nın alındığını görmeye yetmedi.

En büyük arzusunun kendisinden sonra olsun gerçekleşmesi için oğlu Orhan Gazi’ye ölmeden önce vasiyetini açıkladı. Hastalanınca yerine geçen oğlu Orhan Gazi ve Osmanlı ordusu onun vasiyeti ile müthiş motive olup Bursa’yı alır. Osman Gazi vasiyetinde şöyle yazmıştır:

Osman Gazi ülke sınırlarını büyütmek istiyordu. Bu husustaki en büyük isteği ise Bursa’yı almaktı. Ancak ömrü Bursa’nın alındığını görmeye yetmedi.

En büyük arzusunun kendisinden sonra olsun gerçekleşmesi için oğlu Orhan Gazi’ye ölmeden önce vasiyetini açıkladı. Hastalanınca yerine geçen oğlu Orhan Gazi ve Osmanlı ordusu onun vasiyeti ile müthiş motive olup Bursa’yı alır. Sizce Osman Gazi vasiyetinde ne yazmıştır? 

Beni Bursa’ya gömün.

 

 

diyojenBüyük İskender’e “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyen ünlü filozof Diyojen, dünya nimetlerine önem vermeyen biridir.

Günün birinde çok dar bir sokaktan geçmektedir, karşısına zenginliğinden başka bir şeyi olmayan kibirli bir adam çıkar. Sokak, ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçilemeyecek kadar dardır. Mağrur zengin, Diyojen’e: “Ben bir serserinin önünde kenara çekilmem” deyince ünlü filozof derhal kenara çekilir ve gayet sakin bir şekilde karşılık verir. Diyojen adama:

Ben çekilirim. 

 

 

alparslannSultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerinden biri huzuruna gelir ve telaşlı bir şekilde “Komutanım, 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor” der.

Sultan Alparslan başarıya giden yolda en büyük engelin korku olduğunu bilen dirayetli ve geniş ufuklu bir liderdir. Haberi getiren askere verdiği cevap tüm orduyu olumlu yönde etkiler ve motive eder. Alparslan’ın kararlılığını ve kazanma gücünü net bir şekilde ortaya koyan bu tarihi söz:

  Biz de onlara yaklaşıyoruz!.. 

kaynak: www.oguzsaygin.com

İskender Düşman Kalesinde Tek Başına…

Tarihte bir çok efsane vardır. Bunlardan Cengiz Han, Timur ve daha sayabiliriz. Fakat bunların içinde en cesuru Büyük İskender‘di. Bütün savaşlarda ordunun en önde gideni oydu. Hatta öyleki bazı savaşların sonucunu onun korkusuz bir şekilde düşman saflarına saldırması belirlemiştir.

Yine İskender inanılmaz derece de cesurca, ordunun en önünde düşman hatlarına saldırıyordu. Makedon ordusu  Hindistan seferinin dönüşünde karşılarına çıkan yerli halkların direnişlerini bastırıyordu. Fakat Malli(Mahlova ya da Aratta) olarak adlandırılan bölgeye geldiklerinde inanılmaz bir direniş ile karşılaştılar. Bu, savaş yorgunu Makedonların morallerini kötü yönde etkiliyordu. Bu direnişi bir an önce bastırmak isteyen Makedonlar Mallileri köyden çıkararak, çölde avlamaya ve hızla öldürmeye başladılar. Günlükler ilk kez duvarlar arasında yaşayan bütün insanların katledildiğinden söz ediyordu. 

büyük iskenderArkasında örgütlü bir direniş bırakmama isteği, artık İskender’in bir takıntısı haline gelmişti. Saldırılarda devamlı olarak komutayı kendisi ele alıyordu. Yanında üç asker olduğu halde, planlarında gecikmeye yol açan kaleye merdiven kullanarak sura tırmanıyordu İskender. Çok sayıda askerin çullanması sonucu merdiven kırıldığında İskender ve diğer üç asker surların üstündeydi ve etraftaki kulelerden ateş altına alınmıştı.

Oklara açık hedef olmak istemeyen İskender surlardan içeri atlayınca diğer üç askerde onu izlediler. Saldırı karşısında sırtlarını duvara verip kendilerine siper oluşturmuşlardı. Kısa süre içinde askerlerden biri öldü ve İskender de akciğerine giren bir okla ağır bir yara almıştı(daha önceki savaşlarda da İskender bir çok defa yaralanmıştır ). Makedon ordusu içeri girinceye kadar diğer iki asker kalkanlarıyla İskender’i korumuşlardı.

