Türkler Belgeseli

Bu videoyu izlediğinizde tüyleriniz diken diken olacak.

Türkleri yaratılışından bu yana kısa kısa anlatan etkileyici bir belgesel olmuş.

Belgesel ekibine sonsuz teşekkürler.

Hakan Er – www.twitter.com/aynaninsirri , www.aynaninsirri.tumblr.com


Ve dediler ki bir gün; binlerce yıl aldı senin yolculuğun.
Bir suyun sesi vardı,birde rüzgarın.
Tarihe,tarih denmeden önce !
Ol dendiğinde çamur kıpırdandı,balçığa gün vurdu,ışığa çıkmak istedi canlı.
Suyu emdi,kuru toprağa kök saldı.Güneşi emdi göğe dal saldı.
Balçıkta kalanlar vardı !
Işığı görmek istedi,göz verildi.
Işıktan kaçmak istedi,akıl verildi.
Aklıyla öğündüğü gündü,tarihin başladığı gün.
Aklını yönetenler,o gün bir destan yazdılar.
Türeyiş Destanı dediler adına !

Yazıları,kitapları yoktu;çocuk belleklerine yazdılar destanı.
Ama isimleri vardı.
Diline geleni taşa kazımayı öğrendiğinde tarih,ismini de yazdı !

Dağ eğildi de üzengi oldu asıldık,çeliği pek tutacak suyumuz vardı.
Toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızın,sağrılarında çok bilişli ak kızlarımız,oğlanlarımızla bir oynaştı pusatlarımız.
Yanıbaşımızda er kurumlu evdeşlerimiz,kısraklarımızda bir nakışlı eğerlerimiz,kopuzlarımızda iç çekişli mut yırlarımız…
Yol tuttuk,iz sürdük,yurtlandık.
Destanın başında Oğuz Kağan’dı adımız !
Gün doğumunu sırtlanıp yürüyüverdik, Attila koyduk destanımızın adını.

Bumin ve İstemi Atalarından birlik öğüdü görmüş, Bilge ve Kültigin.
Dirlikmiş,birliğin ödülü.
Ben Tanrı’dan olma,Türk Bilge Hakan !
Sözlerimi iyice işitin !
Önce siz; kardeşlerim,oğullarım,birleşik boyum ve ileride gün doğusuna,güneyde gün ortasına,geride gün batısına,kuzeyde gece ortasına kadar,halkım.
Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.
Kardeşim Kültigin’le ölesiye,yitesiye çalıştım,çabaladım.
Halkı ateş ve su gibi birbirine düşman etmedim.
Çıplak halkı giyimli kıldım,fakir halkı zengin kıldım.
Güçlü devleti olandan,güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım.
Türk Milletini düşmansız kıldım.
Ey Türk Milleti, işit:
Üstteki mavi gök çökmedikçe,alttaki yağız yer delinmedikçe,senin ilini ve töreni kim bozabilir !

Çökmedi mavi gök,delinmedi yağız yer,güneş yaktı toprağı,güneş yaktı suları.
İnsan göğe bakındı,insan yere bakındı…
Tanrı beni unuttu mu ?
Bir lokmaya bin ağız açıldı,bir yuduma ölüyorlardı.
Göç,göç diyen kuşlar uyuyorlarmış,gagaları kanatlarına gömülmüş,tekin.
Gün beğleri oturdu danıştılar.
Bir susuz kara aygırlarına,bir sütü kesik analarına,bir meyve vermez ağaçlarına,
bir kıraç yere bakındılar…
Su isterdiler; Tanrı’nın suyundan bir yudum su.
Bakır bakışlıydı güneş,demir göz alıyordu,çocuğun kirpiğinde toz,kadının saçında beyaz,adamın sakalında güneş sarısı…
Rüzgara tuttular yüzlerini,gözlerini göğe diktiler de öyle yürüdüler.
Taşları yalarken,gökteydi bakışları.
Ala çadırlar azaldı,kor ocaklar azaldı,kara aygırlar düşüp kaldı,kuru bebeler toprak oldu.
Yağmuru bulduklarında,uzun bir yoldan gelmişlerdi.
Uzun bir savaşa durdular.
Yağmurun sahibi vardı,paylaşmıyorlardı !
Ben Satuk Buğra Han !
El aldım Atam Bilge Kül Kadir Han’dan !
Uzun yoldan yağmura geldim,yağmuru düşümde gördüm.
Dudaklarıma serin serin değiverdi,alnımı bir aydınlık okşadı,sordum kimsin ?
Muhammed deyiverdi,şehadetle…
Yağmuru aldım,paylaştım.
Alp’tım, Alperen oldum !
Soyuma el verdim,soyuma Yasa’mı verdim.

Rüzgarla koştu okları,nefesle yetti atları,yandım deyene vardılar,yetiş deyene yettiler…
Bir denizden bir denize,bir nehirden bir nehire at sürerek çoğaldılar.

Selçuk Atam hediyesi,Ertuğrul Babam emaneti,Domaniç yaylağıma gelin,Söğüt kışlağıma gelin.
Meğer ki saraylar kurdunuz,meğer ki şaraplar içtiniz,meğer ki atlaslar giydiniz,kan rengi yüzükler taktınız,altın kabzalar kuşandınız,Anadolu çilesinden…
Ki biz,ki Kağı Beğleri Oğuz’un,Anadolu’nun,
toprak donumuzu giyeriz,demire su verir,çalarız çeliği mermer otağımıza.
Çün biz var idik,çün biz varız !
Ben Ertuğrul oğlu Osman,
Anadolu Beğlerinin Beği Osman !
Hele gelin !

Devlet-i ebedi müddet, sonsuza kadar adalet,sonsuza kadar devlet,sonsuza kadar hürriyet,sonsuza kadar Millet !

Sancağa Hilal’i nakşeden kim ?
Denize karadan yürüyen kim ?
Alevi semadan düşüren kim ?
Çağ açıp,çağ kapayan,Toy kurup Tuğlar diken,
Fethedip İstanbul’u,Osmanlı kılan,
Türk kılan kim ?

Açtığımız kapı,bize muşkulanmıştır.
Kilidi kıran ele kutlular olsun !
O el nerededir ?
O el toplarımızla döğdüğümüz hisarda,hisarın kana boyanmış enkazında,hala sımsıkı tutar kılıcı.
Şehadetler üstüne dudakları,armağan olsun elin sahibine !
Ulubatlı Hasanı veren Anadolu’ya !
Çün İstanbul onundur artık.
Bu kapıdan yürüsün güneşe,bu kapıdan yürüsün geleceğe.
Batı’dan Doğu’ya,Doğu’dan Batı’ya.
İlmimizle geldik,ilmimizle.
İnancımızla geldik,inancımızla.
Kanunumuzla geldik,kanunumuzla,
Adımızla geldik,adımızla yaşayalım !