Çok ağır yaralanan İskender hakkında öldüğü yönünde söylenti dolaşmaya başlamıştı. Orduya büyük bir hüzün çökmüştü. Ayrıca hiç bilmedikleri bir coğrafyadaydılar ve burdan İskender olmadan çıkamayacaklarını düşündüklerinde büyük bir korkuya kapılmışlardı. İskender’in yaşadığını söyleyen mektup geldiğinde bunun doğruluğundan kuşkulandılar. Çünkü bu mektubu generallerden birinin yazmış olabileceğini düşündüler.

İskender askerlerinin bir isyana kalkışabileciğini düşündüğünden kalacağı çadırın bir gemiye kurulmasını emretti. Böylece nehrin her iki yanındaki askerler onu görecekti ve onun ölmediğini anlayacaklardı.

Bediüzzaman Said Nursî

Said NursiBediüzzaman Said Nursi ama bazen insanlar onu diğer adlarıyla yani Sait Okur, Molla Said, Saidi-Kurdi ya da Said Nursi diyerek çağırırlardı. Kendisinin 1878 doğumlu olduğu her yerde gecerli ama ay ve güne dair değişik bilgiler vardır. Bazi tarihçiler onun 5 Ocak’ta doğduğunu söylesede bazılari 12 Mart olduğunu söylelerler.

Said Nursî aslen Kürt’tür ve islam bilginlerinden ve de Risale-i Nur Kulliyati hem kurucusu hemde yazarıdır. Zamanın Osmanlı devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri ona Bediüzzaman yani zamanin en iyisi lakabını vermiştir. Çünkü kendi yaşıtlarına göre daha akıllı, zeki ve üstündü ve bu lakap sonradan ismiyle beraber anılmaya başlandı(Bediüzzaman Said Nursi). Said Nursi 1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı olan Nurs  bugünkü adıyla Kepirli köyünde dünyaya geldi. Said Nursi’nin babasının adı Mirza ve annesinin adı da Nuriye’dir.

 Said Nursî ilk eğitimini kendi köyünde kendi abisi Molla Abdullah‘tan almıştır. Said Nursi dokuz yaşındayken Tag köyünde, Molla Mehmed Emin Medrese‘sinde asıl eğitim hayatına başladı. Bazı tarihçiler göre Said Nursi  sonrada  bu medreseden ayrılıp köyüne dönmüstür. Buna sebep olan ise kendi üstünlüğüne çok önem vermesi ve başkalarının emirlerine tahhamül edemediği içindir. Bu yerden ayrıldıktan sonra abisi tarafından haftada bir kaç kez ders almaya başlamıştır. Said Nursi beş yıl içinde dört medrese degiştirmiştir. Bunlar sırasıyla Molla Mehmed Emin Medresesi, Mir Said Veli Medresesi  Molla Fethullah Efendi Medresesi ve son olarak Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali medresesidir. Bu zaman zarfında Said Nursi her gün zamanını kitaplara vererek yüze yakın atip kitap okuduğu, Kuran’ın tamamını okuduğu söylenmektedir. Said Nursi sonradan bu medreseden diplomasını alıp ayrılmıştır.

Said Nursi medreselerde başarılarından çok hocaları ve arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar ile tanılır. Hatta bir gün Cezire Ağasının hizmetçisi Said Nursi’yi öldürmek için hançerine davranır ama bunu fark eden Said Nursi hemen silahına davranır fakat düşmanın bir şey yapmadığını görünce onu korkutmak için kafasını bir kaç kez suya koyup çıkartmıştır. Rivayete göre eğitiminden sonra köyüne dönen Said Nursi bir gün rüyasında kıyametin koptuğunu görür ve rüyasında kendisinin de sırat köprüsünü başında görür ve sırasıyla bütün peygamberler ile görüşür ve en son  peygamberimiz  Hz. Muhhammed’i (S.A.V) gördükten sonra uyanır. Bu rüya ona çok şey kazandırır. Çünkü bu rüyadan etkilenen Said hemen babasına danışarak eğitimine devam etmek istediğini söyler ve babasının izniyle eğitmine devam eder.

Bediüzzaman lakabı ise zamanın hocası Molla Fethullah Efendi tarafindan verilir. Said’deki dersleri kolay anlama, kitapları okuyup ezberleme gibi cevherleri gören Molla ona Bediuzamman yani zamanın en iyisi lakabını verir.