Atam Oğuz’un oğulları,durup oturmadı.
Güneşi sırtlanıp Batı’ya yürüdüler.
Serin rüzgarı göğüsleyip,Kuzey’e yürüdüler.
Suyun kokusunu alıp,güneye yürüdüler.
Vedalaştıkları yerde,sözcüler bıraktılar.
Tarihe tanık,bekçiler bıraktılar.
Dört yöne tanıklar bıraktık.
Gün geldi,dört yönden kuşatıldık !
Can evimizden vurmaktı niyetleri,asırları hafızamızdan silmekti.
Şah damarında cenge tutuştuk Osmanlı’nın,tırnaklarımızla yırtıyorduk boğazımıza uzanan pençeleri.
Demir parmakları kırıp,suya gömerken,tarihe ;
Mustafa Kemal adını yazdık !

Atlılar,atlılar hiç uyumadılar.
Karakalpaklarını alınlarına düşürdüler,yolun sonuna baktılar,gördüler !
Arkadaşlarını yol üstünde bir ağacın yamacına,kardeşlerini buz tutmuş siperlerde,çocuklarını öfke yutmuş düşman elinde,analarını iki elleri Tanrı’ya açılmış bıraktılar,babalarıyla zaten cephede helalleşdilerdi !
Hiç ağlamadılar,hiç uyumadılar !
Bir soğuktan gözleri yaşardı,birde alevli güneşten.
And içmişlerdi,titrek elleriyle Sevr’e gidip,kelle kurtarmak için imza atanlara,zavallı canı için Ata Yurdu’nu İngiliz’e,Yunan’a,Fransız’a,İtalyan’a peşkeş çekenlere,utanmadan dönüp gelenlere,hesap sormaya…
And İçmişlerdi !
Rütbelerini İstanbul’da bıraktılar,artık Mustafa Kemal’in ordusuydular.
Türk’ün ordusuydular !
Değilmi ki son kurşunu kuşaklarına sokup,kurşunu yoksa yabasını sırtlayıp,orağını-tırpanını bileyip,Kuvva oldular,artık
halkın ordusuydular !
Ankara‘nın ordusuydular.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordusuydular.
Rütbelerini,Başkomutan’dan aldılar !

Ve dedilerki bir gün,dönüp geriye baktığında meçhul gölgeler görmeyeceksin !
Yol yürünmüş,ayak izlerin kalmıştır.
Kurd’un gölgesi Batı’ya uzandığında,ayağında zincir yüklü soydaşımı anlattım oğluma.
Diline pranga vurulmuş ozanların türküsü için hayır diledim.
Manas’ı çığırırken niye ağlıyorlar anlattım,gücüm yettiğince !
Ergenekon niye yasak,bir bir anlattım oralarda…
Başkomutanın özgürlük aşkıyla hatırladım,Ata topraklarımı !
Toprak,Kızıl Elma’ya uyandığında,dile gelip konuştu:
Bir ağaca öz su verdim dedi,dallarına sızdırdım,sızan özün kokusundan tanışasınız diye !
Binlerce yıllık birlikte,birkaç günlük ayrılık nedir ki ?
Bir ağacın yaprağı sararıp dökülsede,dibine düşer.
Bir ağacın yapraklarıyız biz,yazı-kışı birlikte yaşadık,birlikte yaşarız !

Ve dediler ki köşe başlarındaki pusular,güneş altındadır.
Yol arkadaşlarından geride kalanlarda olacak,
hala ayaklarına dolananlarda !

Batı’ya çıkan yolu,yürüyüp gelen sensin.
Kuzeyde üşüyen,güneyde terleyen sensin.
Doğu’dan yürüyüp gelen de sen değil miydin ?
Geldiğin yolda,senin için işaretler var !
Şimdi daha hızlı yürümelisin !
Yorulana bakıp,üzülme !
Yoluna çıkana bakıp,umudunu yitirme !
Bu güne kadar herşey yazıldı,şimdi sen yazıyorsun,
Tarihi en büyük Türk’le, Atatürk’le yazıyorsun

Ve dedi ki:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir..!”

Anzak Askerlerinin Türk Askerleri Hakkındaki Görüşleri

( Lord Casey, Avustralya Genel Valisi, 1940 )
“Biz Çanakkale Yarımadası’ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk Milleti’ne ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık. Bütün Avustralyalılar Mehmetçiği kendi evlâtları gibi sever, onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybeti ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi, insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla. ”


( Avustralyalı 94 yaşında Albert Roy Kyle )
“Cesur, girişken ve şakacıydılar. Jonny Türk’e ateş edip vuramadığımızda, tüfekle “ıskaladınız” işareti yapardı. Büyük lideriniz bize saygı ifade eden konuşmasından sonra duygu ve düşüncelerimiz değişti. O konuşma, yenen bir komutanın, yendiği düşmana yaptığı en büyük övgüdür. Nefret yok, saygı var. Olayın tümü bir trajedidir. Hiç olmaması gerekirdi. Cesur bir düşman ve sıcak dost bir ulusun anısını hep yaşatacağım. ”


( Yeni Zelandalı 100 yaşında Martin A. Brooke )
“Gelibolu’dan önce Türk’ü fazla tanımıyorduk. Ama herşey bitip savaş sona erince “Jonny Türk”ün hiç de fena bir insan olmadığını düşündüm. Karşı karşıya olup çarpıştığımız kuvvetler her zaman uyanık ve tetikteydiler. Onlara saygı duyuyorduk. ”


( Avustralyalı 96 yaşında H. W. Smith )
“Türk askeri cesurdu. Ölmekten korkmuyorlardı.”  


 ( Avustralyalı 97 yaşında Arthur T. Beezley )
“Şunu söyleyebilirim ki, Kanlı Sırt Çarpışmaları, Çanakkale Savaşları’nın en şiddetli çarpışmalarındandı. 8.000 Türk ve 2.000 Avustralyalı öldü. Ne korkunç insan ve can kaybı. Türkler’in cesareti ve dirençleri saygı yarattı.”