Kendi yazdığı kitaplarda Said Nursi‘nin Bitlis’e gittiğine ve orda dönemin valisi Ömer Paşa tarafından konakta bir oda verilip ona ilim çalışması için yardım edildiği söylenir. Said Nursi Bitlis’deki iki yılda ilim başarılarından dolayı  hemen diğer iller tarafından dikkat çekilir ve dönemin Van valisi Hasan Paşa tarafindan davet edilir ve Said Nursi bu şehirde on yılı aşkın süre ilimle ilgili calışmalar yapar ve bu süre zarfında kendi mederesesi olan Horhor medresinde öğrencilere ders verdiği bilinir.

1097 yılında 2. Abdulhamit’e istirhamda bulunmak için her yıl yapılan selamlık törenlerine üstünde yöresel kıyafetler, basında sarığı ve hançeri ile katıldı ama bunu gören askerler Said Nursi’yi tutukladılar ama sonra akıl hastahanesine kapatıllar. Ayını yıl serbest bırakılan Said Nursi, Abdulhamit’te karşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle buluşmak için Selanik’e gitmiştir.

İlk başlarda İttihat ve Terakki cemiyetine sempati duysada sonradan bu sempatisi giderek düşmanlığa döndü. Çünkü 31 mart 1908 tarihindeki olaylardan dolayı cemiyete inanışını kaybetmiştir ve o yıl tutuklanmıştır. Ama sonradan serbest bırakılmıştır. Said Nursi sonradan İttihad-i Muhhamed Firkası‘na (siyasi parti) üye olmuştur.

  • 1. Dünya Savaşı

Ustad-Bediuzzaman-Said-NursiOsmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na katılmasıyla, Said Nursi gönüllü alay kumadanı olarak orduya katılmış ve kendi milisini kurup doğuya gitmiştir. Said Nursi’nin milisi dört bin kişiden oluşmaktaydı ve onlara Keçe Küllahlılar diye hitap ediliyordu. Said Nursi Bitlis’i savunurken vücuduna üç kurşun almıştı ve de ayağı kırıldı. Sonra Rus ordusuna esir düştü ve iki buçuk yıl esir hayatı yaşadı.

Savaş esiri olan Said Nursi yaralı olduğu için hemen hastaneye kaldırıldı. Çünkü o önemli bir esirdi ve sırf onun için İstanbul’dan bakım parası yollanmıştır. Uzunca bir süre hastahanede kaldıktan sonra Rusya’nın St.Petersbourg sonra da Rusya‘nın güney batısında bulunan Kosturm‘a esir kampına götürülmüştür.

Said Nursi‘nin esir döneminde Rus Çar’ının dayısı, Kafkas komutanı Nikolas Nikolavic ziyaret etmeye gelmişti. O sırada bütün esirler ayağa kalkarken onu gören Said Nursi ayağa kalkmamıştır. Bunu gören komutan sebebinin sorduğunda ise ‘Benim inancım budur’ cevabını almıştır. Tabiki bunun üzerine mahkemeler kurulmuştur ve Said Nursi’yi Rus ordusuna saygısızlıktan idam etmek istemiştir. Herkes onun geri adım atmasını beklerken o daha fazla sevinip, gülüyordu ve bunu gören komutanlar onun gerçektende inancı için yaptığına inanıp onu affetmişlerdi.

Said Nursi‘nin kaçma dönemi ise 1917’ye dayanıyordu. O zamanlar Rusya‘da devrim olmuştu ve ortalık çok karışmışti bunu fırsat bilen Said Nursi ordan kaçmanın bir yolunu bulup önce Peterbourg’a kaçtı. Sonra ordan Varsova‘ya ve ordan da Almanya’ya geçti. Almanya’da bir süre kalan Said ordan Viyana ve Viyana’dan’da Sofya‘ya kaçtı ve oranda İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a döndüğünde İstanbul İngilizler tarafindan işgal altındaydı. İstanbul’dayken işgalci güçleri tarafından bir eseri yüzünden idam emri çıkarılmıştır.

Türkiye‘nin zaferinden sonra Atatürk, Said Nursi’yi Ankara’da bulunan TBMM’ye davet etmiştir ve bu davet sırasında Said Nursi meclis üyelerine on maddelik İslam’a sahip çıkılması gerektiren ifadeler kullanmıştır. Sonradan Ankara’yi terk ederek Van’a yerleşen Said Nursi, öğrencilere ders vermeye başlar.