 ( Yeni Zelandalı Cedric Stpolyion Smith )
“Türkler dürüst savaşçıydılar. Türkler hakkındaki düşüncelerim değişmedi. Almanlara karşı duyduğumuz nefreti, onlara karşı dumuyorduk.”


 ( Avustralyalı 96 yaşında Ernest George Guest )

“Türklere asker olarak saygı duyduk. Çünkü donanımca çok yetersiz olmalarına rağmen sıkı çarpışıyor ve iyi nişancılık yapıyorlardı. Gelibolu büyük ve korkunç bir hataydı.”


( Avustralyalı 94 yaşında Thomas William Epps )
“Ülkeme, Türk’e asker olarak savaş yeteneği için ve bir dereceye kadar da yaşam biçimlerine saygı duygularımla döndüm.”  


 ( Yeni Zelandalı 96 yaşında Alfred Douglas Dusley )
“Savaşın sonlarına doğru izlenimimiz, onların kolay yenilmeyen sıkı savaşçılar olduğu şeklindeydi.”


( Yeni Zelandalı 97 yaşında Arthur Barleet )
“Türkler iyi ve dürüst savaşçıydılar. Cephede şartlarımız kötü, su azdı. Herkese günlük bir litreden az su veriliyordu. ”


 ( Avustralyalı 92 yaşında John Henry Norris )
“Savaş bitip ülkeme evime döndüğümde memnundum. Fransa’da ikibuçuk yıl çarpıştıktan sonra Türkler hakkında daha iyi şeyler düşünür oldum.”


( Avustralyalı 97 yaşında C. J. Hazlitt )
“Gelibolu’da kaldığım süre içinde Türkler’in herhangi bir çirkin ya da alçakça tutum ve eylemini işitmedim. Oysa daha sonra gittiğim Fransa’da deneyimlerim çok farklı oldu.”


(Russel John James Weir -Yeni Zelanda 1894 doğumlu . Gelibolu’ya çıkarma ile geliyor. 21 Haziran 1915’e kadar kalıyor. Yaralanınca geri yollanıyor. Çıkarma, Serçe Tepe, Bomba Sırtı, Kirte muharebelerine katılmış)
“Türkler ve Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu. Mısır’da 4 ay eğitim gördükten sonra, ilk çarpışmanın nerede olacağını bilmiyorduk. Hayır. Eğer tam ve içten cevabımı isterseniz söyleyeyim. Biz Çanakkale’ye Türklerle savaşmak için gittik, arkadaşlık yapmaya değil.
Türklerle çarpıştığımız sürece, onlar hakkında şahsi bir fikir edinemedim. Onları göremiyorduk bile.
Siperlerde üşüyor ve sadece tek bir şey yapmaya uğraşıyorduk: Sağ kalmak.
Onların dürüst, Almanlardan daha dürüst savaşçı olduklarını düşünüyorum. Ayrıca savaşa, istememelerine rağmen, Almanlar tarafından sokulduklarını düşünüyorum. Bunlar, bir zaman ki düşüncelerim. Şimdi herşey bitti…
Sadece (eski) Türk askerlerinden biriyle tanışmak isterdim. Türkler de aynı şeyi yapıyor, ülkelerini savunuyorlardı.”


(C.J.HAZLITT – Avustralyalı 1884 doğumlu. 28. Birlikden Gelibolu Yarımadasına Temmuz 1915’te çıkmış. Kasım sonunda şiddetli dizanteri nedeniyle hastalanmış. Conkbayırı çarpışmalarına katılmış.)
“Avustralya’yı terk ettiğimizde Türkiye’ye gideceğimizi bilmiyorduk. Gerçekte, Fransa’ya gideceğimizi düşünüyorduk. Ben işaretçi ve koşucu idim. Normal bir 24 saatlik yaşamımız vardı. Türklerle bizzat temasım olmadı. Türklerin dürüst savaşçılar olduklarını düşündüm. Esirlere de çok iyi bakıyorlardı. Gelibolu’da kaldığım süre içinde Türklerin herhangi bir çirkin ya da alçakça tutum ve eylemini işitmedim. Oysa daha sonra gittiğim Fransa’da deneyimlerim çok farklı oldu. Tüm harekâtın, iki taraftan da binlerce kaliteli genç insanın katliamı olduğunu bir sonuç vermediğini düşünüyordum. Savaş da zaten budur.”


(E.W.BARTLETT – Avustralya, 1891 doğumlu. 11. Hafif Süvari Birliğinden. Yüz yaşında. Yarımadayı son ikiyüz kişiyle terk edenlerden. Bir çok mücadeleye katılmış. Çeşitli çarpışmalarda görev almış.)
“Onlar da bizim gibi ülkeleri için savaşıyorlardı. İyi ve dürüst savaşçılardı. Hayır. Çok dürüst çarpıştılar ve bizim gibi dürüst kuvvettiler. (Savaşta) Her iki taraftan da değerli insanlar kaybedildi.”


(J.J.RYAN – Avustralyalı, 1895 doğumlu. 4. Piyade Taburundan. 25 Nisan 1915’te çıkarmayla gelip, 20 Ağustos 1915’te ayrılıyor. Bomba Sırtı, Serçe Tepe, Kanlı Sırt çarpışmalarına katılıyor.)
“İyi dürüst ve cesur askerdiler. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Ne Türkiye, ne de Türkler hakkında bilgimiz yoktu. Türk askerleri cesurdu, ölmekten korkmuyorlardı. Sivil Türk ile temasımız olmadı. Askerler silah donanımı ve beslenme açısından yetersiz görünüyorlardı.Türkiye’yi ve Türkleri de hiç tanımıyorduk. Çıkartıldığımızda bile askeri yöneticiler bize hiç bilgi vermemişlerdi. Hedefimiz, amacımız neydi onu bile tam bilmiyorduk.”

Osmanlı Padişahlarının Resulullah Sevgisi

Osmanlı padişahları Kuran’da emredilen ahlakı yaşadıkları ve bunu uygularken Hz. Muhammed (sav)‘i örnek aldıkları için başarılı birer yönetici olmuşlardır. Onların önderlik yaptığı toplumlar tarihte çok büyük bir refah içinde yaşam sürmüşlerdir.