  • Sürgün ve Hapis Hayatı

Özellikle cumhuriyet yıllarının ilk başlarında uygulanan politikalar, halkı isyana sürüklemişdi. Bunlardan biride Şeyh Said(Burada bahsi geçen kişi Said Nursi değildir.)  isyanıydı. Hilafetin kaldırılmasıyla Anadolu‘daki birçok komitede ortaya çıkmıştı bunlardan biri de Kürt İstiklal Komitesi‘ydi. Çok kişi bu olaydan sonra tutuklanıp idam edildi  ya da sürgün edildi. Bunlardan biri ise Said Nursi idi. Said Nursi 1925 yılında Burdur‘a sürgün edilmiştir. Said Nursi‘nin burda Nur’un İlk Kapısı adlı eserini yazdı ama bu onun sonrada Barla‘ya sürgün olmasına neden oldu. Eskişehir ağır ceza mahkemesi tarafından Said Nursi’ye gizli örgüt kurmak , cumhuriyet temmelerini yıkmak iddiasıyla dava açıldı ve dava sonucu Tesettur Risalesi’ nden dolayı onbir ay hapis yatarken kendi öğrencileri ise altı ay ceza aldı. Said Nursi orda tek başına bir hücrede kaldığı yani tecrid altında kaldığı bilgileri yer almakatdır. Eskişehir hapis günleri bittikten sonra devlet Said Nursi’yi yedi yıl gibi bir süre zarfında said-nursiKastamonu‘da sürgün hayatı yaşatmıştır. Bu yıllarda Said Nursi’ye rejimin temel düzenini yıkmak suçuyla dava açılır ve bu davadan Said Nursi dokuz ay hapis cezasi alır. 1944 yılında zorunlu olarak Emirdağ’a götürüldü. Burda da zorunlu ikamete mahkum edildi. 1947 yılına gelindiğinde bu sefer hakkında ayni suçlardan yine dava açıldı ve bazı talebeleriyle beraber yirmi ay Afyon cezaevinde hapis hayatı yaşadı. Ordan sonra yine Emirdağ‘a götürüldü. Hapis yıllarından sonra genellikle Emirdağ ve Isparta‘da yaşayan Said Nursi bir kaç kez İstanbulu ziyaret etti. 23 Mart 1960’a gelindiğinde Said Nursi Şanlıurfa‘da hayatını kaybetti ve burda Halil-ur Rahman Dergahı’na defnedildi. 27 mayıs darbesinden sonra hükümet tarafindan 12 Temmuz‘da mezarı yıktırıldı.

BU UNUTULUR MU ?

sosyomat.com’da yayınlanmış olan makaleyi sizlere de ulaştırmak istedim. Gerçekten önemli bir konuya değinilmiş. Bu tarz yazıları siz de iletişim bölümünden bana ulaştırırsanız seve seve yayınlarım.

Makale burdan başlıyor :

“BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk…)

Birinci Dünya Savaşı’nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır’ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi.

Kampın tam adı, ‘Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen’in 48. Alayı’na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık d ışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler’in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı… Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı…

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, M ısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar…

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması…

ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK”

İskender’in Generalini Öldürüşü

Büyük İskenderİskender bazen hiç umulmadık şekilde sinir nöbetine tutuluyordu. Böyle anlarda ne yapacağı önceden kestirilemiyordu. Yine böyle bir anında kendi generallerinden olan Kara Klitos’u (Granikos çayında yapılan savaşta İskender’in hayatını kurtarmıştı. Aynı zamanda babası Philip’in de generaliydi.)  öldürecekti.

İskender Zeus’un adında kurban sunulması emrini vermişti. Etrefında bulunan dalkavuklar “Batı kötüdür, doğu iyi” diyen şarkı söylemeye başladılar. İskender Kara Klitos‘u çağırtmıştı. İçkili olan Klitos “İşte İskender geldi İskender!” diye nara attı.

Kara Klitos geldiğinde “Batı kötüdür, doğu iyi” şarkısı tekrar yankılanmaya başladı. Bunun üzerine çok öfkelenen Klitos elindeki kadehi yere çaldı.  “Etraftaki tepelerde ölen insanlar, onlara gülen sizlerden çok daha iyi insanlardı.” diye bağırdı.

-“Kiminle konuştuğuna dikkat et ” diye yanıt verdi birisi.

Kadehini yeniden doldurup içen cüsseli Klitos gözünü İskender’e dikti:

-“Kouşsana, sende mi onlara(İskender’inilk yola çıkarkenki ordusundan bahsediyor) korkak diyorsun?”