“İstanbul mutlaka feth olunacaktır. O’nu feth eden komutan ne güzel komutan ve O’nu feth eden asker ne güzel askerdir.” Peygamberimizin bu müjdesine nail Fatih Sultan Mehmed İstanbul fethi için inşa ettirdiği Rumeli Hisarı’nı Hz. Muhammed’in (S.A.V) isminin arapça yazılışına göre inşa ettirdi ve hatta inşaat sırasında kendisi de taş taşıdı. Fatih’in fetihten kısa süre önce dile getirdiği şu sözlerle peygamberimize olan sevgisini ifade ediyordu: “Avn-ı ilahi ve imdad-ı peygamberi ile (Allah’ın ve Hz. Peygamber’in(S.A.V) yardımı ile) beldeyi düşman elinden alacağız.”

Fatih’in babası Sultan II. Murat Han, her üç gecede bir Hz. Peygamber’i rüyasında görür, eğer göremezse kendisini bir odaya hapsedip sabahtan akşama kadar ağlardı.

“Allah rızası için tüm dünyayı feth etmek istiyorum.” diyen Yavuz Sultan Selim ordusunu da peygamber ordusu olarak adlandırmıştır. İçinde büyük bir peygamber sevgisi olan Yavuz Sultan Selim Mekke’yi fethederek Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)‘in halifesi olma şerefine ulaşmıştır. O’nun Resulullah’a olan sevgisinin göstergelerinden biri de  Peygamberimiz’den hatıra ve emanet kalan Kutsal Emanet’leri Topkapı Sarayı‘nın Hırka-i Saadet Dairesi‘ne getirtmesidir. Ayrıca kutsal yerleri fethederken söylediği şu sözler de O’nun Peygamberimize olan eşsiz sevgisinin hürmete dönüştüğünün göstergesidir: “Biz, mukaddes yerlerin hakimi değil; hadimiyiz! (hizmetçisiyiz) “. Yavuz Sultan SElim yaptığı sefer ve savaşlardan önce Allah’tan yardım dilemiştir : “Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hz. Muhammed’in ümmetine yardımını niyaz ediyorum.”

Osmanlı eserlerinde Kanuni’nin rüyasında Hz. Muhammed(S.A.V)’i gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir : “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra benim şehrimi imar edesin.”

Mekke ve Medine’ye bir çok hizmet yapmış ve İslam’ın yayılması için çalışmış olan Sultan I. Ahmet Peygamerimizin mübarek ayak izi bulunan taşı yani Kadem-i Şerif ‘i Mısır’dan İstanbul’a getirtmiştir. Sultan Ahmet rüyasında Peygamberimizin divanında yargılandığını görür. Memlük Sultanı kendisini Peygamber efendimize şikayet etmekte ve Kademi-i Şerif resmini geri istemektedir. Peygamber Efendimiz de bunun alındığı yere verilmesi gerektiğini hüküm verirler. Bunun üzerine Sultan I. Ahmet emanetin geri gönderilmesine karar vermiştir. Ancak kendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed‘in  mübarek ayak izi bulunan Kadem-i şeklinde bir sorguç yaptırmış ve bunu Cuma ve bayram günlerinde  hilafet sarığına takmıştır. İyi bir şair olan Sultan Ahmet bir tahta üzerine nakşedilen Kadem-i Şerif‘in kenarına şu meşhur kıtayı yazmış ve bu şiiri ölünceye kadar kavuğunda taşımıştır :

N’ola tâcum gibi başımda götürsem daim (Her zaman başımda taç gibi taşısam)
Kadem-i nakşını ol hazret’i şah-ı Resul’ün…(Peygamber (S.A.V)’in ayak resmini)
Gül-i gülzar-ı nübüvvet O kadem sahibidür,(Gül yanaklı Peygamberimiz (S.A.V)’in ayak izidir o)
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..  (Ahmed durma hemen yüzünü sür o gülün ayağına)”

Hz. Muhammed (S.A.V) ‘e ve onun davasına en fazla gönül verip uğruna ömrünü harcayan padişahlardan biride Sultan II. Abdülhamid‘dir. O’na olan bu sevgisini islam beldelerine götürdüğü hizmet ve islamı yaymak için gösterdiği çaba ile göstermiştir.

Yabancı Düşünürlerin Osmanlı’ya Bakışı

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük impartorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllar boyunca büyük bir coğrafyada hüküm sürmüştür. Bu başarısı yabancılar tarafından büyük hayranlık uyandırmıştır.  Adı, tarihteki büyük kumandanlar arasında anılan Napolyon Bonaparta, Saint Helena adasında hapiste bulunduğu sırada “Kimler büyük adamdır?” diye sormaları üzerine, o, Fatih Sultan Mehmedi kastederek: “Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. ‘Neden?’ derseniz, bana pek acı gelen bir gerçeği açıklamam icap eder ki, o da şudur: Ben kılıçla fethettiğim yerleri, hayatta iken geri vermiş bir bedbahtım. O ise, fethettiği yerleri nesilden nesile intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır. demiştir.

Osmanlı

Yabancı düşünürlerin Osmanlı hakkındaki görüşleri :

-Corci Zeydan  : “Müslümanların gösterdiği adalet, hoşgörü, ibadet ve takva, büyük başarılarının en büyük sebeplerindendir.”

-Çiro Truhelka : “Müslüman Türklerle vahşet isnat edenler, onları kıskananlar ve çekemeyenlerdir. Bu milletin Balkanlarda ve Avrupa’da vahşet göstermiş olduğu iddiası, iftiraların en iğrencidir. Müslüman Türkler Avrupa’ya mazbut bir din ve gayet mükemmel bir devlet teşkilatlarıyla gelmiş, yerleştirdikleri ülkerleri medenileştirmişlerdir.”

-Grenard            : ” Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu insanlık tarihinin en hayrete değer ve en büyük olaylarından biridir.”

-Gibbons            : ” Hoşgörüleri, ister siyâset, ister hâlis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların, yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dîni, hürriyet ilkesinin siyâsetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu îtiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyâsındaki arası kesilmeyen din savaşları ve engizisyona rağmen, Osmanlı idaresinde Hıristiyan ve Müslümanlar, ahenk ve uygunluk, içerisinde yaşıyorlardı.”

-D’ohsson            : “Kur’ân-ı kerîmi tanıyanların zihnine ve hâfızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insâniyetlisi en hayırseveri hâline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Ecnebilerin (Avrupalıların) barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecâat Türklere sâdece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhâkeme etmeli, onları barış zamânındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Filhakika Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrûr ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sâkindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşerî duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez.”