-İskender, “Sakin ol!” diye bağıdı.

Klitos “Artık… özgür doğmuş olan bizler aklımızdakini söyleyemiyoruz.  Artık Philip’in oğluyla konuşamıyoruz…”

Etrafındakiler Klitos’u sakinleştirmeye çalıştılar.  “Geri çekilin” diye haykırdı ve kolunu sinirden kaskatı olmuş İskender’e doğru sallayarak, “Bu kol Granikos çayında İskender’i kurtarmaya yetecek kadar güçlüydü. Şimdiyse Klitos onunla konuşamıyor bile… “

alexajnder-“Konuşsana, söyleyeceğin şeyler için cezalandırılmayacaksın” dedi İskender kızgın bir şekilde.

Klitos ağır konuşmalarına devam etti. Bunun üzerine İskender kılıcını almak için sıçrayıp arkasına döndü. Ama kılıç taşıyıcısı dışarı çıkartılmıştı.

Etraftakiler Klitos ordan çıkardılar. Ama hepsi de İskender’in haykırışını duydular: “Klitos!”

Bunu duyan dev arkadaş çadırın kapısındaki perdeyi çekti ve “İşte, Klitos burda, İskender” dedi.

Muhafızın birinden kaptığı mızrağı sıçrayarak Klitos’a fırlattı İskender.

İskender arkadaşanın yanına gelip mızrağı çıkarmaya çalıştı. Subaylar kralın mızrakla kendini vurabileceğini düşündükleri için hemen mızrağı elinden aldılar. 

İskender bu olay üzerine günlerce yemek yemedi ve bundan dolayı uzun süre ağladı.

Bir Stoacı olan Romalı yazar Arrianus’un kuru satırlarıyla, İskender’in kendine yaptığı işkence biraz olsun anlaşılmaktadır.”Tez canlılığı ya da öfkesi nedeniyle İskender’in büyük hatalar yapmasını garip bulmuyorum. Ogençti ve kaderin itişiyle çok yükseklere çıkmıştı. Kendisine Pers krallarına davranıldığı gibi davranılmasınıı istemesi de garip bir şey değildir.

Etrafına topladığı arkadaşları gibi kralların her zaman arkadaşları olacaktır ve bu arkadaşlar onların üzerinde yanlışlara yönlendirecek etkilerde bulunacaklardır – hem de yaşamsal çıkarlarını düşünmeksizin.

Ama eminim ki eski krallar arasında, yaptığı yanlış işlerden büyük pişmanlık duyan krallardan birisidir. İnsanların çoğu yanlış yaptıklarında  onu sadece eylem olarak savunma hatasını da yapıyorlar. İskender böyle davranmayan tek kişidir.”

Büyük İskender adlı filmdeki bu sahneyi aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. 

 

Piri Reis Haritası

  PİRİ REİS (1470-1554)  Türk amirali, coğrafya ve kartoğrafya bilginidir. Asıl adı Muhiddin olan Piri Reis, 1470 yılında Karaman’da doğmuştur. Piri Reis, amcası Kemal Reis’in yanında çocukluğundan başlayarak, bütün Akdeniz’i dolaştı. İspanya seferlerine katılıp, Cebelitarık’a kadar gitti. Akdeniz’de görmediği, ayak basmadığı yer kalmadı. Amcasının ölümünden sonra, 1511 yılında, Oruç Reis’in kaptanlarından biri olarak, Mısır’a gitti ve 1513 yılında Barbaros kardeşlerle birlikte, Kuzey Afrika’ya ayak bastı. Cezayir’in fethinden sonra, Oruç Reis tarafından Yavuz Sultan Selim’e gönderildi. Yavuz’dan Derya Bey’i (Deniz Albayı) rütbesini alan Piri Reis, Mısır seferine katıldı. Ardından, Gelibolu ve İstanbul’ da bulundu; Barbaros’un deniz seferlerine katıldı. 1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa Kaptan-ı Derya olunca, O’da “Derya Sancak Beyi (Tümamiral)” ünvanını aldı.  