-Toynbee             : “Osmanlı Türklerinin bu kadar küçük bir başlangıçtan, o kadar elverişsiz şartlar altında, bu derece sürekli bir devlet haline erişmesi, dünya tarihinin en fevkalede tezahürlerinden biridir. Osmanlıların Yakın Doğu’da yerlerine geçen Avrupalı veya yerli hiç bir devlet, bu bölgeyi Osmanlılar kadar iyi idare edememiştir. Avrupa devletleri Osmanlılardan aldıkları ülkeleri ancak zulümle yönetebilmişlerdir. “

-Benoist Mechin : “Sultan Süleymân öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki; kuruluşu ve silahları bakımından, dünyânın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi… Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi.”

-Edmondo da Amicis : “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnâsız her Türk’te vakâr, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile, aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyâfetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir… İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve kibar cemâatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakârete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan, câmiye girip Müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir tezâhüre şâhit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzûmundan fazla işgâl etmek, ayıp sayılır.”

Osmanlı Tarihinde İlkler

Biraz araştırdıktan sonra Osmanlı Devleti’nde yaşanan ilklerden dikkat çekenleri aşağıda sıraladım.

-İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

-İlk daimi ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey in emriyle kurulmuş olup bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.

-Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed in babası İkinci Murad dır.

-Osmanlı padişahlarından İstanbul u ilk kuşatan Yıldırım Bayezid dir (1391).

-Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehid olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad dır (1389). (1. Kosovo Savaşı)

-“Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim in hanımı ve Üçüncü Murad ın anası olan Nur Banu dur.

-Osmanlı’nın ilk toprak kaybettiği Antlaşma 1611 İran’la yapılan Nasuh Paşa Antlaşmasıdır.

-Avrupa’ya ilk defa öğrenim için öğrenci gönderilmesi, II. Mahmut

-Yeniçeriler ilk defa 1444 yılında 2. Murat’ın tahtı terk etmesi üzerine isyan etmişlerdir. (Buçuk tepe isyanı)

-İlk kapitülasyonlar Fatih tararından Venediklilere verilmiştir.

-Hindistan’a sefer düzenleyen ilk Osmanlı padişahı Kanuni’dir.

-Osmanlı tarihinde ilk savaş,1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

-İlk portresi yapılan padişah, Fatih Sultan Mehmet (1479).

-İlk tren seferi İzmir’den başladı(1856).

-İlk posta pulu 1862’de kullanıldı.

-İlk halife Yavuz Sultan Selim(1517).

-İlk defa ordusu başında savaşa katılmayan Sultan, II.Selim(1574).

-İdam edilen ilk sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa(1453).

-İlk büyük kütüphane Orhan Gazi döneminde kuruldu.

-İlk resmi gazete 1 Kasım 1831 Salı günü çıktı. Takvim-i Vakayi, haftalık basılıyordu.

-İlk mizah dergisi 1872’de yayımlandı;(Diyojen).

-İlk telgraf 9 Eylül 1855 Pazar günü çekildi (İlk telgraf haberinde Sivastopol şehrinin düşman tarafından işgal edildiğini bildiriyordu).

-İlk dış borçlanma 1855 yılında Sultan Abdülmecid dönemine rastlar. İngiltere ile Fransa’dan 5 milyon İngiliz altını alınmıştır.

-İlk defa Avrupayı ziyaret eden padişah Sultan Aziz’dir. Ziyaret 21 Haziran 1867’de başlar ve 44 gün sürer(Fransa ve İngiltere).

-İlk cami, medrese ve imaret Orhan Gazi tarafından İznik’te yaptırıldı (1331).

-İlk meşrutiyet padişahı II. Abdülhamid.

-İlk uçuş VI. Murat döneminde oldu. Hezarfen Ahmet Çelebi, yapma kartal kanatlarıyla Galata Kules’inden uçup Üsküdar Doğancılar Meydanı’na indi.

-İlk askeri okul 1727’de III.Ahmet  zamanında İstanbul’da açıldı.

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan MehmedSultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet‘i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.

Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek ve Hazret-i Peygamber‘in “Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir.” müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan‘da başlayan kuşatma, 22 Nisan‘da Fatih‘in donanmayı Beşiktaş’tan Haliç’e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453‘te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ‘a son verdi.

Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya‘nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi.

Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti‘ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet’i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna’dan Fırat’a kadar yayıldı. Anadolu’da milli birlik tesis edildi.

Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481‘de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı.

Zonaro_GatesofConstFatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım” sözü meşhurdur.

Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan‘ın annesi, Sara Hatun; “Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince, yüce Hakan;  “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur” cevabını verir.

Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul’u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti’nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde “yağla makine soğutmasını”, havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.

Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı savaşlar ve diğer detaylar ayrı birer yazı olarak yayınlanacaktır.

Bediüzzaman Said Nursî

Said NursiBediüzzaman Said Nursi ama bazen insanlar onu diğer adlarıyla yani Sait Okur, Molla Said, Saidi-Kurdi ya da Said Nursi diyerek çağırırlardı. Kendisinin 1878 doğumlu olduğu her yerde gecerli ama ay ve güne dair değişik bilgiler vardır. Bazi tarihçiler onun 5 Ocak’ta doğduğunu söylesede bazılari 12 Mart olduğunu söylelerler.

Said Nursî aslen Kürt’tür ve islam bilginlerinden ve de Risale-i Nur Kulliyati hem kurucusu hemde yazarıdır. Zamanın Osmanlı devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri ona Bediüzzaman yani zamanin en iyisi lakabını vermiştir. Çünkü kendi yaşıtlarına göre daha akıllı, zeki ve üstündü ve bu lakap sonradan ismiyle beraber anılmaya başlandı(Bediüzzaman Said Nursi). Said Nursi 1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı olan Nurs  bugünkü adıyla Kepirli köyünde dünyaya geldi. Said Nursi’nin babasının adı Mirza ve annesinin adı da Nuriye’dir.

 Said Nursî ilk eğitimini kendi köyünde kendi abisi Molla Abdullah‘tan almıştır. Said Nursi dokuz yaşındayken Tag köyünde, Molla Mehmed Emin Medrese‘sinde asıl eğitim hayatına başladı. Bazı tarihçiler göre Said Nursi  sonrada  bu medreseden ayrılıp köyüne dönmüstür. Buna sebep olan ise kendi üstünlüğüne çok önem vermesi ve başkalarının emirlerine tahhamül edemediği içindir. Bu yerden ayrıldıktan sonra abisi tarafından haftada bir kaç kez ders almaya başlamıştır. Said Nursi beş yıl içinde dört medrese degiştirmiştir. Bunlar sırasıyla Molla Mehmed Emin Medresesi, Mir Said Veli Medresesi  Molla Fethullah Efendi Medresesi ve son olarak Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali medresesidir. Bu zaman zarfında Said Nursi her gün zamanını kitaplara vererek yüze yakın atip kitap okuduğu, Kuran’ın tamamını okuduğu söylenmektedir. Said Nursi sonradan bu medreseden diplomasını alıp ayrılmıştır.

Said Nursi medreselerde başarılarından çok hocaları ve arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar ile tanılır. Hatta bir gün Cezire Ağasının hizmetçisi Said Nursi’yi öldürmek için hançerine davranır ama bunu fark eden Said Nursi hemen silahına davranır fakat düşmanın bir şey yapmadığını görünce onu korkutmak için kafasını bir kaç kez suya koyup çıkartmıştır. Rivayete göre eğitiminden sonra köyüne dönen Said Nursi bir gün rüyasında kıyametin koptuğunu görür ve rüyasında kendisinin de sırat köprüsünü başında görür ve sırasıyla bütün peygamberler ile görüşür ve en son  peygamberimiz  Hz. Muhhammed’i (S.A.V) gördükten sonra uyanır. Bu rüya ona çok şey kazandırır. Çünkü bu rüyadan etkilenen Said hemen babasına danışarak eğitimine devam etmek istediğini söyler ve babasının izniyle eğitmine devam eder.

Bediüzzaman lakabı ise zamanın hocası Molla Fethullah Efendi tarafindan verilir. Said’deki dersleri kolay anlama, kitapları okuyup ezberleme gibi cevherleri gören Molla ona Bediuzamman yani zamanın en iyisi lakabını verir.

Kendi yazdığı kitaplarda Said Nursi‘nin Bitlis’e gittiğine ve orda dönemin valisi Ömer Paşa tarafından konakta bir oda verilip ona ilim çalışması için yardım edildiği söylenir. Said Nursi Bitlis’deki iki yılda ilim başarılarından dolayı  hemen diğer iller tarafından dikkat çekilir ve dönemin Van valisi Hasan Paşa tarafindan davet edilir ve Said Nursi bu şehirde on yılı aşkın süre ilimle ilgili calışmalar yapar ve bu süre zarfında kendi mederesesi olan Horhor medresinde öğrencilere ders verdiği bilinir.

1097 yılında 2. Abdulhamit’e istirhamda bulunmak için her yıl yapılan selamlık törenlerine üstünde yöresel kıyafetler, basında sarığı ve hançeri ile katıldı ama bunu gören askerler Said Nursi’yi tutukladılar ama sonra akıl hastahanesine kapatıllar. Ayını yıl serbest bırakılan Said Nursi, Abdulhamit’te karşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle buluşmak için Selanik’e gitmiştir.

İlk başlarda İttihat ve Terakki cemiyetine sempati duysada sonradan bu sempatisi giderek düşmanlığa döndü. Çünkü 31 mart 1908 tarihindeki olaylardan dolayı cemiyete inanışını kaybetmiştir ve o yıl tutuklanmıştır. Ama sonradan serbest bırakılmıştır. Said Nursi sonradan İttihad-i Muhhamed Firkası‘na (siyasi parti) üye olmuştur.

  • 1. Dünya Savaşı

Ustad-Bediuzzaman-Said-NursiOsmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na katılmasıyla, Said Nursi gönüllü alay kumadanı olarak orduya katılmış ve kendi milisini kurup doğuya gitmiştir. Said Nursi’nin milisi dört bin kişiden oluşmaktaydı ve onlara Keçe Küllahlılar diye hitap ediliyordu. Said Nursi Bitlis’i savunurken vücuduna üç kurşun almıştı ve de ayağı kırıldı. Sonra Rus ordusuna esir düştü ve iki buçuk yıl esir hayatı yaşadı.

Savaş esiri olan Said Nursi yaralı olduğu için hemen hastaneye kaldırıldı. Çünkü o önemli bir esirdi ve sırf onun için İstanbul’dan bakım parası yollanmıştır. Uzunca bir süre hastahanede kaldıktan sonra Rusya’nın St.Petersbourg sonra da Rusya‘nın güney batısında bulunan Kosturm‘a esir kampına götürülmüştür.

Said Nursi‘nin esir döneminde Rus Çar’ının dayısı, Kafkas komutanı Nikolas Nikolavic ziyaret etmeye gelmişti. O sırada bütün esirler ayağa kalkarken onu gören Said Nursi ayağa kalkmamıştır. Bunu gören komutan sebebinin sorduğunda ise ‘Benim inancım budur’ cevabını almıştır. Tabiki bunun üzerine mahkemeler kurulmuştur ve Said Nursi’yi Rus ordusuna saygısızlıktan idam etmek istemiştir. Herkes onun geri adım atmasını beklerken o daha fazla sevinip, gülüyordu ve bunu gören komutanlar onun gerçektende inancı için yaptığına inanıp onu affetmişlerdi.

Said Nursi‘nin kaçma dönemi ise 1917’ye dayanıyordu. O zamanlar Rusya‘da devrim olmuştu ve ortalık çok karışmışti bunu fırsat bilen Said Nursi ordan kaçmanın bir yolunu bulup önce Peterbourg’a kaçtı. Sonra ordan Varsova‘ya ve ordan da Almanya’ya geçti. Almanya’da bir süre kalan Said ordan Viyana ve Viyana’dan’da Sofya‘ya kaçtı ve oranda İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a döndüğünde İstanbul İngilizler tarafindan işgal altındaydı. İstanbul’dayken işgalci güçleri tarafından bir eseri yüzünden idam emri çıkarılmıştır.

Türkiye‘nin zaferinden sonra Atatürk, Said Nursi’yi Ankara’da bulunan TBMM’ye davet etmiştir ve bu davet sırasında Said Nursi meclis üyelerine on maddelik İslam’a sahip çıkılması gerektiren ifadeler kullanmıştır. Sonradan Ankara’yi terk ederek Van’a yerleşen Said Nursi, öğrencilere ders vermeye başlar.