piri reis haritası 

Piri Reis XVI. yy’da en büyük coğrafya bilgini kabul edilmektedir. Büyük eseri “Kitab-ı Buhriyye (Denizcilik Kitabı)”, yüzlerce harita ve kroki ile zenginleştirilmiştir. Eserinde, Akdeniz’i bütün sahilleri, adaları, limanları ve kıyılarıyla birlikte tek tek ele almış, bu yerlerin meteoroloji, iklim ve bitki örtüsü özelliklerini, büyük bir isabetle kaydetmiştir. 1521 yılında tamamladığı eserini, bazı düzeltmeler yaptıktan sonra 1525’te Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur. Eserde, Amerika kıtasının keşfinden de bahsedilmekte ve dünyanın küre şeklinde olduğu açıkça belirtilmektedir. Eserin aslı Topkapı Sarayı’ndadır.

piri_reis_harita_map_189kb

 Piri Reis’in kendi eliyle Ceylan Derisine çizdiği “Amerika Haritası, ilk eseri kadar, belki daha da fazla ünlüdür. Orjinali Topkapı Sarayı’nda olan bu harita, bir Atlas Okyanusu haritasıdır ve kendi eliyle çizdiği atlastan günümüze kalan sadece bir paftasıdır. Bu, bazı kısımları yırtılmış iki haritadan oluşmaktadır. 1513 tarihinde çizileni, Amerika’nın keşfinden 21 yıl sonradır. Bazı batılı bilim adamları, bu nedenle, haritanın Cristof Kolomb’a ait olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü Kolomb, böyle bir harita çizmiş olsaydı, bunun bir örneğini mutlaka kendi krallığına vermesi gerekirdi.

 1513’te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498’de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528’de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

 1528 tarihli ikinci haritada Piri Reis, Amerika ve Atlas Okyanusu’nun Avrupa ve Afrika kıyılarını, adalarını, ülkelerini, Amerika ve Afrika’da insan girmemiş çok yere Türkçe isimler vererek göstermiştir.

 Piri Reis’in eserleri, XV. ve XVI.yy.’larda Türk Denizciliğinin ve biliminin hangi aşamada olduğunu açıkça göstermektedir. Haritaların ilki bile, Avrupa’da 1528 yılında Glole Dore tarafından çizilen Amerika haritasından çok daha doğrudur. Piri Reis’in haritalarında Grönland’dan Florida’ya kadar olan sahiller sekiz renkle çizilmiştir.piri-reis

 Piri Reis’in haritaları bilim adamları arasında tartışmalara neden olmuştur. Bu kadar mükemmel haritaların, o dönemin bilgisiyle nasıl çizilebildiği konusunda bilimsel araştırmalar yapılmıştır. Hatta Eric Von DonikenTanrıların Arabaları” adlı eserinde, uzaydan gelen yaratıkların bu bilgileri Piri Reis’e aktardıklarını, aksi takdirde o tarihlerde kutuplara kadar böyle haritaların çizilemeyeceğini ciddiyetle iddia etmiştir.

osmanlidevletitarihi_piri_reis5 Piri Reis Haritası Bilmecesi

 Piri Reis’e geniş yer ayıran Komsomolskaya Pravda gazetesi, onun haritasından yola çıkarak 10 bin yıl önce Antarktika’da insanların yaşadığını yazdı. Gazete, haritada Şili kıyıları, And Dağları ve Afrika’nın o döneme kadar eşi görülmemiş şekilde ayrıntılı haritasının yer aldığını belirterek, “Türk amiralin haritasında, keşfinden 300 yıl önce Antarktika ile ancak 1958’de bulunan takımadalar da var” ifadesini kullandı. 

Trigonometri bilmecesi

 Rus tarihçi Sergey Manukov ise Piri Reis’in 1513’te çizdiği haritasının benzerini hazırlamanın ancak dünyanın uydudan çekilmiş fotoğraflarıyla mümkün olduğunu söyledi. Rus uzman, “Aslında harita da fotoğrafa çok benziyor. Sanki, bir uydu aracı çizimi yapılan bölgenin üzerinde dolaşarak fotoğrafını çekmiş. Özellikle güney yarımküre inanılmaz ayrıntılı” dedi.

 Manukov, Piri Reis’in trigonometri bilmeden böyle bir harita hazırlamasının mümkün olmadığını, ancak trigonometrinin 18’inci yüzyılda kullanılmaya başlanmasının şaşırtıcı bir durum olduğunu söyledi. Komsomolskaya Pravda, “Günümüzde bazı haritalardaki yanlışların Piri Reis’in haritasına bakılarak düzeltildiği biliniyor. Türk amiral ölümünden yüzyıllar sonra hâlâ konuşuluyor” diye yazdı.

www.bilgiportal.com ‘dan alınmıştır