  • Sürgün ve Hapis Hayatı

Özellikle cumhuriyet yıllarının ilk başlarında uygulanan politikalar, halkı isyana sürüklemişdi. Bunlardan biride Şeyh Said(Burada bahsi geçen kişi Said Nursi değildir.)  isyanıydı. Hilafetin kaldırılmasıyla Anadolu‘daki birçok komitede ortaya çıkmıştı bunlardan biri de Kürt İstiklal Komitesi‘ydi. Çok kişi bu olaydan sonra tutuklanıp idam edildi  ya da sürgün edildi. Bunlardan biri ise Said Nursi idi. Said Nursi 1925 yılında Burdur‘a sürgün edilmiştir. Said Nursi‘nin burda Nur’un İlk Kapısı adlı eserini yazdı ama bu onun sonrada Barla‘ya sürgün olmasına neden oldu. Eskişehir ağır ceza mahkemesi tarafından Said Nursi’ye gizli örgüt kurmak , cumhuriyet temmelerini yıkmak iddiasıyla dava açıldı ve dava sonucu Tesettur Risalesi’ nden dolayı onbir ay hapis yatarken kendi öğrencileri ise altı ay ceza aldı. Said Nursi orda tek başına bir hücrede kaldığı yani tecrid altında kaldığı bilgileri yer almakatdır. Eskişehir hapis günleri bittikten sonra devlet Said Nursi’yi yedi yıl gibi bir süre zarfında said-nursiKastamonu‘da sürgün hayatı yaşatmıştır. Bu yıllarda Said Nursi’ye rejimin temel düzenini yıkmak suçuyla dava açılır ve bu davadan Said Nursi dokuz ay hapis cezasi alır. 1944 yılında zorunlu olarak Emirdağ’a götürüldü. Burda da zorunlu ikamete mahkum edildi. 1947 yılına gelindiğinde bu sefer hakkında ayni suçlardan yine dava açıldı ve bazı talebeleriyle beraber yirmi ay Afyon cezaevinde hapis hayatı yaşadı. Ordan sonra yine Emirdağ‘a götürüldü. Hapis yıllarından sonra genellikle Emirdağ ve Isparta‘da yaşayan Said Nursi bir kaç kez İstanbulu ziyaret etti. 23 Mart 1960’a gelindiğinde Said Nursi Şanlıurfa‘da hayatını kaybetti ve burda Halil-ur Rahman Dergahı’na defnedildi. 27 mayıs darbesinden sonra hükümet tarafindan 12 Temmuz‘da mezarı yıktırıldı.

BU UNUTULUR MU ?

sosyomat.com’da yayınlanmış olan makaleyi sizlere de ulaştırmak istedim. Gerçekten önemli bir konuya değinilmiş. Bu tarz yazıları siz de iletişim bölümünden bana ulaştırırsanız seve seve yayınlarım.

Makale burdan başlıyor :

“BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk…)

Birinci Dünya Savaşı’nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır’ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi.

Kampın tam adı, ‘Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen’in 48. Alayı’na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık d ışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler’in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı… Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı…

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, M ısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar…

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması…

ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK”

Piri Reis Haritası

  PİRİ REİS (1470-1554)  Türk amirali, coğrafya ve kartoğrafya bilginidir. Asıl adı Muhiddin olan Piri Reis, 1470 yılında Karaman’da doğmuştur. Piri Reis, amcası Kemal Reis’in yanında çocukluğundan başlayarak, bütün Akdeniz’i dolaştı. İspanya seferlerine katılıp, Cebelitarık’a kadar gitti. Akdeniz’de görmediği, ayak basmadığı yer kalmadı. Amcasının ölümünden sonra, 1511 yılında, Oruç Reis’in kaptanlarından biri olarak, Mısır’a gitti ve 1513 yılında Barbaros kardeşlerle birlikte, Kuzey Afrika’ya ayak bastı. Cezayir’in fethinden sonra, Oruç Reis tarafından Yavuz Sultan Selim’e gönderildi. Yavuz’dan Derya Bey’i (Deniz Albayı) rütbesini alan Piri Reis, Mısır seferine katıldı. Ardından, Gelibolu ve İstanbul’ da bulundu; Barbaros’un deniz seferlerine katıldı. 1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa Kaptan-ı Derya olunca, O’da “Derya Sancak Beyi (Tümamiral)” ünvanını aldı.  

piri reis haritası 

Piri Reis XVI. yy’da en büyük coğrafya bilgini kabul edilmektedir. Büyük eseri “Kitab-ı Buhriyye (Denizcilik Kitabı)”, yüzlerce harita ve kroki ile zenginleştirilmiştir. Eserinde, Akdeniz’i bütün sahilleri, adaları, limanları ve kıyılarıyla birlikte tek tek ele almış, bu yerlerin meteoroloji, iklim ve bitki örtüsü özelliklerini, büyük bir isabetle kaydetmiştir. 1521 yılında tamamladığı eserini, bazı düzeltmeler yaptıktan sonra 1525’te Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur. Eserde, Amerika kıtasının keşfinden de bahsedilmekte ve dünyanın küre şeklinde olduğu açıkça belirtilmektedir. Eserin aslı Topkapı Sarayı’ndadır.

piri_reis_harita_map_189kb

 Piri Reis’in kendi eliyle Ceylan Derisine çizdiği “Amerika Haritası, ilk eseri kadar, belki daha da fazla ünlüdür. Orjinali Topkapı Sarayı’nda olan bu harita, bir Atlas Okyanusu haritasıdır ve kendi eliyle çizdiği atlastan günümüze kalan sadece bir paftasıdır. Bu, bazı kısımları yırtılmış iki haritadan oluşmaktadır. 1513 tarihinde çizileni, Amerika’nın keşfinden 21 yıl sonradır. Bazı batılı bilim adamları, bu nedenle, haritanın Cristof Kolomb’a ait olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü Kolomb, böyle bir harita çizmiş olsaydı, bunun bir örneğini mutlaka kendi krallığına vermesi gerekirdi.

 1513’te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498’de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528’de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

 1528 tarihli ikinci haritada Piri Reis, Amerika ve Atlas Okyanusu’nun Avrupa ve Afrika kıyılarını, adalarını, ülkelerini, Amerika ve Afrika’da insan girmemiş çok yere Türkçe isimler vererek göstermiştir.

 Piri Reis’in eserleri, XV. ve XVI.yy.’larda Türk Denizciliğinin ve biliminin hangi aşamada olduğunu açıkça göstermektedir. Haritaların ilki bile, Avrupa’da 1528 yılında Glole Dore tarafından çizilen Amerika haritasından çok daha doğrudur. Piri Reis’in haritalarında Grönland’dan Florida’ya kadar olan sahiller sekiz renkle çizilmiştir.piri-reis

 Piri Reis’in haritaları bilim adamları arasında tartışmalara neden olmuştur. Bu kadar mükemmel haritaların, o dönemin bilgisiyle nasıl çizilebildiği konusunda bilimsel araştırmalar yapılmıştır. Hatta Eric Von DonikenTanrıların Arabaları” adlı eserinde, uzaydan gelen yaratıkların bu bilgileri Piri Reis’e aktardıklarını, aksi takdirde o tarihlerde kutuplara kadar böyle haritaların çizilemeyeceğini ciddiyetle iddia etmiştir.

osmanlidevletitarihi_piri_reis5 Piri Reis Haritası Bilmecesi

 Piri Reis’e geniş yer ayıran Komsomolskaya Pravda gazetesi, onun haritasından yola çıkarak 10 bin yıl önce Antarktika’da insanların yaşadığını yazdı. Gazete, haritada Şili kıyıları, And Dağları ve Afrika’nın o döneme kadar eşi görülmemiş şekilde ayrıntılı haritasının yer aldığını belirterek, “Türk amiralin haritasında, keşfinden 300 yıl önce Antarktika ile ancak 1958’de bulunan takımadalar da var” ifadesini kullandı. 

Trigonometri bilmecesi

 Rus tarihçi Sergey Manukov ise Piri Reis’in 1513’te çizdiği haritasının benzerini hazırlamanın ancak dünyanın uydudan çekilmiş fotoğraflarıyla mümkün olduğunu söyledi. Rus uzman, “Aslında harita da fotoğrafa çok benziyor. Sanki, bir uydu aracı çizimi yapılan bölgenin üzerinde dolaşarak fotoğrafını çekmiş. Özellikle güney yarımküre inanılmaz ayrıntılı” dedi.

 Manukov, Piri Reis’in trigonometri bilmeden böyle bir harita hazırlamasının mümkün olmadığını, ancak trigonometrinin 18’inci yüzyılda kullanılmaya başlanmasının şaşırtıcı bir durum olduğunu söyledi. Komsomolskaya Pravda, “Günümüzde bazı haritalardaki yanlışların Piri Reis’in haritasına bakılarak düzeltildiği biliniyor. Türk amiral ölümünden yüzyıllar sonra hâlâ konuşuluyor” diye yazdı.

www.bilgiportal.com ‘dan alınmıştır

Türk Piramitleri

Piramit denilince aklımıza her zaman Mısır Piramitleri gelir. Ancak, Mısır piramitlerinden binlece yıl eski piramitler, Orta Asya’da mevcut. Biraz daha açalım konuyu;

Eğer, biraz dünyanın tarihsel gelişimi ile ilgili bir şeyler okuduysanız. efsanevi Mu Kıtasını biliyorsunuzdur. Asya ile Amerika arasında olduğu varsayılan bu iki Avustralya büyüklüğündeki kıta’nın sular altına gömüldüğü rivayet edilmekte. Hatta, Atatürk’ün “Türklerin anavatanı” isimli bir araştırma için bir tim hazırladığı ve Mu Kıtasını araştırmak için bu timi görevlendirdiği bile söylendi. M.Ö 70 000‘li yıllardan söz ediyoruz ayrıca. İşte, tahmini olarak 64 Milyon insanın yaşadığı bir coğrafya olan Mu Kıtası, ilerleyen zamanlarda diğer kıtalarda da koloniler kurmuşlardır. Bu kolonilerin en ünlüsü, şüphesiz ki Büyük Uygur İmparatorluğu

Uygur İmparatorluğu dedğimizde aklınıza, o ilk yerleşik hayata geçen uygurlar gelmesin sakın. Zira, o yerleşik hayata geçen Uygurlar M.Ö 1000‘li yıllarda yaşamışlardır. Biz burada 70 000‘li yıllardan bahsediyoruz.


Büyük Uygur İmparatorluğu konusunda ayrıntılı çalışmalar yapmış olan James Churchward, bu büyük imparatorluğun bir haritasını bile yapmış. Haritada bu imparatorluğun sınırları Avrupa içlerine dek sokuluyo. İşte, bizim piramitlerin hikayesi de burada başlıyor.

Yazımızın en başında gördüğünüz piramit, Çin’in Xİ’an şehrinin 100 km. güneybatısında bulunuyor. Bu piramit, dünyanın en eski ve en büyük piramidi. Peki nasıl oluyorda böylesine bir piramit yıkık dökük halde… Ve nasıl oluyor da bu piramidin önemi ortadayken dünya onu çok az tanıyor… Cevabı ise çok ilginç;

Bu piramitler, Çin hükümetinin baskısı yüzünden 1945 yılına kadar dünya kamuoyundan saklanmış. İlk çekilen fotoğrafı yukarıda gördünüz zaten. 1994 yılına kadar çok az görüntü alınabilmiş bu piramitlerden. 1994 yılından sonra ise, “belli ölçüde” resim çekilmeye başlanmış acak halen piramidin çevresine yaklaştırılamıyorsunuz. Çünkü, bu piramidler Çin kültüründen değil!

Bu piramidlerin Büyük Uygur İmparatorluğu’ndan kalmış olduğu sanılıyor. Bu da , o piramidlerin önemini katlarca artırıyor. Ve en an alıcı nokta; birçok tarihçiye göre bu piramidler Türk kültürünün eseri!

Aslında, bu iddia doğru olabilir, yada sadece bir komplodur. Geçen aylarda, ünlü Metal Fırtına serisinin 4. kitabı çıktı. Orada da bu konu işlenmişti. Bu büyük piramitteki hitabelerin dünyayı değiştirebilecek bilgiler taşıdığı iddia edilmekte!

Çin hükümetinin bu piramidleri saklamak için yaptıkları ise şimdilerde bilinen şeyler. Piramitlerin üstünü toprak ile örtüp her mevsim yeşil kalan ağaçlar dikmeleri mesela. Ama benim dikkati çeken bir diğer nokta, Çin hükümetinin bu piramidleri yok etmeyişi. Yani, onları gizliyorlar ancak yok etmiyorlar…

Bu piramidlere Google Earth’ten bile ulaşabilirsiniz. Hatta size koordinatları bile söyleyeyim, bu koordinatları arama bölümüne olduğu gibi yapıştırın; 34.390380,108.739579

Aslında türk tarihi daha nice bilinmeyenlerle dolu. Daha geçen günlerde Güney Amerika’da Uygur harfleriyle yazılmış yazıtlar bulundu. Avrupa’nın birçok noktasında binlerce yıllık türk kalıntıları çıkarılmakta…

www.farklitarih.com  ‘dan alıntıdır.